Çocukluğumdan beri hep ata binmek istemişimdir de, ancak düşlerimde -hem de kanatlısından- göklere yükselmişimdir. Ata binmek olmadık bir iş gibi gelmiştir bana hep ve severim atların hepsini.
Atların gözleri petek değildir biliyorum, kanatları da yoktur. Bir gözlükleri vardır, yalnız önlerini görsünler diye, bir de dönme dolaplarda atlıkarıncalar, gözlüksüz ve çocuklu... Bu karıncalı atların ilki Aksaray’daydı benim çocukluğumda, üstelik Büyükbabam da benimle birlikte gelmişti de, ben korktuğumdan o binmişti bir güzel!
Onun için Büyükbabamı ve ilkel olmayan bütün müzikleri çok severim. Ama dünyadaki hiçbir at ilkel değildir, belki vahşidir ve güzeldir, o kadar...
İkinci katta ve pencerede bir at olmaz diyeceksiniz. Galiba olmaz! Ama şu dünyada olmadık ne var ki! Attı işte basbayağı, iki kanadı ve altı ayağı vardı. Üstelik arkadaşım daha virgülünün yerini bile ayarlamamıştı, uçup en ince pervaza konduğunda o koca gövdesiyle...
Aslında dinlemiyordum ya, yine de gözlerim kocaman kocaman olmuşlar, sonradan söyledi O. Güneş çoktu, tam gözümün içine giriyordu ve at pırıl pırıl parlıyordu, bana da bakıyordu, petekten gözleriyle.
«Pencereyi itiver!» diye haykırmışım. Bilmiyorum! Hatırlamıyorum biçok şey gibi. Demişimdir. O ise anlamamış, dumandan ve sıcaktan soluklanamazken neden pencereyi itivermesi gerektiğini. Sonra da, dinlemediğimden bana kızıp, «Sen bir salyangozsun!» demiş. Şimdi burda durmak gerek, benim bu söze neden çok öfkelendiğimi anlamak için. Ama, «Çocukluğumda...» diye başlarsam uzun sürer. Çünkü o günleri çok iyi anımsıyorum da, yaşantımın son günlerine gelince çuvallıyorum. Sevmem işte salyangozları, tiksinirim... Sözde O annesine hep, «Sen bir salyangozsun!» dermiş de, annesi de güler, «Salyangozlar benim kadar olsa bahçelere kıran girerdi!» dermiş. Olabilir! Ben annesi değilim. Aslında da o andaki öfkemin bile farkında değilim ya!..
Bazan şaşırıyorum da uzakta oturduğumu sanıyorum. Sonradan anlıyorum ki, bu dünya da, İstanbul şehri de çok küçük... İşte oturduğum yerden, oturduğum yer görünüyor: Dalgakıran, bir dalgakıran daha... İskele, bir iskele daha... ve beni götürmek için bir yığın vapur gidip gelmede ama, ben buradayım, sisler içinde denize ve karşı kıyıya bakmadayım... Evimi göremiyorum... Araya sisler, denizler ve evler girmiş, NEDEN GİRMİŞ Kİ?
- Ne garip dedim, bu saatte sis olması ne garip... Oysa genellikle sabahları, bazan da akşamları olur... Güpegündüz... hayret...
- Ne gündüzü, dedi O, sabah saat bir...
Yaaa, demek saat üç olmuş! Meğer ben farkına varmadan uykum kaçmış da oturmuşum! Dön sağa - dön sola, dön sağa - dön sola... Eh madem uykumuz yok, oturalım öyleyse... Uykusuzluğumla birlikte oturup sigara içiyoruz ve çok sersemlemiş olduğumuzdan da kitap okuyamıyoruz. Okusak da anlamayız ya... Gözlerimiz şişmiş, kızarmış... Kimbilir neye ağladık durup dururken, incir çekirdeğini doldurmaz... Evet, biliyorum, yatak odasının havası bozulur, pis pis sigara kokar ama n'apayım yani, şimdi pencereyi açayım da içeri kar mı yağsın?
- Yatsana, diyor O, yatsana, sabah çocukların okulu var. Yine bir bağrış, bir çığrış...
- İyi, diyorum, uykusuzluğumun ve incir çekirdeklerinin yorgunluğu ve uysallığı üstümde, ne sanıyorsun yani, ben uyumak istemez miyim?
Ve birden kapadım pencereyi. O noktayı yeni koymuştu.
- N'oldu? dedi.
- At sineği! dedim.
Ne sorduğunun bilincine varmadan, yani salt bişey sormak için,
- Nerde? dedi.
- Tam pervazda, dedim, ama bakacaksan yavaş bak... Bir ürküttün mü cam da gider, çerçeve de...
- Hiç bile bakmam, dedi, sevmem atsineklerini... Pis olurlar... Her şeyin üstüne yumurtlarlar...
