Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 14-03-2005
BEYAZ TAYLAR

Avuçlarında özgürlük taşıyanlar, yağmurun bereketine açsın avuçlarım.

Pankartları artık yüreklerinden çıkarsınlar. Hatta bütün pankartlar, dövizler kırılsın, göndere çekilsin yürekler. Göndere çekilsin de görsünler en kırmızı yüreğin dalgalanışını.

Düşünürlerken susmazlardı. Onlarla birlikte, bütün bir mahlûkat da düşünürdü. Otobüs ve içindekiler bütündü. Her birinin yolu ayrı, ırkı ayrıydı. Birisi Turgay'dı. Geniş düzlüklerde at koştururdu düşlerinde. Taylara eğersiz biner, otlaklarda güreş tutardı. Hayalleri atlarla örülü bir daireden oluşmuştu. Bu daireyi atlara hapseden, Turgay'ın düşleriydi yalnızca. Huysuz babasını kaybedeli aylar olmuştu. Ne kadar da babasıyla iyi geçinmese, tartışmalara girse, sonuçta ölen yine de babasıydı. Onu şimdi ne kadar da çok özlüyordu. Baba sevgisini yeni keşfetmiş gibiydi. Artık tayları, o al tayları, ayakları çevik kır atları çıkarmalıydı kafasından. Koskoca bir baba göçüp gitmişti gözlerinin önünden. O işe taylarla meşgul oluyordu. Bu hayal dairesi ona yakışmayacak kadar alçaltıcıydı. Anasının ölümü, onu akıllandırmamıştı.  Oysa anasını çok severdi. O babasından farklıydı onun için. Bu ölümlerden, bir hayırlı sonuç çıkarmak, onu bu otobüste yolculuğa, uzak diyara gitme arzusuna mahkûm etmişti.

Turgay şimdi ruhunun derinliklerinde ve uyanıkken gördüğü düşlerde babasına ve anasına karşı hürmetkâr oluyor, onları hiç üzmüyor, her evden çıkışında onların hayır dualarım alıyordu. Erteleme güdüsü ve gurur duygusu uçup gitmişti kalbinden. Ne olurdu yeniden başlasa hayatı. Her şey yepyeni olurdu. Artık başkalarının tutumu, ona o kadar uzaktı ki kendisi bir başınaydı koca dünyada. Burası, yetimlerin ve gariplerin dünyasıydı. O bu dünyanın acemisi, talihsiz misafiriydi.

Adı Ahmet O bir şehirlidir. Dedesi küçükken gelmiş, Yozgat'ın bir köyünden Kayseri'ye. Ahmet'in şehirli tutumu, başına gelen talihsizliklerden dolayı, Turgay'ın gariban yaşantısına benzemişti. Ailesinin dünya malındaki iflası, onu yeni arayışlara sevketti. Kaskatı hayalleri, berraklaşmaya başladı. Sorumluluk duygusunun hezimete açık yönü, onu su gibi aziz yapmıştı. Ne önemi vardı dünyanın. Azamet, madde büyüklüğünde değil, ana-baba sağlığında ve şefkatindeydi. Para değildi önemli olan, asaletti. Asalet de, parayla değil, aile soyundan insana doğuştan verilirdi. Böyle diyordu Ahmet. İflastan sonraki düşüncesi de hiç değişmemişti.

İki farklı düşünce yan yana oturuyor. Tevafuk eseri bir birliktelik. Dudakların hiç kıpırdamadığı, bir yol arkadaşlığı. Kalpleri sanki olayı sezmiş de, o yüzden dile fırsat vermemişlerdi. Amansız bir mücadele başladı yürekler arasında. İkisinin de bütün tasavvurları, vicdanı yüreklerinde hapis yatmaktaydı.

Turgay, dışavurumunu tamamen terk etmişti. Bütün benliği, isyanı, hıncı, sevinci kalbinde metfundu. Bunları hareketleriyle başkalarına göstermek, gereksiz olduğu kadar da aptallıktı.

