Artık hepimizin önceden belirlenmiş biryol izlediğinden emin. Aksi takdirde geçmişte alınan yanlış kararların insanı çıldırtabileceğim düşünüyor.
"Ruhların kaybolup gittiği bir labirent bu. Hiç bir anlamı yok ama insanlar bu labirente bir ad bulmaya çalışmışlar, tanımlayıp kurtulalım diye. Mesela Türkçe de aşk diyorlar...."
Mühendisin Julien Temple diye imzaladığı güncesinden.
"Bir gazetede okumuştum" diyordu mühendis. "Bilimadamları yıldırım aşkının biyokimyasal bir olay olduğunu kanıtlamışlar. Yani, aşk sanıldığı gibi metafizik bir şey değilmiş. Her insan, şuur dışı bir biçimde, karşı cinste hep aynı özelliği ararmış aslında. Bu, her insanın zihninde ta çocukluktan beri kayıtlı duran gizli bir işaretmiş. Anneden devralmırmış. İlginç olan; kadınların da babalarından değil, annelerinden devralması.
Ayrıca, bu işaret her insanda farklı olurmuş. Dudak, göz, ten rengi, vücut yapısı gibi fiziksel bir özellik... Konuşma, gülme, yürüme gibi bir davranış biçimi...
Ya da koku ve ses tonu... Düşünebiliyor musunuz, hepimiz karşı cinste annemize benzeyen küçücük bir özellik arıyoruz ve bunun farkında bile değiliz."
Bir akşamüstü denize bakan bir çay bahçesinde bira içiyorduk ve dört kişiydik. Mühendis, mimar, ben ve sinemacı. Ben bir film üzerine konuşurken yıldırım aşkından bahsetmiştim. Bunun üzerine gazeteele yıldırım aşkıyla ilgili o yazıyı okuyan mühendis de bunları anlatmıştı. Konuşması buradakinden daha uzun sürmüştü, bir dizi örnek vermiş, aşkın bile aslında özgür irndeye bağlı olmadığını anlatmaya çalışmış ve sonuç olarak "Aşk, esrarlı metafizik bir olaymış gibi yaşanan biyokimyasal bir beyin sürecidir" elemişti. Onunla hiç kimse tartışmadı. Konu anında kapandı ve mimar "Geçen gün bir bilim dergisinde şöyle bir şey okudum" diye başka bir bahis açtı.
Belki de aşkın büyülü güzelliğinin ya da uğursuz çirkinliğinin bilimsel açıklamalarla bozulması kimsenin ilgisini çekmemişti. Bir kaç hafta sonra o elört kişiden biri olan mimar, bana aşkla ilgili bir olaydan sözedince, ben ele o akşamki konuşmadan, yani gazeteele çıkan yazıdan sözetmiştim. Mimar ise mühendisin aslen sıkı bir anti-pozitivist olduğunu ve Tanrı'ya inandığını söyledikten sonra, "O, temel bilimleri Tanrı'nın varlığını kanıtlamaktan başka bir işe yaramadığı ve nihaî analizde metafiziğe hizmet ettiği için sever" dedi ve mühendisin hikayesini anlattı.
Mühendis, üniversite yıllarında ve o yılları takip eden dönemlerde darmadağınık uzun bir bekar hayatı yaşadıktan sonra bir gün evlenmeye karar vermiş. Gerçi bu kararından kimseye sözetmemiş ama çevresindeki kadınlara bakışı o günden sonra değişmiş. Fakat mühendis idealindeki eşi bulamayacağından korkmaya başlamış. Çünkü o güne kadar evlenmek isteyebileceği, kendisi için ideal eş olabilecek hiç bir kadınla birlikte olmadığını anlamış. Günler, geceler boyunca hafızasını zorlayıp geçmişindeki ilişkileri incelemiş ve hep aynı sonucu bulmuş: Kafasındaki ideal eş modeline uygun kızlardan başlangıçta hoşlanmasına karşın onlara yaklaşamıyormuş. İşte tam da bu sıralarda hayatın sırrının aşkta yattığını düşünen ve henüz hiç bir film çekemeyen başarısız bir sinemacıyla tanışmış. Çok geçmeden birbirinden sıkılan bu iki bekar erkeğin arkadaşlığının kısa sürmesi mühendisin zihnini ideal eş kavramına takmasına engel olmamış. Mühendis, o güne kaçlar gerçekten aşık olabileceği kadınlardan şuur dışından gelen bir içgüdüyle uzak durduğunu anlamış.
