Yatağından kalkarken “Gözünü kırpıp açıncaya kadar şu geceler de...Gene sabah oldu.” diye söylendi suratını sallayarak...
Yorganı çekiştiren eşinin sol eli kadının bedeninde dolaşmaya başladı.
“Bu sabah kahvaltıda menemen yap Asiye.Canım çok çekti.”
“Olur yaparım..Çek şu elini de kalkayım bari.”
Adam sol elini çekip diğer eliyle beraber başının altında birleştirdi.Gözlerini tavana dikti. Kadın, yataktan aceleyle kalkıp günlük kıyafetini giymek üzere pijamasını çıkarmaya başladı. Adam tavandaki gözlerini karısının sırtına nişan aldı.
“Asiye! Gelsene kız yanıma.”
Kadın bir çırpıda üzerini değiştirdi.
“Daha saçlarım kurumamış bile. Şu kış günü sabah akşam çimersem n’olur benim halim?... Zatürree olduğum günleri unuttun herhal. Saat 8 e geliyor, çocuklar uyanır birazdan.”
“Çocukları bilmiyom mu ben. Pazar günleri bıraksan akşama kadar uyurlar.”
“Uyurlar elbet”
“Git kaldır ikisini de. Ölüm uykusuna mı yattılar?”
“Kahvaltıyı hazır eder, kaldırırım. Sobanın üstünde sıcak su var. Sen de çimsen iyi olur. Cenabet cenabet yatıp durma.”
Kadın mutfağa gitti. Adam yatağın başucundaki sigarasıyla çakmağını aldı. Yattığı yerden doğrulup sırtını duvara yaslayarak oturdu. Sigarasını yakıp uzun soluklu birkaç nefesi pompalayarak ciğerlerine bastı dumanı.
Eşimin cırtlak sesiyle manivelayı kapattım hemen.
“Hamzaaa!... Üçtür kahvaltıya çağırıyorum... Duymuyor musun?”
“Geliyorum, geliyorum.”
“Hele şükür, hele şükür... Bir saattir tavan arasında ne yapıyorsan...”
“Ne yapacağım hanım...Yıllar önce yaptığım resimleri arıyorum.”
“Hadi kahvaltını yap da... Ben Şükriye Teyze’ye gideceğim. Zaten geç kaldım. Bu pazar sabahı da erkenden kalkıp yolumu gözlemeye başlamıştır...”
Lokmaları peşi peşine mideme yollayarak kahvaltımı bitirdim. Eşim çantasını alıp Şükriye Hanım’a gitmek üzere evden çıktı. Ben de yine tavan arasına...
Kadın menemeni yapıp sofrayı hazırlamıştı. Adamın saçlarının ıslaklı parıltısından yeni banyo yaptığı belli oluyordu. Kadın mutfaktan oturma odasına açılan minik pencereden başını uzatarak çocuklarına seslendi.
“Emreee, Elvaaan... Hadi kahvaltıya.”
“Televizyonun başından ayrılır mı zırtapozlar.” dedi kocası.
Çocuklar ekşimik yüzleriyle mutfağa geldiler.
Emre:
“Şu aradaki pencere bu kadar ufak olmasaydı mutfaktan televizyonu görürdük. Hem de daha sıcak olurdu mutfak.”
Babası avurtlarının şişkinliğinden gerilmiş ağzını açmakta zorlanarak homurdandı.
“Babanın evi sanki hergele... Duvarı yıkalım da evsahibi de bizi kapıya koysun...”
Adam hızını alamamış olmalı ki ağzındaki lokmaları yutmayı beklemeden, sağa sola kırıntıları sıçratarak konuşmasını sürdürdü.
“Televizyon doyuracak karnını değil mi?Otur da karnını doyur...”
Elinin tersiyle ağzının kenarına taşan artıkları silip çocukların olduğu yöne doğru başını çevirdi.
“Sonra da doğru dersinizin başına. Okuyup adam olun da adam gibi evimiz olsun”
Kahvaltı süresince kimselerin ağzını bıçak açmadı. Sofrayı ilk terk eden Emre oldu. Ardından Elvan...
Uzaktan telefonun sesi duyuldu. Kulak kabarttım... Israrla çalmaya devam ediyordu. Manivelayı kapatıp merdivenlerden aceleyle indim. Üniversitede okuyan kızımmış. Parası azalmış. Aybaşına kadar takviye istiyordu. İyi bir iş üstünde çalıştığımı, ürettiğim şey satışa sunulduğu zaman iyi para getirirse maddi açıdan çok rahatlayacağımızı söyledim. “Acele et baba, parasız yaşanmıyor” dedi. Ben de ona “Kitap okuyor musun, hiç olmazsa harçlığının küçük bir bölümüyle kitap alıyor musun?” diye sordum... “Siz gençler sayesinde bizim karnımız doyacak, cebimiz para görecek” dedim. Verdiği cevap çok düşündürdü beni.
“Baba ben ne diyorum sen ne diyorsun!... Kitaba para verilir mi?... Kitap okumadan yaşarsın... Ama karnın doymadan, üstün başın insan içine çıkacak kadar iyi olmadan yaşayamazsın...”
Yol parasının, günlük yemek ihtiyacının, ders kitabı ücretlerinin dışında kişisel harcamaları için fazladan bir miktar para gönderiyordum ama kızım belli ki; o miktarın -küçük bir kısmı da olsa- birazını kültürel ihtiyaçlara harcama gereği duymuyordu.
Pazartesi sabahı parayı bankaya yatıracağımı söyleyerek kızımla vedalaştım. Seri adımlarla merdiveni çıkarak soluğu tavan arasında aldım. Manivelayı açtım.
Çocuklar oturma odasında televizyon izliyordu. Kadın mutfakta bulaşıkları yıkıyordu. Adam masada sigarasını fosur fosur içerken karısını seyrediyordu.
“Asiye!... Kız.... Çocuklar küçükken ne rahattık değil mi?...”
“Aklın fikrin uçkurunda... İki haftadan beri tuvaletin musluğundan su damlıyor, bir bak diyorum. Oralı olmuyorsun.”
“Musluğuna da... Suyuna da... Başlatma Asiye... Şurda üç kuruşluk zevkimiz var, içine ettin.”
“Çocuklar evdeyken ne zevkiymiş?... Aklına mukayyet ol...”
Adam minicik kalan izmariti kül tablasında iyice ezdikten sonra ayağa kalktı. Mutfaktan çıktı.
Çocuklar çukurların birinden içeri girip diğerinden çıkan Bugs Bunny’yi gülümseyen bir yüzle pür dikkat izliyorlardı. Adam “Niye ders çalışmıyorsunuz lan” diye iki çocuğun kulaklarından tutup kafalarını birbiriyle tokuşturdu. “Küt” diye bir ses duyuldu. Kız “Ah kafam!..” diye ağlamaya başladı. Adam “Kes sesini” diyerek elini havaya kaldırıp ileri geri salladı. Kız geriye doğru hızla çekilince kanepenin arkasındaki dolu surahi üstüne devrildi. Annesi telaşla kızının yanına geldi. Kızın gıkı çıkmıyordu. Kadın elinden tutarak kızını ayağa kaldırdı.
“Gel üstünü değiştirelim, hasta olacaksın bu kış günü.”
Oğlan babasının yüzüne kısa süreli sert bir bakış fırlattı. Adam havadaki elini oğlunun sol yanağında patlattı. Oğlan kanepeye tekme savurup odayı terk etti. Kadın kızının elinden çekeleyerek söylene söylene odadan çıkmak üzere kapıya yöneldi.
“Şeytan parmağını salladı gene... Hiç huzurlu bir günüm olmayacak mı benim?”
Adam:
“Bunları sen şımartıyorsun, seni şimdi elime almayayım” diye bağırdı. İki adım sonra kapıya ulaştı. Kadının saçları adamın eline dolandı. Kadın elleri tepesinde “gözün kör olsun şeytan” diye söyleniyordu.
Manivelayı kapatıp uçarcasına aşağı indim. Tavlayı koltuğumun altına koyduğum gibi soluğu kapılarının önünde aldım. Kapının ziline basmamla beraber içerideki gürültü de kesildi. Bir süre sonra kapı açıldı.
“Evde otur otur canım sıkıldı. Müsaitsen iki tavla atalım diye geldim.”
“Oooo buyrun Hamza Bey... Benim de canım sıkılıyordu zaten.”
Güler yüzle karşılanacağımı bekliyordum. Nitekim öyle oldu...
Hey yavrum hey!... Şu teknolojinin gözünü seveyim... Bu gizli kameraları kiracılarımın evlerine serpiştirmekle çok iyi ettim. Benim için bir öykü malzemesi daha çıktı, bir pazar günü...
Öyküler birikti birikmesine de yayınevlerinin kapılarına varmadan önce bir çift yeni ayakkabı almalı en iyisi.