— Hacet!
— Buyur Reis!
— Koş, ne kadar doktor varsa çağır da buraya gelsinler hepsi.
— Oldu Reis.
— Hadi ulan. Kemküm etmenin sırası değil şimdi.
Bütün kıyıyı boydan boya saran asfalt yol kızgın Öğle sıcağının altında iri bir kertenkele gibi soluyordu. Biraz ötede kocaman, kırık bir ayna gibiydi deniz.
— Ne duruyorsun hâlâ be?
Hacet cevap vermedi, bir solukta caddeyi aştı, duvarları istiridye kabukları gibi parıldayan irili ufaklı pansiyonların sıralandığı dar sokaklardan birine dalıp gözden kayboldu. Reis yumruğunu sıkmış, durmadan sol elinin avucunun içini dövüyordu.
Neredeyse ağlıyacak bir çocuğunkine benziyordu kara kara gözleri. Kum. yığınları, mavi mavi çakıl taşları, sonsuz bir umursamazlık içinde uzanıp giden bomboş bir gökyüzü, susan insanlar, susan bir deniz. Bunların arasında yalnız kalıvermişti sanki. Biri, bir kız, plâkların birinde bir türkü söylemeye başlamıştı uzakta. Yanıktı sesi, bir ateş parçası gibi düşüyordu insanın içine bu türkü. «Alnımın yazısın, gel desen gelemem ki.»
Reis sanki bu kızı susturmak istiyormuşçasına çıplak ayaklarıyla kızgın çakıl taşlarına basarak koştu. Biraz ötede ateş gibi yanan beton setin üstüne sıçradı. Sonra çok uzakta belirsiz bir noktaya doğru seslendi.
— Atıffff!...
— Söyle Reis!
Kalabalığın arasından güneşin yakıp bakırlaştırdığı bir kol havaya uzandı. Reis o tarafa döndü.
— Motorda ispirtoyla soğan olacak. Onları al da çabuk getir buraya.
Adamın cevabını beklemeden setten aşağı atladı. Denizin kenarına gelince birdenbire durdu. Ufacık balıklarla dolu mavisi solmuş bir su çizgisi ayak parmaklarını yalayıp kaçıyordu.
— Seni ne kadar severdim be! dedi. Gözümün içi gibi severdim seni ha!
Deniz susuyordu, gökle birlikte yere kapanmıştı. Utancından yüzüne bakamıyordu sanki.
— Kalleşoğlu kalleş. Senin de insanlardan farkın yokmuş meğer!
Ayaklarını ateşe değmiş gibi geri çekti. Yanındaki insanlar karşılarında bir deli varmış gibi şaşkın şaşkın yüzüne bakıyorlardı. Üstünde her zamanki atleti, ayağında makina yağına bulanmış keten pantolu vardı. Omuzları bir duvar gibiydi dik başının hemen altında. Göğsü kusursuz bir üçgen biçimindeydi. Allah'tan çok denizin işiydi belki de bu. En biçimsiz bir taşı nasıl yontarsa inatla gece gündüz, otuz yıl boyunca öylesine yontmuştu Reisi de. Hele gözleri, derin suda yüzen bir lüferinkiler gibi pırıl pırıldı. Toprak, ağaçlar, dağlar yoktu hiçbirinin içinde. Kalleşlik yoktu, yalan ve para yoktu.
Mayolu birisi bağırdı.
— Çok su yutmuş. Baş aşağı edelim bir daha!
Reis denizi bir kenara bırakıp koştu. Gittikçe daha da beyazlaşan, topukları hâlâ çürük moru olan o iki ayağı güçlü elleriyle sımsıkı kavradı, ölüyü bir vinç gibi yukarı kaldırdı, iki kişi daha yardıma koştular.
— Nabzı hiç atmıyor.
— Biraz daha kaldırın.
Bu konuşmalar arasında adamın ağzı birdenbire açıldı. Yemyeşil bir su boşaldı çakılların arasına. Arkasından, birkaç lokma sucuk, iki domates parçası, fasulye taneleri, dört beş karpuz çekirdeği...
— Tok karnına girmiş denize.
— Ağır da yemiş ha!
Deniz susuyordu bir iki adım ötede. Bunca insan onun sessiz sedasız çaldığı Şeyi elinden tekrar geri almak istiyorlardı. Yüzyıllardır sürüp giden bir kavgaydı bu. Bu boğuşmadan da deniz her zaman kazançlı çıkıyordu.
Reis öfkeli öfkeli bağırdı.
— Karnını aşağı yukarı bastırın şunun. Amma da beceriksizsiniz be!
Bir genç azmanı ortaya fırladı, emri hemen yerine yerine getirdi. Bu sefer de suyla karışık börek parçaları çıktı. Sonra bu yemek artıklarını sarımsı bir köpük izledi. Denizdi bu, başka bir şey değildi. Lodos havalarda yosun saplariyle birlikte çakıl taşlarının ve kumların arasına bir sarhoş gibi kusan denizdi bu.
Reis yorulmaya başlamıştı. Yüzü gözü terden sırıksımlam olmuştu.
— Tamam, diye bağırdı. Yatıralım yine bakalım.
— Buyur Kaptan!
Reis ispirto şişesiyle üç baş soğanı Atıf'ın elinden hemen aldı. Sonra hepsini yine geri verdi.
— Çeço'ya yaptığımız gibi yap. Anladın değil mi?
Herkes birbirine baktı. Hiç kimse bir şey anlamamıştı bunlardan. Atıf canını dişine takıp çalışmaya başladı. Ama ne ispirto, ne de soğan deniz kadar güçlüydü. Hiç biri yenemedi arkalarında susan, bu sinsi ve iki yüzlü denizi. Reisin nefes vermeye çalışması da boşunaydı. Denizin bir insandan aldığım geri alacak güçte hiçbir erkek yoktu dünyada. Ama Reis de inatçı adamdı.. Bir lüfer gibi oltaya gelmezdi kolay kolay. Çakılların üstünde mosmor yatanı Çeço'yla karıştırıyor olmalıydı. Ne çabuk da altı yıl geçmişti aradan! Yirmi beş yaşlarındaydı o da, hayır, yirmi dört. Cavit, Çeço kalmıştı adı nedense. Bir balık ondan daha iyi yüzemezdi. Oğlu olduğu için değil, denize bile sorsan aynı şeyi söylerdi. Bir İstakoz çıkarmak için dalmıştı denize. Ama yüze çıkmamıştı bir daha. Hacet, arkasından Atıf, sonra Reis dalmıştı suya. Kayaların arasında bulmuşlardı Çeço'yu. Başından iplik inceliğinde bir kan sızıyordu midyelerin arasına. Saatlerce didinmişlerdi kurtarmak için. Ama deniz bana mısın dememişti. Yüzsüz bir soyguncu gibi aldığını geri vermemişti bir türlü. Tam üç yıl denizin yanına uğramamıştı bir daha. Otuz yıl sonra birbirlerine darılmışlardı. Bir gün, yine unutur gibi olmuşlardı aralarında olup biteni. Ama Reis içinden yaralıydı. Otuz yıllık bu dostunun kalleşliğini silkip atamamıştı içinden ne yaptıysa.
— Boşuna uğraşma Kaptan, ölmüş bu!
Reis ölünün kapalı gözlerine bakakaldı. Sonra o yarı deniz, yarı ispirto ve soğan kokan yüzün üstüne atıverdi kendini.
— Oğlum, vah oğlum. O kadar da dalma dedimdi sana...
Birden ayağa kalktı.
— Kim demiş? diye bağırdı. Ölmek kolay şey mi o kadar yâni?
Sakalları uzamış yüzü sırsıklamdı. Acıma duyguları ölmemiş biri koluna girdi, onu ağzı açık kalan ölünün yanından uzaklaştırmaya çalıştı.
— Ben de oğlumu denizde kaybettim dedi. Benimki de bu yaştaydı.
Reis olduğu yerde mıhlanıp kaldı.
— Nerde kaldı bu doktorlar yahu?
Adamın kolundan çıktı, dudaklarını tekrar ölünün dudaklarına kenetledi.
— Boynunu iyice oğ Atıf. Soğan tut burnuna.
— Peki Reis.
Hava erimiş bir cam gibi yapış yapıştı çakıl taşlarının üstünde. Bir adım ötede deniz susuyordu yine. Uslu, gözlerinin mavisi uçuk bir deniz, en çok Reis'e bakıyordu uzaktan uzağa. Yalnız Üçreisler'in orada bambaşka bir yüzü vardı. Bir çingene ateşinden arta kalan ateş gibi kırmızıydı güney yanı. İskelenin önündeki balıkçı teknelerinin ara yerinde de buruş buruştu. Yaptığından pişmanmış gibi bir hali vardı, orada. Çınarcık'tan çok ötelerde bile hiç konuşmuyor, susuyordu hep. Havaya zift kokusu karışan asfaltın üstünde insanlar kümelenmişti. Güneşin maskaraya çevirdiği çıplak kızlar, kadınlar, erkekler. Ondar da denize uymuşlardı, susuyorlardı hepsi. Nilton, Çınaraltı, Ahır, Akasya pikaplarını susturmuşlardı. Ama neye yarardı bu? Denizin bu oyunu olur şey değildi hani. Kalabalık her saniye biraz daha artıyor, Çeço'nun etrafındaki çember gittikçe daralıyordu. Jandarmalar geldi, çavuş meraklıları setin üstüne çıkarttı. Dinlemeyenler de copları görünce geri çekildiler. Bu sırada doktorlar geldi, ama çok geç kalmışlardı. Denizin dediği olmuştu. Hep insanların dediği olacak değildi ya.
Zabıt tutuldu, birisi ölünün üstüne bir çadır bezi attı. Çavuş da başına süngülü bir jandarma dikti. Bütün çalışmalara rağmen kim olduğu anlaşılamamıştı. Deniz susuyordu, iri bir taşın üstüne oturmuş Reis de, Hacet de, Atıf da susuyordu. Onlarla birlikte Çeço da susuyordu. Çabucak akşam oldu, güneş Üçreisler'in tâ öbür ucunda denize girip kayboldu. Sonra orada su ve hava birkaç dakika kadar kırmızılandı. Arkasından karadut rengi bir gece başladı. Yarım saat geçmeden çakıl taşlarının üstüne bakırcı tokmağının altından dövülmekten yeni çıkmış koskocaman bir av kondu. Kalabalıktan bir tek kişi bile kalmamıştı. Çok uzaklarda o kız yine türküsünü söylemeye başlamıştı. Hafif su şıpırtılarının getirdiği bir türkü, yıldızdan yıldıza sekecek yapyalnız kalıveren Ceço'nun kulağına kadar geliyordu.
«Alnımın yazısın...
Sil desen silememki.»
Reis yavaş yavaş ayağa kalktı.
— Haydi, gidelim çocuklar! dedi.
— Nereye? diye sordu Atıf.
- Cehenneme.
Lokantaların birinde bir köşeye oturdular. Önüne gelen dansediyordu pistte, ölenle ölünmezdi, unutabilenlerin dünyasıydı bu dünya.
Üçüncü kadehte Reis'in başı iyice dönmüştü. Masaya yumruğunu vurup bağırdı.
— Bu kaçıncı be! İnsanını da denizini de fazla sevmeye gelmiyor hiç.
Atıf bir cigara yaktı.
— Yarın balığa çıkacak mıyız Kaptan?
Reis katıla katıla güldü, sonra birden sustu.
— Şimdi balığına da sana da ulan. Benden artık paydos. Denizi sevmiyorum artık. Ne haltınız varsa görün.
Bütün bardağını ağzına boşalttı.
— Allah yok mu be? Cevap versenize ulan.
Hacet'in de gözleri dönmüştü.
— Var, dedi. Allah olmaz mı hiç?
Yandaki masalarda oturanlardan bazıları gülüyordu. Reis iki yumruğunu da sıkmıştı, dövecek birini arıyordu sanki.
— Öyleyse, ne duruyor öyleyse? Varsa neye duruyor be?
Orkestra «Little Man»i çalmaya başlamıştı. Mikrofonun önünde uzun saçlı, kalın favorili bir genç çıldırmış gibi durmadan tepiniyor, pisttekiler de ona ayak uydurmaya çalışıyorlardı. Ay çınarların tam tepesine gelmişti. Yaprakların arasında kocaman bir ampul gibi ışıldıyordu. Hacet son kadehini bir nefeste yuvarladı.
— Yarın bize bir teneke mazot lâzım Kaptan, dedi.
Reis'in bardağı elinde kaldı.
— Defolun şurdan ulan! Allah belânızı versin hepinizin. Bütün insanların Allah belâsını versin. Sana mazot soran var mı şimdi? Sizi de sevmiyorum. Hiçbirinizi sevmiyorum. Denizi de sevmiyorum, balıkları da. Defolun şurdan ulan köpoğluköpekler. Mazot, almıyacağım işte. Denize çıkmayacağını artık. Denizi sevmiyorum artık. Hiç birinizi sevmiyorum.
Masadan en son Reis kalktı. Yusyuvarlak ayın altında yalnız başına yürümeye bağladı. Sonra deniz kenarına indi. Orada bir müddet düşündü. Adalar uzakta ışıl ısıldı. Sonsuz bir gök vardı başının üstünde. Yıldızlar yaklaşabildikleri kadar yaklaşmışlardı yeryüzüne. Bazıları arasıra yanıp sönüyor gibiydi.
— Baba!
— Ne var Çeço?
Etrafına dikkatle baktı, hiç kimseyi göremedi. Çok uzakta bir parıltı vardı. Bu bir aşağı bir yukarı yürüyen nöbetçi jandarmanın ışıyan süngüsüydü.
— Çeçooooo!
Kimse cevap vermedi. Bütün pansiyonlar uyuyordu.
— Kalleşoğlu kalleş. Bu yaptığın iş mi yani?
Küfretti, denizin suratına hırsla tükürdü. Sonra ne yapacağını şaşırmış gibi bir aşağı bir yukarı koştu. İskeleye geldiği zaman aklı biraz başına gelir gibi olmuştu. İpi babadan çekti, hemen güverteye atladı. Motoru işletti, koşarak dümen başına geçti. Büyükada'nın tam arkasındaki kayalıklara doğru hızla yol almaya başladı.
— Geliyorum Çeço, diye bağırdı. Geliyorum..
Yıldızlar pırıl pırıldı gökyüzünde. Deniz hâlâ susuyordu.