Sürekli olarak çevresinde ideal eş modeline uygun bir kadın arıyormuş aramasına, ama muhtelif engeller nedeniyle o kadınlarla arasında hiç bir şey olamıyormuş. Mühendisin "işte evlenebileceğim bir kız" dediği bütün kızların ya ciddi bir ilişkisi oluyormuş ya da... Zaten bekar değillermiş ki. Bu arada mühendis gelip geçici ilişkilere girmekten de kaçınıyormuş.
Mühendis bir bilim kongresi sırasında, kafasındaki ideal eş modeline tıpatıp uyan genç bir meslektaşıyla karşılaşmış. Onunla hemen tanışmış. Çok iyi anlaşmışlar ve aralarında- kısa sürede bir yakınlaşma doğmuş. Fakat, kızın da bir başka ilişkisi olduğunu anlamış. Kongrenin son gecesi verilen yemekte mühendis, genç kadınla aralarındaki yakınlaşmanın kongrenin hemen ertesinde biteceğini, bir kez daha en baştan kaybetmiş olduğunu, hayatı boyunca belki de hiç bir zaman ideal sevgiliyi bulamayacağını düşünerek melankolik bir ruh haline kapılıp çok içki içmiş. Gecenin sonunda beş yıldızlı bir otelin lobisinde genç kadına, aşık olduğunu itiraf etmiş. Mimar tam bu noktada hikayesini keserek bana "Mühendisin, ömrü boyunca hiç ama hiç buna benzer bir şey yapmadığım unutma. Otel lobisindeki bu itiraf bir ilk ve son." eledi. Bense merak içinde hikayenin devamım bekliyordum.
Lobideki bu beklenmedik itirafa genç kız olumsuz bir tepki göstermemiş. Sanki mühendis hiç böyle bir şey söylememiş gibi davranmış ona. İki samimi arkadaş gibi, sabaha kadar otelin kumarhanesinde slot-machine'lerin başında çok eğlenceli saatler geçirmişler. Sabah ikisi de odalarında giderken kız, "Beni İstanbul'a gidince ara" demiş.
Mühendis İstanbul'a döndükten sonra kızı aramaya başlamış. Kız sıcak davranmayı sürdürmüş. Arasıra görüşmeye, sık sık telefonlaşmaya başlamışlar. Fakat, kız bir türlü o kesin kararı verip mühendisle birlikte olamıyormuş. Mühendis ise kararlı bir biçimde bu ilişkiden vazgeçmiyor, ısrarını sürdürüyormuş. İşte tam da bu belirsiz zamanlarda, mühendis yine o gelip geçici ilişkilerden birine girmiş. Fakat bu gelip geçici ilişki ummadığı bir yola sapmış ve mühendisin ideal eş modeline uymayan bu kız ona tutkulu bir biçimde aşık olmuş.
Mimar, "Uzatmanın anlamı yok. Mühendis uzunca bir süre iki ayrı kadın arasında yaşamış. Birisiyle yaşarken diğeriyle de arasıra masum, daha doğrusu içinde seksin hiç olmadığı, romantik flörtler yaşıyormuş. Nihayet bir gün mühendisin dileği olmuş ve ideal eş modeline uygun olan kızla aralarında bir ilişki başlamış. Tabii, diğer kızdan da acil olarak ayrılmış" dedi. Ben bütün bunların yıldırım aşkıyla, metafizikle ve biyokimyayla ne alakası olduğunu sordum. Mimar gülümseyerek, "İşte bütün mesele de burada zaten. İşin içinde aşk olup olmadığı pek belli değil. Mühendis lobideki o itiraf gecesinde ve sonrasında hep bir aşktan sözediyordu sözetmesine ama buradaki sadece bir aşk söylemiydi. O, kafasındaki ideal eş saplantısıyla evlenmeye karar vermişti ve böyle bir kararın sadece aşk ile alınabileceğini düşünüyordu." Başka neyle almabilirki ki? Mimar yine gülümseyerek "Yerde ve gökte senin bilmediğin daha çok şey var" dedi ve hikayesine kaldığı yerden devam etti. Mühendis kısa süreçle kızla evlenme hazırlıklarına girişmiş. İşin içine aileler, tarihler, resmi başvurular, nakit akışları, banka kredileri, taksitler ve yeni sosyal ilişkiler girmiş. İkisi de hedefe kilitlenmiş vaziyette bir kaç ay sonra evlenmeye hazırlanırlarken, mühendisin çalıştığı firmada genç bir kız peydahlanmış. Mühendis, onu ilk gördüğü anda pek anlam veremediği, tanımlanması güç garip bir duyguya kapılmış. Ama önemsememiş. Çok sonraları o ilk duygu üzerine çok düşünmüş ve mimara "Sanki doğduğumuz andan itibaren aramızda özel bir bağ vardı" diye tarif etmiş o duyguyu. Gelecekteki eşine ömür boyu sadık kalma ve kendisini asla mutlu edemeyen o gelip geçici ilişkilere bir daha dönmeme kararlarını çoktan almış olduğundan; ilk zamanlarda, işyerindeki bu kız üzerine pek düşünmemiş. Evlenmesine bir hafta kala bir gece rüyasında kızı görmüş. Bütün ömrü boyunca görmediği kadar güzel, insanın ruhuna tuhaf bir huzur duygusu veren bir aşk rüyasıymış bu. Kızla bir sahil kasabasının sokaklarında, usul usul yaklaşan akşamın laciverdi içinde gündelik basit şeylerden konuşarak dolaşıyorlarmış. Bu rüyadan sonra mühendis işyerindeki kızla daha fazla ilgilenir olmuş. Ama evlilik, balayı, izin vs... İki hafta sonra işyerine geri döndüğünde kızı görmek istediğini utanç içinde farketmiş ve tam da o gün çok ani bir kararla bu kıza asla yakınlaşmamaya yemin etmiş.
Bu yemini yerine getirmekte önceleri hiç zorlanmamış. Çünkü kız herşeyden habersiz, işyerindeki rutin mesaisine devam etmekte imiş. Fakat kız mühendisin rüyalarına daha sık girer olmuş. Düzensiz aralıklarla gördüğü bu rüyaların çoğunda kızla tensel yakınlaşmalar yaşamaya başlamış. Elele tutuşmalar, sarılmalar, öpüşmeler ve sevişmeler.... Bu arada rüya aleminin dışındaki gerçek hayatta da kız, mühendisin varlığının farkına varıyormuş artık.
Çok daha sonraları, o günler için "Dışardan anlaşılması zor bir süreçti" diyecekmiş mühendis. Ahlaki olarak kendini yargılıyor ve vicdan azapları çekiyormuş. Sanki adım adım bir uçuruma yaklaşır gibi... Evinde çok sevdiği karısı, rüyalarında ömrü boyunca tatmadığı bir aşk ve işyerinde hayalle gerçek arasında varolan bir başka kadın...
Bir gün, "Meseleyi belki böyle çözerim" ümidiyle işyerindeki o kızla tanışmış, onunla alalede bir arkadaşlık geliştirmeye çalışmış. Sonuç eskisinden de vahim olmuş. Daha ilk konuşmadan itibaren mühendis, neye uğradığını anlayamadığı, eskisinden daha güçlü bir akımın etkisi altına girmiş. O günden sonra kız mühendisin zihnini tıpkı bir büyü gibi boydan boya işgal etmiş. Bu araçla evliliği gün be gün bir çıkmaza giriyormuş. Karısı neler olduğunu anlayamıyor ama mutsuzluğunu da gizlemiyormuş.
Mühendis, evliliğini kurtarmak adına, narsist bir Don Juan'lık kompleksi olarak gördüğü bu sorandan kurtulmaya karar vermiş. Her geçen gün irade dışı bir sürüklenişle kıza içsel olarak bağlandığını ve bundan asla kurtulamayacağım anladıktan sonra bir gece şöyle bir plan yapmış ve ertesi günden itibaren de uygulamış. Yurtdışı bağlantıları olan bir firmaya gidip iş istemiş. Firma, Arap ülkelerinden birinde çalışmak isteyen ve mesleğinde çok başarılı olan mühendisi anında kabul etmiş. Niyeti karısıyla birlikte gidip oraya yerleşmek, yıllarca orada kalmak, çocuk yapmak ve bol para kazandıktan sonra da geriye dönmekmiş. Bütün bu projeleri sessizce dinleyen karısı ona sadece, "Haklısın geleceğin açısından senin gitmen lazım ama ben gelir miyim onu bilmiyorum" demiş. Karısının kendisiyle gelmeyeceği ihtimalini hiç ciddiye almayan mühendis gereken her şeyi yapmış. İstifa etmiş, işini ayarlamış. Böylece, Arap ülkesindeki yeni geleceğine doğru geri dönüşü olmayan bir yola girmiş. Ama bir gün karısı mühendise onunla birlikte gelmeyeceğini, ayrıca evliliklerinin sağlığı açısından bir müddet ayrı kalmaları gerektiğini söylemiş. Böyle bir tepkiyi beklemeyen mühendis, işte tam da o anda tek başına aldığı bu kararlarla evliliğim büyük bir çıkmaza soktuğunun farkına varmış. Ama artık geri dönüş yokmuş. Daha da önemlisi, mühendis evliliğini er ya da geç kurtarmanın tek yolunun hala öteki kadından kurtulmak olduğunu düşündüğünden tek başına Kuzey Afrika'ya doğru yola çıkmış.
Gidişinin birinci ayında karısı bir mektupla artık ayrılmak istediğini yazmış. Bunun üzerine mühendis elindeki iş biter bitmez, yani beş ay sonra, bu macerayı kapatıp onun yanına döneceğini söylemiş. Karısı ise ikinci bir mektupla artık bir başka erkekle ilişkisi olduğunu haber vermiş. Mühendisin mektupta hala unutamadığı cümle ise şuymuş: "Bu yeni ilişkiye, sana duyduğum nefretle başladığımı inkar etmiyorum. Senin, ilişkimizi tüm duygulardan uzak, bir matematik problemi çözermiş gibi yürütmene bunca zaman nasıl dayandığımı da hâlâ anlayamıyorum".
Mühendis evliliğinin bittiği gerçeğinin farkına varır varmaz öteki kızı düşünmeye başlamış. Kuzey Afrika ülkesinde müthiş bir iç yalnızlıkla geçirdiği o beş ayda bütün bireysel tarihini kafasında yeniden kurmuş. Evliliğim korumak adına uzak durmaya çalıştığı o kıza daha gördüğü ilk anda aşık olduğunu, karısına ise aslında hiç bir zaman aşık olmadığını keşfetmiş. Artık bir tek dileği varmış. Geri dönüp öteki kızla birlikte olmak. Sözleşmesinin bitiş tarihini tıpkı bir mahkumun tahliye günün bekler gibi bekliyor, geçmişte içinden geçip gittiği o büyük aşka ulaşmak için gün sayıyormuş. Son zamanlarda kızla aralarındaki ikisinin de kontrol edemediği o yakınlaşmayı düşündükçe, geri dönünce ne pahasına olursa olsun kızla bir ilişki yaşayacağından emin oluyormuş. Kızın da onu düşündüğünü ve onu aşkla beklediğini kuruyormuş kafasında. Kuzey Afrika'da sadece o kıza ve o kızla yaşadığı teferruatlara dayanan çok zengin bir iç dünyada, tuhaf bir rehavet içinde gönüllü bir çilekeş gibi; günlerin, haftaların, ayların geçmesini beklemeye başlamış. Hikayenin burasında mimar sıkıntıyla "Saplantı ne tuhaf bir şey değil mi?" eledi. Bense sabırsızlıkla mühendis geri döndüğünde neler olduğunu sordum. Mimar, "Allahaşkına ne olmasını bekliyorsun ki?" eledi iç geçirerek.
Kızın izini mi kaybetmişti yoksa? "Hayır. Kız aynı işyerinde çalışmaya devam ediyormuş. Ama gerisini ayrıntılarıyla anlatmadı bana. Usul usul ela olsa herşeyin kafasının içinde olup biten bir oyun okluğunu ve aylarca gerçeğin pis sefaleti karşısında acı çektiğini itiraf etti."
"Kim bu kız?" dedim, mimar ile mühendisin aynı işyerinde çalıştığını, mühendisin de Kuzey Afrika macerasından sonra aynı yerde çalışmaya başladığını bildiğim için... Mimar, boş bakışlarını omzumun üstünden çok uzaklara bir yere dikerek "Karım...." dedi.
İlk şoku atlatır atlatmaz hikayenin öteki cephesini dinleyip dinlemediğim sordum. Bakışları, gözlerime gelip saplandı ve "Evet, dinledim ve birbirini tutuyor. Karım onu çok sevimli ve şaşkın bulurmuş. Ta en başından beri de herşeyin farkındaymış. Bir hareket gelmediği için de olayı hiç ciddiye almamış. Zaten o sıralar bir başkasıyla birlikteymiş" diyip sustu. O an, mühendisin tarafını tuttuğunu hissettim. Mühendisin Kuzey Afrika'da daha az acı çektiğini biliyorduk. Tıpkı geri dönüşte, Kuzey Afrika inzivasının ruhta bıraktığı izlerin acıyı çok daha fazla derinleştireceğini bildiğimiz gibi.
Bir kaç ayrıntıyı daha sordum. Mimar, kızla mühendis Kuzey Afrika'ya gittiğinde tanışmış. Mühendis geri döndüğünde ise onlar evliymişler. Bu olayı da ona yıllar sonra beraber çıktıkları bir yurt dışı gezisinde anlatmış. "Kadınlar konusunda yaşanan hayal kırıklıkları gelecekteki derin saplantıların da temel kaynağı oluyor. Kadınlar unutuluyor ama kalpte bıraktıkları acı biçim değiştirerek, başka saplantılara dönüşerek sürüyor" dedi mimar. Ona mühendisin saplantısını sordum.
"Her şeyin önceden belirlenmiş olduğuna inanıyor. Tipik bir kaderci. Eskiden bireyin seçim hakkı olduğunu düşünürmüş. Sonra bu fikir, Kuzey Afrika dönüşünde onu cinnetin eşiğine getirmiş. Artık hepimizin önceden belirlenmiş bir yol izlediğinden emin. Aksi takdirde geçmişte alınan yanlış kararların insanı çıldırtabileceğim düşünüyor. Zaten insanlar karar almıyor ona göre, metafizik bir düzende gizli bir güç bireyi yönetiyor. Hem de bizzat zihnin içinden". "Nasıl yani? diyebildim sadece. Mimar, "Beynin içindeki gizli işaret örneği gibi, bizi şuur dışı bir alanda yöneten bilgi kodlarını kastediyor senin anlayacağın" dedi.
* Chicago'nun "Love me Tomorrow" parçasını belki hatırlarsınız. Yazıyla ilgisi yok ama güzelbir başlık.