- Bikere atlar yumurtlamazlar, doğururlar, bizler gibi... Yani atlar ve sinekli atlar memelidirler, anladın mı! dedim.
Dedim ama, sonradan O'ndan çok ben şaştım dediğime. Çünkü sinekler yumurtlar, atlar doğururlar, biliyorum... Ya atsinekleriyle, atlı sinekler? Bilmiyorum! Unutmuşum!
Yanlış, eksik bisöz ettiğimi anlayıp da sussam ya, hayır, az önceki öcümü almak için -hep öyledir bende-,
- Atsineklerinden daha pis olanlar salyangozlardır, diye ekledim. Çünkü dünyada salyangozları yiyenler vardır ama atsineğinden hiç yemek yapıldığını duymadık!
Gözüm sinekteydi. Kulaklarım onda olduktan sonra ne diyeceğini duyardım elbette, sineği izlememin de bir zararı olmazdı O'na. Zavallı atsineği, yani sinekten at topallıyordu ve birbirinin içine girmiş gibi görünen tam dört kanadı vardı ya, aslında iki kanatmış gibi görünüyordu, «İşte böyle...» dedim kendi kendime, «Şimdiyedek hep atın iki kanadı var sanırdım, oysa dörtmüş...»
- Sen salyangoza pis mi diyorsun yani? dedi O.
Birden şaşırdım. Bana bu söz söyleneli yıllar geçmiş gibi geliyordu, ama öyle değilmiş, bikaç saniye belki...
Hey Tanrım bu sinek de ne atmış be!
- Salyangozlar yalnız filiz yer, anladın mı? diye üstüme geldi. Pis filân da değildir...
- İyi ki filiz yermiş, dedim, bir de at gibi arpa yeseydi kimbilir n'olurdu!
N'olacak bütün atlar arpasız kalırdı elbette...
- Hep telâş içindesiniz, dedi O, bira içseniz n'olur! On beş yaşında değilsiniz ya! Hep gitmek üstüne tedirginsiniz. Yetişecek bir yeriniz mi var?
«Ne saçma,» dedim kendi kendime, «onbeş değil otuz yıllık bir tedirginliğin anasıyım ben... Doğurgan ve çoğalganım... Şimdi önümde deniz varsa ve evimi gör emiyorsam, suyun içinde üşüyorum da ondan...»
Ama yine de,
- Yetişmem gereken bir yer mi? diye bir soruyla yanıtladım sorusunu. Kibar konuşan birinin suratına karşı susmak olmazdı ya, yine de tısladım:
- Bira sevmem de... Aslında rakı içerim. On beş yaşındayken de bira değil, şarap içerdim.
O yüzüme aptal aptal bakınca açıklamak zorunda kaldım. Kızdım da, ne diye her şeyi açıklamak zorunda kalırız diye. Söylemeden anlamalı, anlamayınca sormamalı, sormayınca da aptal aptal bakmamalı...
- Babam şarap içerdi de ... O arkasını dönünce, hemen bardağı dikerdim kafama. Ama şarabı sevdiğimden değil, yine de sevmem... «O zaman neden içiyordunuz?» diye soracaksınız. Ne bileyim! Şarap güzel olabilir, ben belki markasını sevmiyordum, belki de babamdan gizli bu işi yapmak hoşuna gitmiyordu. Orasını artık pek iyi bilemiyeceğim. «Öyleyse neden yapıyordunuz?» diyeceksiniz. Kimbilir! Belki babama zarar vermek için... Yani şarabını tüketip keyfini bozmak ve anacağımın gözyaşlarını azaltmak için... Şarabı sevmem yani, ne zaman görsem başım ağrır, sıkılırım. Eh belki, kristal bir bardakta tatlı şarap güzel olabilir!..
Dedim ve sustum. Çünkü nerdeyse başı tabağın içine girecekti ve belli ki pişman olmuştu sorduğuna yada ben pişman etmiştim. Gözleri küçük küçük ve aptalcaydı. Uykusunu ve aptallığını dağıtmak için,
- Durmadan çözüyorum bugünlerde, dememe kalmadan O tam bir centilmenlikle,
- Neyi? diye sordu.
- İpi... dedim.
Ne diyebilirdim ama... İnsan azıcık bekler ki ben cümlemin sonunu getireyim. Zaten bugünlerde kafamı toparlıyamıyorum. Bunu bildiğimden soluk bile almamıştım, arada, tamamlayım diye cümlemi. Unuttum birdenbire neyi çözdüğümü ve tam o sırada eve biraz daha naylon çamaşır ipi almam gerektiği geldi aklıma. Çünkü balkondaki bir buçuk sıra çamaşır ipi yetmiyor çamaşırlara ve sepette ıslak kalanlar da sararıyorlar havanın oksijen ve hidrojeninden. Yıkansa da çıkmıyor, öyle bir leke... Çözebilirsen çöz... İyi ki biz havada ıslak kalmıyoruz da yıkanır yıkanmaz kurulanıyoruz...
Evet, eve giderken ip almalı ve bu ata da bir yular yapmalı. Ama ata naylondan olmaz, kendir ipi gerek! Bu sinekten ata binmeli, bir kendir ülkesine gitmeli, ve bütün sineklere de bir gem vurmalı... Bu atın da altı ayağı var, üçünü kösteklemeli... Üstelik altın nallarından biri düşmüş de ondan topallıyormuş, önce onu nallamalı... Yoksa yere inince topallar da beni de üstünden atar... Ama gerçekten neden öküzlerin birini bile nallamazlar da bütün atları nallarlar ve nalbantlar bütün yabanî atlarla eşekleri başıboş bırakırlar? Öküzler topallamazlar ve yabani eşekler öylesine hızlı koşarlar ki filmlerde topallayıp topallamadığını anlamazsınız bile...
Yaşşayasın be Wagner, bütün müziklerini benim için yazdın, değil mi!
Bir pervaza, bir atsineğine bakıyorum. Uzun kulaklarının altında kocaman petek gözleri var. O kadar kocaman ki bin parça olmuş ayna —kırık kırık, yapıştırılmış— için de kendimin binlerce kopyasını görüp bağırıyorum sıkıntıyla asık yüzümün yansısını görmekten.
- Off be, nerden çıktı bu kocaman sinek şimdi! Kovşunu, kapat pencereyi...
- Az önce sen kapattın ya... diyor. Bu da başka biri. Evet farkındayım, gözlerim hep atlı sinekte ama konuşan hep aynı kişiler değil, durmadan değişiyorlar. Ben de öyle. Bu da sıkıyor beni. Ayağım yerde olsun isterim hep, sağlam!
- Geç kaldım, diyorum öfkeyle, var mı bir diyeceğiniz? Belki geç kalmışımdır yani... Öyle bir anı kaçırmışımdır ki, neyi tutamadığımı hiç bizaman bilemem... Ben, tam şimdi buradan çıkarım, O da biyerlerden çıkmıştır. Ben köşeyi dönerim, o karşıdan geliyordur. Bu tam bir rastlantıdır... İkimizden hiçbiri hazırlamamıştır. Peki siz hiç deniz atı gördünüz mü? .
Öylesine aptallaşıyor ki gülmek geliyor içimden, gülüyorum da. O da diyor ki:
- Yani yüz saattir somurttunuz da, şu güldüğünüz şeye bakın. Kafamı çarpmışım da, canım yanmış...
O ne derse desin, deniz atlarını severim, kanatlarını da yolarım. Benim sevmemdir bu, parçalarım ve parçalanırım. Sonra da un-ufaklarını toplamağa çalışırım, elbette beceremem.
- Sen de sineksin öyleyse, dedim birden O'na, virgülünün sonunda noktasını koyana. Hem de yalnız sinek değil, atsın da... Belki de o yumurtlayan cinsten atsineği...
- Of ne pissin be, dedi O. O yumurtalardan sonradan kurt çıktığını herhalde bilmiyorsun...
- Elbette biliyorum, dedim, at yumurtalarından kurt çıkar ve kurtlar bizi kemirirler ama taylara kadar ulaşamazlar... Taylar kısrak olunca doğururlar. Kısrak memeli ve tek tırnaklı bir hayvandır.
Arkadaşımın yüzünden de anladım ki bu konuda benim kadar bilgisi yoktu. Onu utandırmamak ve bu konudaki bilgimi azımsamak için,
- Ama atlar, sinekler gibi dört kanatlı ve altı ayaklı olunca belki de yumurtlarlar, artık onu bilemem! dedim.
- Hoppala! dedi O.
- Ya peki söyle öyleyse, dedim, deniz atları ile kestane atları tozlaşarak mı ürerler, yoksa yumurtlayarak mı?
Bana öyle geliyor ki, at denizleri tozlaşırlar, kestane atları yumurtlarlar... Denizin bazan bulanması, ağaçların çiçek açması ve insanların sevişmesi bundandır!
- Belki yolda rastlıyacağınız yoktur da, daha önceden bana rastlamışsınızdır, demedi. Demezdi tabii, artık o kadar aptal değildi. Ben on beş yaşındayken vardı o aptallar, şimdi onların hepsi büyüdüler. Cebinize mektup falan koyarlardı yada çantanıza. Üstelik aşkınızdan sınıflarda kalırlardı. Şimdiyse postayla yolluyorlar ve çatır çatır çalışıyorlar. Bazı mektupların da kime yazıldığı hiç belli değil... Eh, öyle olsun ne yapalım!
Sonunda böyle olacağını biliyordum. Zavallı at, sigara dumanından rahatsız olup, uçup gitmiş de haberim olmamış. Neyse cam çerçeve kırılmadı da, Patron da kızmadı.
Hem aslında çok işimiz vardı.
Yine de atsineği, salyangozdan daha temizmiş gibi gelir bana.