"... gündüzleri seni öğdüm, geceleri
seninle beraber uyudum. Tanıyamadım."
Fahrüddin-i Iraki
Geniş ve çıplak ovanın ortasından; bazen dümdüz, bazen kıvrılarak geçen asfalt yoldayım. Yaz günü, öğleye doğru. Havanın sıcaklığı bürümcük bir çarşaf gibi yavaş yavaş görkemli iki dağ arasındaki bu ovaya inerken yaşlı bir zeytin ağacının gölgesine sığınıyorum. Dinlenmek için değil. Daha çok gözlemlemek için ovaya salıverilmiş koyunları ve başına örttüğü beyaz peşkiriyle eşeğinin üstünde oturan çobanı.
Koyunlardan bazıları, arada bir başlarını kaldırıp kulaklarını dikiyorlar; hiç kıpırdamadan, sanki birer heykel gibi ve dinliyorlar. Belki çok uzaklardan işitilmekte olan atlıların nal sesleridir sezinledikleri, belki olanca hızlarıyla koşan ya da ele düşmemek için sığınacak güvenli bir yer arayanların ayak sesleridir. Sonra, gökyüzüne başlarını kaldırıp kulaklarını diken koyunlar yeniden toprağa eğiliyorlar.
Nadasa bırakılmış tarlaların yumuşak tezeklerine basarak yürüyorum eşeğinin sırtında oturan çobana doğru. Güneş artık iyice yükselmiş, hava ısınmış. Uzaklarda ışıltılarla hafifçe dalgalanan sular görüyorum. Bu dümdüz ovaların ortasında, şimdiye dek hiç rastlamadığım bir gölette toplanmış suydu belki dalgalanan. Yürüdükçe yumuşak toprağın üstünde, serçeler havalanıyor tezeklerin gölgelerinden. Bazen bir öbek güvercinin telaşla, kestiremediğim bir yöne doğru uçtuklarını görüyorum. Ve daha birçok ses geliyor kulağıma; Öğleye doğru ovaların stünden geçen rüzgârın sesi, kargaların sesi, kahverengi-sarı benekli bir şahinin ötüşü.
Ve güneşi içerek ısınan bu toprakların çalılarına, azganlarına, otlarına, tezeklerine, taşlarına girmiş derin sessizliği...
Çoban beni fark edince dillidüdüğünü çalmaya başlıyor. Otlamakta olan koyunlar kemirmelerine ara vererek dinliyorlar çobanlarının dillidüdüğünden yayılan acı ezgileri. Kaçıncı kez dinledikleri bu ezgileri yeniden anımsayınca da dönüyorlar otlanmalarına.
Kanıksadıkları bu ezgilerden çok, giderek ısınan havanın yakıcılığı altında birbirlerine sokularak, başlarını birbirlerinin başlarına dayayarak sonsuz bir boşluğun içinde düşler görmeye başlayacakları zamanı beklemek daha önemli oluyor belki onlar için.
Çobanın önünde duruyorum; gözleri kapalı dillidüdüğünü çalmasını sürdürüyor o. Oradayım, duruyorum, dillidüdüğünden güneşli ve salt rüzgârın önünde bulduğu her şeye çarpıp geçişine karışan ezgilerini dinliyorum; rüzgârın sürüklediği, serçelerin kanatlarını sarstığı, güneşin yaktığı ezgilerini.
Oradayım, çobanın önünde, dinliyorum. Burada, şu anda, daha hızlı atmıyor yüreğim. Dinginim. Her gün dinlermişim onu sanki. Güneyde ve kuzeyde iki büyük dağın ortasında olduğumu duyumsuyorum derinden salt. Bu geniş, sıcak, ağaç dallarının sallanmadığı bir boşluktayım. Bu ovanın boşluğunda, bu mekânın dikenli toprağı üstünde. Durdukça güneşte; saçlarım, yüzüm, gövdem yandıkça diz çökeceğim belki yavaşça toprağa; bir alizavra telaşından hızla kuru otlara sürünüp kaçacak ve ben, onun bıraktığı izlerin üstüne yuvarlanacağım.
Çoban, dillidüdüğünü dudaklarının arasından çekip bakıyor bir süre ona. Sonra, omuzuna asılıp dağarcığını kucağına alarak açıyor ve dillidüdüğünü yerleştiriyor yavaşça.
Bu işi yaparken dudaklarının oynadığını görüyorum. Bir şeyler mırıldanıyor sanki ya da dağarcığına yerleştirdiği dillidüdügüne sözcükler fısıldıyor. Ovanın rüzgârı, çobanın mırıltılara dönüşen sözcüklerini alıp götürüyor. Anlamaya, birkaç sözcük olsun kapmaya çalışıyorum. Oradayım, duruyorum güneşin altında ve çobanın önünde, ama hiçbir şey anlayamıyorum.
Güneş yakıyor beni; başımı, giysilerimi, yüzümü. Sularının güneşte ışıldadığı, hafifçe titrediği göleti görüyorum yeniden, oraya koşmak istiyorum. Ovanın boşluğu beni çekiyor kendine. Hızlı ve çılgın bir girdabın içine düşüyorum. Karşı koyacak gücüm tükeniyor, ufalanıyorum sanki.
Çobanın eşeğinden atladığını fark ediyorum bir ara. Birkaç adım atıp duruyor önümde. Başına sardığı beyaz peşkiri gözlerimi kamaştırıyor.
Hiç beklemezken dokunuyor bana gözlerimin içine bakarak. Kollarından birinin kalktığını görüyorum, uzakta, damları topraktan evleri işaret ediyor gibi. Bir süre öylece konuşmadan duruyor, soluk sarı bir aydınlığın içinde, yüzü yüzüme dönük.
Ve sonra, dudaklarının arasından çıkan iki sözcüğün, serçenin iki kanadı gibi, sıcak havada çırpındığını duyumsuyorum: "Eve gidelim" diyor.