Çocukluğumdan bu yana hep ürkütür beni sonbahar. Çocukluğumdan bu yana korkarım gök gürültüsünden. Bu gün yine yağmur yağıyor. Bütün gece hiç durmadan yağdı. Gök gürültüsüyle karışık sabah ezanını duymasam gecenin bittiğine inanmayacaktım. Saatler yavaş yavaş ilerliyor; güneş, vefasız bir dost misâli gülen yüzünü göstermemekte direniyordu. Bense onu hiç bu kadar özlediğimi hatırlamıyordum.
Sık sık saate bakıyordum. Vakit bir hayli ilerlemiş, yağmur hâlâ dinmemişti. Bardaktan boşanırcasına yağmaya devam ediyordu. Yıkık dökük, tek katlı, kerpiçten yapılmış evimizin kırık kiremitleri arasından sızan damlalar, odamı adeta bir göle çevirmişti. Neden sonra üç beş teneke kutu bulup, tavanın akan yerlerinin altına koymayı akıl edebildim. Terliklerimin ıslandığını ve üşüdüğümü de ancak kutuları yerleştirirken farkedebilmiştim. Fakat aldırış etmek gelmiyordu içimden. Pencereden dışarıyı seyretmeye koyuldum.
Bir gecekondu semtinde oturuyorduk. "Şimdi dışarısı her zamankinden daha vîrandır" diye düşündüm. Fakat bütün hızıyla cama çarpan yağmur damlalarından dışarıyı görmek mümkün değildi. Yağmurun sesiyle karışık konukomşunun telaşlı bağrışmaları duyuluyordu. Anlaşılan yine su dolmuştu evlerine. Çoluk çocuk kovalarla boşaltmaya çalışıyorlardı muhakkak. Ne garip! Bu durum beni eskiden olduğu kadar etkilemiyor ve üzmüyordu artık.
Pencereden hiçbir şey görünmüyordu. Dönüp yatağımın üzerine oturdum. Başucumda duran kitabı kaldığım yerden okumaya başladım. Gözlerimle aklımın bağlantısı kopmuştu sanki. Kelimeleri okuyor, sayfaları çeviriyor, fakat okuduğum şeylerden tek bir sözcük bile anlamıyordum. Kitabı tekrar yerine koydum, yatağa uzandım, tavandan birbiri ardınca damlayan su taneciklerini seyretmeye başladım.
Ne zaman kendimle başbaşa kalsam düşünmekten korkuyordum. Hele mevsim sonbaharsa... Bir de yağmurluysa hava... Yok! Yok! Atmalıydım bunları kafamdan. Huzursuzca sağ tarafa döndüm. Sağ kolum uyuştu sanki birden. Sola döndüm, olmuyordu... Nefes alamıyordum. Çıkmalıydım bu odadan. Usulca kapıyı açıp çıktım. Elim gayri ihtiyari, yan odanın kapısına uzandı. Kapının gıcırtısı, ince ince kan sızan bir çizik atmıştı beynime. En kötüsü, gördüklerimdi. Olamazdı bu!.. Babamın cansız vücudu işte oradaydı. Beyaz bir çarşafla üzerini örtmüşlerdi. Karnının üzerinde bir kalıp sabun ve bir makas vardı. Bildiğim bütün duaları okumaya başladım kendi kendime. On yıl geçmişti ölümünden bu yana... Gözlerimi kapadım. Yerde annemin yamalı minderlerinden başka hiçbir şey yoktu açtığımda.
On iki yaşındaydım o öldüğünde. Yine sonbahardı, yine böyle bir akşam üstüydü, yine böyle bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Akşam yemeğini yememiştik henüz. Cumartesi günüydü. Ne garip! Bu gün de Cumartesi. Annem sofrayı hazırlıyordu. Babamsa divana uzanmıştı. "Yemek hazır" demişti annem, "git babanı uyandır." Usulca gitmiştim başucuna, dudaklarımı yanağına götürmüştüm. Buz gibiydi!.. Nereden bilebilirdim? Ölüm hiç gelmiyordu aklıma. Hem ben tanımıyordum ki ölümü. Benim bildiğim ölüm, hep yaşlı insanları alıp götürürdü. Oysa benim babam gençti, benim babam güçlüydü. Ölüm ona hiç yakışmıyordu ki...
Yeniden odama döndüğümde toprak kokuyordu her yan. Nasıl olurdu? Kapı, pencere, her yan kapalıydı. Doğru ya! Islanan toprak duvarlardan geliyordu koku. Sahi neden severler insanlar toprak kokusunu? Asılları toprak olduğu için mi? Babam da çok severdi. Yoksa toprak mı çağırmıştı onu kucaklaşmaya? Öyle ya sevenler kucaklaşmaz mı hiç?
Bırakayım bunları diyorum ama... Kahretsin! Yine mevsim sonbahar... Bu gün yine Cumartesi... Yine akşam oluyor... Ya Rabbî hâlâ yağmur yağıyor!.. Radyoyu açıyorum hep o şarkı: "Ben ölürsem akşam üstü ölürüm."