Ahmet'in asil düşünceleri, toprak adllı kalbinde mühürlüydü. O mührün kazınması, ancak kalbin titremesinin durmasıyla mümkün olacaktı. Ailevi güce önem veren Ahmet, büyük bir asaletçiydi. Diğer asaletçilerden onun tek farkı, gururu ikinci plana almasıydı. Asalet ve gurur, aslında birbirine çok benzerdi. Ahmet'in gurura karşı olan bu şüpheci tutumu, gururu çaldıkların arasına gizlenen tavşana benzetmişti. Onun gururu, yine kendisine ait olan asaletinden korkuyordu. Artık fakir de olsa, ailesi asil ve gururluydu. Ahmet kafasını bu asal et ve gurur ikilemi ile meşgul ederken, Turgay'ın gariban bakışları "Yolculuk nereye?" sorusuyla birlikte Ahmet' in kulaklarına çarptı. Yanındaki ikinci adamı unutan Ahmet, bu sesle irkildi ve reflekssel bir dil hareketiyle "İstanbul'a" dedi. Arada bir kendisine gelen konuşma cesaretiyle devam etti Turgay:
— İstanbullu olmak zordur.
— Yanındakinin sohbet etmek istediğini anlayan

Ahmet, bu gereksiz konuşmaları susarak kesmek istedi. Fakat Turgay'ın sesleri arka arkaya kulaklarına salvo yapmaya başlamıştı.
— Tatile mi gelmiştiniz?
— Hayır.
— Demek iş icabı.
— Ben Kayseri'de oturuyorum. Aslında İstanbul'a gitmiyorum. İstanbul'dan Bulgaristan'a geçeceğim.
— Ben de İstanbullu değilim. Oraya çalışmaya gidiyorum.
— Durduk yerde, kendisinden de bahsetmeye başlayan Turgay' ı Ahmet hemen benimsedi.
 — Ne iş yapacaksın?
 — Herhalde inşaat. Akrabamız inşaat ustası. Onun yanına girerim. Çalışmaya mecburum.
— Herkes çalışmaya mecburdur. Aile, ne kadar da soylu olsa, çalışmadan karın doymaz. Şimdiye kadar çalışmamıştım. Ama şimdi başıma geldi. Ailem iflas edince, mecbur kaldım. Bulgaristan'da bir şirketle anlaştım. Kepçe operatörü olarak başlayacağım.
— Tecrübeniz var, yani.
 — Önceden mesleğimiz buydu. Babamın kum ve mermer madenleri vardı. Aile şirketimiz işletiyordu. O sıralarda vakit geçirmek için kepçe kullanmaya başlamıştım. Ne yazık ki, iflasımız ve benim operatörlüğüm birlikte geldi.
— Hayırlısı olsun...
 
Ahmet'in buruk tebessümü, elmacık kemiklerini sivriltiyordu. Bu haliyle, günlerce aç kalmış savaş kahramanlarına benziyordu. Üzerindeki deri kabanın kokusu, kafile kafile yol arkadaşının burnunu ziyaret ediyordu. Ahmet' in hafif kıvırcık sarı saçları, Turgay'da hemen zengin çocuğu izlenimi bırakmıştı. Bunun yanında, zengin çocuklarının, sosyetik çocuklarının niçin hep sarı saçlı, beyaz olduklarına da bir anlam veremiyordu Turgay. Mesele, sadece açık havada güneş altında çalışmamaktan kaynaklanmamalıydı. Çünkü kendisi de dahil, çoğu kişi güneş altında çalışmıyordu. Ama yine de beyaz tenli veya an azından sarı kıvırcık saçlı değillerdi.

Otobüs küçük bir ilçeyi biraz geçtikten sonra, dinlenme tesislerinde yemek ve ihtiyaç molası verdi. Ahmet, koridor tarafında oturduğu için, ilkin indi otobüsten. Bu kadar sohbetten küçük de olsa, dostluğun doğacağını zanneden Turgay, büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Çünkü Ahmet'in otobüsten inişi sırasındaki suskun ve kendisini tanımaz tavrı, ona dokunmuştu. Doğruca lavaboya giden san kıvırcık saçlı genç, self servisten hoşlandığı yemeklerden aldı ve bir kuytu masaya oturdu. Vasat insanlardan kendisini hemen soyutlayıverdi.

