Adları Ali ve Ahmet'ti... Kardeştiler ve büyük bir evde tek başlarına yaşıyorlardı...
Bu iki çocuk sevginin ne demek olduğunu gerçekten iyi biliyorlardı; çünkü anneleri ve babaları onlar daha çok küçükken öldüklerinde bu çocuklar nasıl hayatta kalacaklarını, nasıl besleneceklerini öğrenmişlerdi.
Anne ve babalarının ölümü onlar için ne kadar zor olsa da artık bu zorluklar ile baş etmeye mecburlardı; çünkü ölen bir daha geri dönmüyordu. Artık hayatta hiçbir şey onların kardeşliklerini birlikteliklerini bozamazdı.
Onların hayali hep yüksek yeşil tepelere gidip orada sonsuza kadar mutlu yaşamaktı. Ama fakirlerdi, maddi olanaksızlıkları vardı, yine de umutlarını kaybetmeyip bu hayallerini bir gün gerçeğe dönüştürebileceklerini bildikleri için her zorluğa rağmen işlerine devam ediyorlardı. Aslında iyi de para kazanıyorlardı ama bir de anneannelerine baktıkları için paraları yetmiyordu. Anneanneleri başka bir evde oturuyordu, ara sıra ona gidiyorlar, onunla dertleşiyorlar, bazen yemek götürüyorlar, haftada en az bir gün para gönderiyorlardı. Kısaca anneannelerini çok seviyorlar, onsuz yaşayamıyorlardı. Hayalleri gerçekleşince anneannelerini de o hayalini kurdukları yere götüreceklerdi.
Bir gün o hayalini kurdukları vakit gelmişti, yeterli parayı bulmuşlardı. Anneannelerinin de sağlığı yerindeydi. Kasabanın dışındaki yüksek tepelere gittiler. Burası sessiz, sakin bir yerdi. Gittikleri ilk günün gecesi bir yaban domuzu tarafından saldırıya uğradılar, ama iki kardeş hazırlıklı gelmişlerdi. Domuzu bir bıçak ile avladılar ve onlara akşama güzel bir yemek oldu. İki kardeş ve anneanneleri artık hep birlikte yaşıyorlardı, dünya umurlarında değildi. Çünkü artık çok mutlulardı, geldikleri bu tepeden gitmek istemiyorlardı. İkinci gün, yüz metre kadar ileride bir deniz keşfettiler ve o andan itibaren balıkçılık becerileri de gelişmeye başladı. Artık hiç yemek sıkıntısı çekmiyorlardı, her gün bir balık yemeği yapıyorlardı; çünkü bu deniz o kadar büyüktü ki üçünü onlarca yıl doyurmaya yetecek kadar balık vardı her çeşit, her türlü büyüklükte. Ahmet ile Ali hayatlarında ilk kez balık yiyeceklerdi, kendi elleri ile tuttukları balıkları... Ayrıca gittikleri yerde çeşitli madenler de buldular. Ama bu madenlerdeki altını nasıl paraya dönüştüreceklerini bilemedikleri için sevinmeleri pek uzun sürmedi. Çünkü daha önce madenlerde çalışan yakınları olmadığı için altından anlamazlardı. Bu yüzden gittikleri yerde bulunan bir kişiden yardım istediler. Bu kişinin adı Ömer’di ve çok da güvenilir birine benzemiyordu. Ama yine de önyargısız bir şekilde güvendiler, akşam olunca yine evlerine gittiler.
Ertesi sabah yine erkenden balık tutmaya gittiler ve Ömer de bu sırada madenden altın, gümüş çıkarıyordu. Tabii altınlardan onun da payını veriyorlardı. Ömer yaptığı bu işten zevk alıyordu, çünkü hayatında sahip olmadığı kadar paraya sahip olmuştu. Tam otuz kese altın. Artık Ali ve Ahmet’in fakirliklerinden eser kalmamıştı, fakat buldukları bu altın madeninden elde edilen paralar onları etkisi altına almaya başlamıştı. Bulundukları bu durumdan çabuk kurtulmalıydılar; aksi halde onlar da zengin ama cimri, herkese hava atan insan grubuna gireceklerdi. Ama daha bulundukları bu durumdan bile habersizlerdi. Ömer de bunun farkındaydı, ama iyi para kazandığı için bu durumu umursamıyordu. Ömer’den başka bu durumu anneanneleri de fark etmişti ve iki torununa bu durumun yanlışlığını, böyle devam ederse toplum tarafından dışlanacaklarını, böyle insanları toplumun sevmediğini anlattı: “Elinizdeki parayı harcamanın en güzel yolu o parayı fakirlere dağıtmaktır.” dedi anneanneleri.
O günden sonra Ali ve Ahmet dönüşü olmayan bir yola girmekten kurtuldular, artık Ali ve Ahmet fakirlere ve yaşlılara hep yardım etmeyi ve onları korumayı amaç edindiler. Gittikleri bu yer, bu tepe onlara hayatla ilgili çok önemli şeyler öğretti, bunlardan biri parayı her şey olarak görmemekti.
Eve döndüklerinde sevinçliydiler çünkü yeni şeyler öğrenmişlerdi ve birazcık paranın bile insanları kaybetmek için yeterli olduğunu hiçbir zaman unutmadılar.