Bilimimiz ve felsefemiz, çoğumuzun görmediği, duymadığı, tatmadığı, koklamadığı veya dokunmadığı sermayesine dayanan bir güven sistemidir ve bilimimize ve felsefemize göre, eğer sürekli tekrarlanan inancımız herhangi bir şekilde sarsılacak olursa, aynı para sistemimizin çökeceği büyük hızla çökecektir.
İnanç ve söz, felsefenin asal temelleridir, hiç bir felsefeci sözcükler olmadan anlaşılır bir zihinsel üretime başlayamaz ve ağzından çıkacak seslerin anlam denilen o tuhaf özelliğe sahip olduğuna inanmadan ağzını açamaz. Dolayısıyla, belki de inanç ve sözün felsefenin temelleri olduğunu söylemek yerine, söze olan inancın temel olduğunu söylemek daha yerinde olacaktır. Söz olmadan, bu" evren kendisini bize William James'in gürleyen, vızıldayan karmaşa olarak nitelendirdiği gibi sunar, ancak, bir çocuğun konuşmaya başlarken .gereksinim duyduğu o söze olan inancın bir damlasıyla hemen düzgün, muntazam, yaşamak için genel anlamda rahat bir yere dönüşür: İncil'e Aziz John'u izleyerek, "Başlangıçta Söz vardı..." beyanıyla başlayan Yunaıılılar'm derin metafizik içgörüsüne hayranlık duymalıyız.
İnsanın içinde var olduğu evren (ineklerin veya yabanarılarının içinde yaşadıkları evrenden farklı olarak) azar azar binken bir biçimde söze olan inancımız tarafından inşa edilmiştir. Gece başımı kaldırıp gökkubbeye baktığımda tek gördüğüm, sayısız ışık noktasıdır. O mavi kubbe hakkında tek bildiğim, (genellikle ifade ettiğimiz şekilde) karanlık olduktan sonra, bu pırıldayan lekeciklerin belirmeye başladığı, bazen sayılarının çok fazla olduğu ve doğuda bir ışık ağarmaya başlar başlamaz da daima yok oluyor gibi gözüktükleridir. Yine de, eğer bir çocuk bana bu göksel yaldızlar hakkında soracak olsaydı, beni, hiç tereddüt etmeden onu da ortak edeceğim, inanılmaz çoklukta bilgiye güvenle sahip bulurdu. Ona bu ışık lekelerinin gezegenler ve yıldızlar olduğunu, bunların, bazıları bizim dünyamızdan büyük, bazıları küçük dünyalar olduğunu, bizim Ay'ımız dışında hepsinin milyonlarca kilometre uzakta olduğunu; onları görülebilir kılan karanlığa bizim dünyamızın (merkezi etrafındaki günlük devri sırasında) üzerinde bulunduğumuz kısım güneş yönünden başka yöne yönelecek şekilde dönmüş olmasının neden olduğunu ve (sabahlan East River kenarındaki evlerin çatılarından fırlayıp, akşamlan Palisacles'in arkasına düşüyor gibi gözüken) bu güneşin aslında dünyamızın etrafında hareket ettiği bir merkez olduğunu söylerdim.
Ama eğer çocuk bu bilgi karşısında, bana tüm bu şaşırtıcı olguları nasıl olup da bildiğimi soracak kadar sersemleyecek olursa, ona ya, aptalca, anlamlı sorular sormayı kesmesini söylemek zorunda kalırdım, ya da onun da tüm bu olguları benden benim onları başka insanlardan aldığım güvenle alması gerektiğini teslim ederdim; yani, inançla. Ve eğer daha sonra bu zamanından önce gelişmiş delikanlı bu önermelerin gerçek/doğru olup olmadıklarım bilmek isterse, konu (başka bir açıksözlülük başkaldırısı içinde) o zamanlar yetersiz olduğuma, ve büyük olasılıkla bu konu hakkında kendi kararımı vermek konusunda her zaman yetersiz olacağıma inandırmak zorunda kalırdım. Ona tüm bunları bahşettikten sonra, bu ışık noktaları üzerine inşa edilen evreni daha fazla patırtı çıkartmadan kabul etmesini tavsiye ederdim, ta ki böylesi bir inancı uygulaması mantığa aykırı veya akıl karıştırıcı bulana kadar; o noktada da işin içinden kendi başına ç ı k m a y ı deneyebilirdi.