Sivri çeneli, siyah saçlı, kulakları irice, yeni doğmuş at yavrusuna benzeyen bir adam gözleriyle masaları taradı ve aniden Ahmet'in masasına dikti gözlerini. Turgay, kendisine epey bir süre yetecek olan parasından birazına birkaç çeşit yemek, aldı. Birbirlerine bakmadan yemek yiyen bu iki gencin suskunluğu, diğer yolcuların sessizliğine karışıyor ve lokantaya büsbütün bir sükût katıyordu. Otobüsün hareket edeceğine dair anonsu koltuklarında duydular. Bu sırada göz kapakları ağırlaştı Turgay'ın. Aniden hücum eden uykuya mukavemet gücü kalmamıştı. Serbest kalan göz kapakları, siyah ve derin göz bebeklerini hemen örtüverdi. Bu hantal beden bir süreliğine dünyasını değiştirdi.

Ahmet gözlerini kapatmış, Bulgaristan'daki ilk gününü hayal ediyordu. Birkaç aydır orada çalışıyor olmayı ne kadar arzu ederdi. Önemli olan ilk günün şaşkınlık ve stresinden kurtulmaktı. İlk defa başkasının işinde, karnını doyurmak için çalışacaktı. Bir an, babasına gizli ve derin bir öfke, garip ve iğrenç bir kin duydu. Babasının ufak bir tedbirsizliği, bu yolculuğa sebebiyet vermişti. Ahmet'in kafasında, hala, o eski rahatlık ve zenginlik dolu günlere yeniden kavuşabilme isteği yatıyordu.

Virajlara süratli giren otobüsün sarsıntısı diğer yolcuları bir türlü uyutmamıştı. Koltukların yalnızca iki tanesi boştu. İki kişi haricinde sohbet etmeye çabalayan kimse yoktu. Bütün yolcular, uykunun tatlı gelişini karşılamaya hazırlanıyorlardı. Tavandaki ışıklar, birer birer sönmeye başladı. Fısıltılı bir ses tonuyla konuşan iki adam vardı en arkada. Birisi pala bıyıklı, başında şapkası olan bir ihtiyardı. Diğeri, oğlu denebilecek yaşta, pejmürde kıyafetli, saçı-başı dağınık bir gençti. Bunların ortak noktaları ne olabilirdi ki! Arkadaş olmaları imkan dahilinde değildi. Tesadüfen yan yana oturmaları, onların bu koyu ve ıssız sohbetlerine sebep olmuş olabilirdi

Otobüstekilerin bir diğer sessiz düşüneni, içiyle ağlayıp güleni de şofördü. Bu yollar, onun en yakını olmuştu yıllardır. Kimi yerde sarp, kimi yerde virajlı, bazen de tehlikeli yollara direksiyon sallayalı tam yirmi beş yıl olmuştu. Herkes babasının mesleğini yapardı. Babaya meslek açısından itaat etmeyen evlat olmak isterdi; ama olamadı. Şoförün diğer iki kardeşi ve ağabeyi de kamyonculuk yapıyorlardı. Yol gurbet demekti. Ölümle arkadaş olmak demekti. Kim bilebilirdi, birkaç dakika sonra kaza yapmayacağını. Bir sarhoşun gelip, otobüse yandan vurmayacağını kim garanti edebilirdi. Beş yıldır bu firmada direksiyon tutuyordu. Gerçi, daha önce Çalıştığı şirketin otobüsleri hantal ve eskiydi; ama, ücreti dolgun sayılırdı. "Cepte az bir parayla lüks otobüs sürmüşüm, ne önemi var ki!" diyordu. Yolcuların horultusundan kaynaklanan rehavet, şoförü o kadar yorardı ki, kontağı kapatıp yol kenarında derin bir uyku çekmek gelirdi içinden.

Ahmet'in kalbinden akan koyu kırmızı kanın serin dokunuşundan ayıldı Turgay. Ölüm saçılmıştı dört tarafa. Cesetler ıssız bakıyordu. Kimsecikler niye yok Allah'ım.

Yoldan geçenlerin arı vızıltısına benzeyen sesleri, kulağında yankılanıyor. Ölenlere değil, ölüme bakıp da ruhunun çalkalanmasına izin vermeyen insanlar, kaza yapan otobüsü görünce gaz pedalına biraz daha yükleniyorlardı.

Ne olduğunu anlayamadı Turgay. Tek hatırladığı, şiddetli bir darbe sesiydi. Otobüs virajı alırken, karşıdan gelen minibüsle burun buruna gelmişti.