Eğer bizim delikanlı edepsiz, usçu bir çocuksa, bana acıyarak gülümseyecek ve soracaktır: "O halele, varlığının bile tamamen bir inanma fiiline bağlı olduğunu söylediğin bu muhteşem evren, yıldızları ve gezegenleri ve farklı yörüngelerdeki kuyruklu yıldızlarıyla, aslında çok temelsizdir, öyle değil mi? Çünkü inanç olmadan o küçük ışık noktaları yıldızlar değil, yalnızca küçük ışık noktaları olacaklardır." Bu soruyu, tabii ki, büyük bir kesinlik içinde, "Evet." diye yanıtlarım. Ve eğer bunun üzerine, büyük bir kötü niyetle, "Eğer senin diğer insanlara inancın kaybolursa, ve diğer insanların da logaritmalarına ve teleskoplarına ve spektroskoplarına inancı benzeri şekilde kaybolursa, bu gülünç evrene ne olur?" diye eklerse, yalnızca omuz silkebilir ve, "Ancak Tanrı bilir. İnanç olmadan insan ırkı ölür, aynı şekilde tarladaki yük hayvanları ve havadaki evcil kuşlar da öyle öbmönkkjve dünya adını verdiğimiz yer üzerinde kafatasını felsefe ile meşgul edecek hiç kimse kalmaz." diyebilirim.
Çünkü, konuyu buraya kadar doğru yönlendirdiğimi umarak, bizim bu çok değerli dünyamız aslında insanın ağzından çokan kaba sesler tarafından ve bu sesler yoluyla yaratılmış bir hayaldir neredeyse. Bilimimiz ve felsefemiz, çoğumuzun görmediği, duymadığı, tatmadığı, koklamadığı veya dokunmadığı sermayesine dayanan bir güven sistemidir ve (bize ineklerin veya yabanarılarının yaşadıkları evrenden farklı olarak insanın içinde yaşadığı evreni veren) bilimimize ve felsefemize göre, eğer sürekli tekrarlanan inancımız herhangi bir şekilde sarsılacak olursa, aynı para sistemimizin çökeceği büyük hızla çökecektir.
İnsanın dünya üzerindeki y e r i n i , kökenlerini ve ulaşacağı olası yeri en basit haliyle bile olsa kavrayabilmesi için inancın tamamen terk edilmesi gerektiğine göre, sürekli tekrarlanan inancın s ı k l ı k l a ahmaklıkla sonuçlanması şaşırtıcı değildir. Dolayısıyla, düşünen kafaların uğraşı, insanın inancının tüm belirsiz kısımlarını kendi denetimi altında olanlar gibi yaşamsal k a y n a k l a r ı kullanarak incelemektir. Yemenin ve çiftleşmenin gerekliliğine olan inanç gibi çok uzun süre denenen ve çok iyi hatırlanan içgüdü adını verdiğimiz eski kısımlar pekala göz ardı edilebilirler: konu hakkında ciddi kuşkuları olan kişi, tüm kuşkularının ölümle birlikte yatıştığını görecektir. İnancın yeni kısımları ise, ki bu başlık altında dinsel, felsefi, bilimsel ve estetik inançlarımızın çoğu yer alır, tekrar tekrar incelenmek ve yeni kanıtlara dayanarak tekrar tekrar düzeltilmek zorundadır. Düşünen kafaların işlevi budur.
* MUMFORD, Lewis, The function of the philosophic mind, Findings and Keepings- Analecls For An Autobiography, New York: Harcourt Barce Jovanovich, 1975, s. 18-19. Yazı bu kaynaktaki özgün İngilizce metninden, özgün metne hem anlam hem de biçim bakımından sadık kalınmaya çalışılarak Zeynep Aklüre tarafından Türkçeleştirilmiştir.