Ahmet'in cesedi kucağında kan ağlıyordu. Mütevazi toprak, Ahmet'in asil ve mağrur kanıyla ıslandı.

Turgay bakındı etrafına. Hiçbir bedende hayat belirtisine işaret edecek bir kımıltı ya da inleyiş yoktu. Dört beş parçaya ayrılmış otobüsün alevleri sönmek üzereydi. Belli ki, depodaki mazot yanmıştı.

Turgay, sol bacağını hissetmiyordu. Omzundan sıcak bir akıntının geldiğini fark etti. Eline bulaşan kırmızılık, onu derinden sarstı. Kendisinin de, bu sonsuzluk yolcularının kervanına katılacağı korkusunu hissetti. Ebedi alem... Kapanan gözlerini hakiki yaşamda açma ürpertisi. Kendisinden iğrendi bir an.  işlediği günahlar geldi aklına. Sonra, uçsuz bucaksız kırlarda, yaylalarda taylarla yarışını hatırladı. Artık Ahmet'le sohbet etmek istemiyordu. Ahmet'in cesedine umutsuzca baktı. Gözleri hemen kapanmıştı. Oysa kazalarda ölenlerin gözleri açık olur diye bir laf duymuştu. Şimdi olayı yakinen yaşıyor, cesetlerin arasında ölümle olan düellosuna teslim bayrağını çekmek üzere olduğunu hissediyordu. Kanlı mavi gömleğinin üzerindeki apoletinden tanıdığı ceset, şoförün bedeni olmalıydı. Yüzü tanınmayacak haldeydi cesedin. Üstü başı al kanlara bulanmıştı. Gömleğinin cebinde bembeyaz mendillerle dolu bir paket gözüne çarptı. Nasıl oldu da, bu hercümerçte dağılmadan ve bembeyaz kalabilmişti bu mendiller. Turgay, kazalarla ilgili ilginç söylentilere fazla kulak asmazdı. Bir iz, ibretlik bir işaret, söz konusu olabilirdi.

Sürünerek yol kenarına çıkmayı düşündü. Cesetlerin bulunduğu bayır, yolun en az elli-altmış metre aşağısındaydı. Otobüsün en büyük parçası aşağılarda görünmüyordu. Şırıltısını duyduğu derenin kenarına kadar, parçanın yuvarlanmış olabileceğini düşündü. Dereden gelen şırıltı sesleri, sanki birilerinin suyun içinde yürüdüğü izlenimini veriyordu. Dolunay, yavaş yavaş yükselmeye başladı dağın ardından. Etraf bir anda aydınlandı. Zifiri karanlık, yerini alaca karanlığa bırakmıştı. Başını sağ tarafa çeviren Turgay, uzak yamaçlardan beyaz lekelerin gelmekte olduğunu gördü. Gözlerini ovuşturdu. Beyaz lekelere tekrar baktı. Yirmi otuz civarında beyaz leke görünüyordu. Bu arada, vücudunun ısısı yükselmiş, rahatlamaya başlamıştı. Sağ dirseğinin üzerinde fazla duramadı ve yüz üstü yere uzandı. Uzaktan, kişnemelerin sesini duyabiliyordu artık. Bunlar, iki-üç yaşlarında taylardı. Kalın kişneme sesleri, bunlarla beraber, aygır ve kısrakların da gelmekte olduğunu söylüyordu. Bunlar, uzun pelerinli beyaz atlar olmalıydı. Turgay'a yardım etmeye gelmişlerdi. Pürüzsüz sırtlarına onu bindirecekler, dağlara doğru götüreceklerdi.

Turgay'ın bütün gücü tükenmişti. Beyaz atların, on metre ileriye toplandığını ve kendisine yardım edeceklerini vehmediyordu. Daha sonra, yeni doğmuş bir tayın ayak seslerini duydu. Ayak sesleri başucunda tükendi. Sırtındaki yaraya sıcak bir nefesin değmekte olduğunu anladı. Bu nefes, yanına gelen albenili beyaz tayın nefesiydi. Yarasına dilini sürecek ve onu buralardan götürecekti. Ama yine de, kalbinden sızan kanın tayın beyazlığına bulaşmasını istemiyordu.

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairMUSTAFA DURDU
gonder 148 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker