Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 17-10-2005
EZİLMİŞ LEYLAKLAR YILLIĞI

-Baban nerde baban… Söylesene. Söyle bak oynatmayız yoksa.

-Ben oynamıyorum oğlum,  diyerek topu yere fırlatıp çekiliyorum kenara. Alay ediyorlar. Yanlarına kalsın alayları. Attıkları çamur beni kirletirken ellerine de bulaşsın…

Yan komşumuz keman çalıyor. Yirmi dört yaşındaymış. İzmir’den gelmiş. Tek yaşıyor,  dünyaya küsmüş. Annem ve apartmandaki diğer komşu kadınlar çay günlerinde,  halıya dökülmesin diye parmaklarını tabaklarına kırpıştırarak ve damaklarına yapışan unlu şekerden kurtulmak için dillerini ağızlarının içinde iyice dolaştırarak selanik model haroşalardan,  kocalarının bir gece önceki durumlarından,  memleketin halinin iyice kötüye gittiğinden konuşuyorlar. İnsanın bir keman için ailesini terk etmesini anlayamıyorlar. Anlamıyorlar. Ben hiçbirini anlamıyorum.

Okula giden yol. Annem oturma odasında,  yattığım divanın karşısındaki divanda yatıyor. Amcam geliyor bazı akşamlar,  elinde kolunda poşetler,  “Onlar yaktılar babanın başını, ” diyor annem.

Babam yok artık,  bir süre de olmayacak. Annemi benim karşımdaki yatakta ağlarken buluyorum bazı sabahlar. Gözümü kapıyorum yine. Görmemiş gibi yapıyorum.

İçeriden,  telefonlu odadan sesler geliyor kulağıma,  kaçak:
-Bunca yıllık kocam anne,  çok zor geliyor.

Anneannem bizi yanına çağırıyor,  gidemiyoruz,  benim okulum var. Benim en eski okulum annem. Sabahları küçücük ayağını portmantonun üzerine koyuyor,  dizinde bağlıyor kravatımı,  ben henüz bilmiyorum kravat bağlamayı. Ortaokula yeni başlamışım.

Keman çalan bir yan komşu… Bıyıklı,  yeşil gözlü,  eski hırkalarla gezen,  akşamüstleri bahçeli yolda… Bütün bütün deniz kokuyor buralar babacığım.
-Babası yok onun,  o hırsızın oğlu,  babası hırsızmış…

Okuldan çıkıyoruz. Ağaçlıklı bir yol var,  ağaçlar ne güzel. Evde babamın plakları var. Onları dinlemek istiyorum. İğnesi bozulmuş pikabın,  plak takılıp duruyor. O keman çalan çocuğu görüyorum bazen,  kız arkadaşıyla birlikte geçiyorlar okul yolundan. El ele geçiyorlar,  bazen kız ona sarılıyor,  bazen takip ediyorum kuytu bir yer bulup öpüşüyorlar,  dudaktan hem de. Sinemalara gidiyor. Ben filme giremiyorum param yok.
-Şu çocuğu mu diyorsun? Hani babası olmayanı? Baksanıza,  kahverengi pantolonun altına sarıya yakın ayakkabılar giymiş,  ne zevkli değil mi? (Hep güzel sesler diye anılan çocuk kahkahaları duyuyorum,  elma solgunu bir çocuk için,  yıllarca korkunç.)

Param pek yok. Tostlar az kağıda sarılıyor,  çok pahalı. Alamıyorum,  alsam yiyemiyorum,  çok sıcak,  kötü bir yağ kaplayıveriyor kağıdın üzerini. Okula bazen hiç gitmiyorum. Annem okumam için dua ediyor Allah’a. Kemancı bazı geceler pencereyi açıyor. Biz duvar komşuyuz onunla.

Ekim geliyor. Yağmurlar başlıyor. Bitiyor pastırma yazı. Dersler,  ödevler çoğalıyor. Babam gideli iki ay olacak nerdeyse. İki aydır biz annemle bir kez olsun oturup onu konuşmadık.

Bir sabah kapı önünde ağzıma tahta bir kaşıkla bal sokuşturdu,  “Amcan getirmiş bunu memleketten, ” dedi. Nedense amcamı sevmiyordum.

Okulda fen öğretmenimiz bize bir test uyguluyor. Sınıfta kim kimin yanına oturmak istiyor diye. Herkes adını soyadını gizleyerek kafasındaki eşleştirmeyi yapıyor. Ben İrem’le oturmak istiyorum.
-Bir keman sevdası için değer mi canım,  diyorlar,  çalgıcılık nedir ki.

İrem’in saçları var upuzun. Karanlık. Baktıkça acı ekşi bir şeyler çöküyor içime.
-Onun babası yokmuş,  piçmiş.

Benim babam var,  yazıvermişim bir deftere. Ucuz defterlerin çizgileri çok silik. Bazen kaydırıyorum yazımı satırlar arasında. Kırmızı çizgi neredeyse ortaya yakın. Rahatsız oluyorum,  bütün çizgiler rahatsız ediyor beni.

İrem kim bilir kimin yanına oturmak isteyecek. Ben benim yanıma oturmasını istiyorum. Öyle oluyor. O çocuğun yanından kalkıyor. Çetin’in. Çetin sınıfın en zengin çocuğu,  en yakışıklısı,  en çalışkanı. Ben sinemaları seviyorum,  kemancı çocuğun sevgilisini,  kemancı çocuğun çaldığı şarkıyı,  camlara yağmur yağıyor hep,  ah gözlerim yollarda kaldı…

Gözlerim yollarda kaldı.

Babam gelmiyor. Beraber bir yerlere gitmeyi çok istiyorum onunla. Annemle onu bir kez olsun konuşmadık. Günlerin ardında aylar. İrem ağır hareketlerle topluyor çantasını. Ben arka sıralarda bir yerlerde oturuyorum. İri kestane gözlerini görünce içim gülüyor. Belki babamı bile unutuyorum,  komşu kadınların parmaklarını tabağa silkeleyişlerini. Gelecek,  yanımda oturacak artık. Bazen yazı yazarken kolu değecek koluma. Belki aşık olacak bana. “Olur ya, ” diyen sesi geliyor kulağıma babamın. Kar altında bir gün bereli,  uzun uzun bıyıklı,  kocaman elli,  griler karışmış saçlarına,  annemle gülüşüyorlar,  parayla ilgili bir konu,  annem “Olmaz, ” diyor,  bakarsın bir şeyler değişir anlamında bir “Olur ya, ” savuruyor babam cigarasının dumanıyla beraber,  ağaçların arasına.

Kemancı çocuk o kızla bir akşamüstü eve geldiler. Komşular ayıpladılar. Kıza orospu dediler. Ben o kızı sevmiştim. İyi bir kızdı. Kim bilir nerede kalıyordu,  nasıl yaşıyordu,  gece yatarken bir keman sesi kalıyor muydu onun da kulağında. O da babasını benim kadar özlüyor muydu.

İrem çantasını hırsla attı sıraya. Kırıldı bütün sevincim,  gözlerim yine yollarda kaldı,  akşamüstleri halının üzerine uzandığım ödevlerin başından kalkıp pencere önlerinde… Ben babasını bekleyen bir çocuktum. Yanık,  uzun,  içli bir keman sesi.

Ben bekleyen bir çocuktum…

Bazen iki film oluyor,  çıkışta kar yağıyor hep nedense. Nedense ellerim üşüyor otobüs durağına yürürken. Kar altında leblebi helvası satanlar,  gaz lambalarıyla kestane kebapçılar,  göbekli salepçiler,  herkesin burnu kıpkırmızı rüzgardan,  kötü bir ayaz,  çıtır çıtır bir şeyler kırılıyor havada. İrem’in telefon numarasını buldum bir yerden. Onu aramalıyım. İçimden bir şey akıp gidiyor. O gün sıraya vurduğu çantasını affettim. Ben onu affediyorum. Acaba o beni affetti mi?

Annem kızdı. Kulağımı çekti. Sonra da tokat attı. Anneannem aradı yine. Arka odadan sessiz sessiz konuştular. “Nasıl büyütürüm babasız, ” diyordu. “Eve geç gelmeye başladı. O olsa böyle mi olurdu. Sesini de dinlerdi onun sessizliğini de.”

İrem çıkıyor telefona. Tanımam mı hiç o sesi. Konuşamıyorum. Bir şey takıldı dilime. Ona çiçek götüreceğim yarın sabah.
-Alo…
-Efendim,  buyrun.
-İrem... 
-Evet,  kimsiniz?
-Benim,  arkadaşın.
-Hangi arkadaşım?

Atina’dan buraya göç etmişler zamanında. Annesi babası halaları ,  tüm aile kocaman üç katlı bir evde oturuyorlarmış. Eskiden kalma resimler var evinde.
-Sonbahar akşamları,  diyorum.
-Eeee?
-Beraber yürüsek sokaklarda…

Keman çalmaya dedesinden merak salmış. Bir Rum şarkısına başlıyor. “Dinle bakalım. Madem bu kadar sevdin kemanımı.”
-Neden seninle yürüyeyim sokaklarda be!

Eski resimler. Bir rakı sofrası fotoğrafı var masada. Babam mangalda balık kızartıyor.
-Babam palamudu çok severdi,  diyorum. Ağlamaya başlıyorum uzak uzak.
-Senin baban nerde sahi,  diyor kemancı.

Dilim tutulmuş kimseyle konuşmamaktan. Ona söylemek istiyorum.
-Benim babam hapiste.
-Neden girdi?
-Bilmiyorum,  diyorum,  kötü adam değil benim babam.
-Benim babam kötü adam değil İrem.
-Bana ne senin hırsız babandan,  ne istiyorsan söyle kapatacağım telefonu.
-Sana yarın çiçek alayım mı?
-Ne yapacağım çiçeği?
-Babam,  diyor kemanı yerine bırakıp,  leylakları çok severdi.
-Benimki de severdi. Bir de eski plakları. Evimizdeki pikap çalmıyor o gittiğinden beri.
-Ben sana benim pikabımı vereyim,  diyor.
-Sen aileni niçin terk ettin?
-Müzisyen olmamı istemediler,  beni Fransa’ya göndereceklerdi,  işletme okumak için.
-İşletiyor musun sen beni,  yoksa ciddi misin? Ciddîysen ben çiçek falan istemiyorum,  kapatıyorum telefonu.
-Kapatma İrem!

“Evin çok güzel, ” diyorum. Şarkıyı çalmaya devam ediyor.
Kemanla çalınmış bir Rum şarkısı. Mono Agapi
Yanık bir Atina sesi.
Eski meyhaneler,  laternalı.
Leylak seven babalar.

-Kapatma İrem.
-İyi geceler. (Kapanan telefonun tokadı…)

İstasyon…Güzel giyinmiş annem. Babamın hep sevdiği gibi “hanım hanımcık”. Okullar tatil oldu. İrem Çetin ile evlenecekmiş önümüzdeki yaz. İnanmadım hiç. O kızla evlenecek misin diye sormuştum kemancıya,  arkadaki odanın aralık kapısını gidip daha çok aralamıştı ,  o kızın kocaman bir resmi yatak odasının duvarında asılıydı.

Elimde bir demet leylak var. Trene bineceğiz annemle. Leylaklar babam için. Annem kahverengi uzun bir etek giymiş. İnce ama uzun. Yazlık. Üzerine de koyu renkli bir bluz. Dul bir kadının koyu renkleri. Tren penceresinden ağaçlar. Babam kimseyi öldürmez benim,  diyorum birdenbire yolda giderken. Nerden çıkardın bunu,  diyor. İnsan başka neden girer ki hapse,  diyorum. Boş ver,  diyor,  bunları çok sonra anlayacaksın,  senin yaşının konuları değil bunlar. Hep bir mendil sallanıyor düşlerimde,  bir yerlere gidenler mendil sallarmış. Bizim kemancıdan öğrendim. Döndüğümüz gün akşam ona gideceğim yine. Yaz başladı. Baharlar açtı. Babam içerde. Şiirler okumaya başladım yeni yeni.

Eskişehir istasyonu bir rüya. Teyzemler orada yaşıyorlar. Bizi alıyorlar gardan. Gece onlarda kalacağız. Sabahleyin görüş varmış,  öyle diyor eniştem. Görüş. Babamı göreceğim. Bıyıklı,  sessiz,  kara kuru bir adam. Dalgalı saçlı,  kocaman elli. “Bir Demet Yasemen”,  “Resimdeki Gözyaşları”,  “Gençlik Başımda Duman”. Gece,  yıldızlar kayıyor dışarıda. Evimde değilim,  yatağımda değilim,  İrem yok,  keman yok. Uyuyamıyorum hiç çok heyecanlıyım. Nedense bir ağlamak tutturuyorum,  yorganımın altından yıldızlara bakarak sessizce... 

Sabah,  küçük kibar kahvaltılar… Ezik yoksul akşamlar… Eskişehir bir bozkır. Git git bitmiyor. Efkar bir tül perde. Askerler,  uzun teller,  dikenli kuleler. Kapıda bir sürü insan toplanmış. Bayram yeri gibi. Üzerimde ekoseli bir gömlek,  pantolonuma geçirilmiş askılar. Elimde bir demet leylak var. Küçük bir adamım. İtiş kakış. Aralardan biri geçiyor,  biri giriyor. Eziliyor leylaklar. Lise yıllığım olacaktı bir zaman. Parantez içinde,  kişilerin lakaplarının yazıldığı yerde Babasının Oğlu yazacaktı. “Babasının Oğlu,  suskun bir çocuktu,  teneffüslerde üç yıl boyunca hep cam kenarında durdu…”

Babam leylak severdi,  bir de pikapları. Ben de bıraktım kaçtım onları,  diyor kemancı. Bir şeyler almak için bir şeyler vermek gerek. Hüzün her yerdedir göreceksin,  diyor. Zamanla anlayacaksın hepsini. Bir şey anlamak istemiyorum şimdi. Babama sarılmak istiyorum. Koltuktan sarmaş dolaş düşüp yerlere yuvarlanışımız,  arada bazı defterlere bir kaç satır bir şeyler karalamış olması. Yüreği burkulmuş bir çocuğun babası olmak. Yüreği burkulmuş bir babanın çocuğu. Babamı hiç bir şey için terk etmeyi düşünmezdim ama onu aldılar benden. İçeri girerken bir elimde annemin eli,  bir elim leylaklar… Ezilip büzülüyor çiçekler. Yüreğim oluyor sanki. Gözlerim yollarda kalıyor…İrem ,  Çetin. Kemancı ile Güz Kızı. Şarkıları özledim. Çok kalabalık. Ter kokusu. Solgun askerler. Eski tüfekler. Öğlen sıcağı. Kimsesiz gibiyim. Annem aranıyor. Herkes bir yerlere koşuyor sevdikleriyle sarmaş dolaş. Babam bir köşede durmuş saatine bakıyor. Gözlüğünü siliyor. Zaman geçsin istiyor. Belki gelemeyiz diye korkuyor. Gördüm onu,  koştum atıldım bacaklarına hemen kucağına aldı beni,  öptü,  henüz yüzünü görmedim,  başım omuzlarında. Omuzları çökük duruyor. Bıyıkları yok. Saçları kısacık. Babam bu benim. Ellerim leylak. Boğazıma bir şeyler takılmış,  korkulu rüyalarımda olduğu gibi zar zor çıkıyor sesim,  bunları sana aldım baba,  diyorum. Aslan oğlum benim,  diyor. Aslan oğlum. Sinemalar. Sadri Alışık ağlıyor. Aslan oğlum. Zeki Müren’den “Bir Demet Yasemen”. Akşam parkları,  tellere lambalar asılmış aile bahçeleri. Annem ağlayarak sarılıyor. Evimizin direği babam. Çökmüş iyice. Gözlerinin altındaki halkalar. Saymayı beceremedim.

Yıllar geçecek,  diyor,  al bu pikabı sen,  evine götür. Ben artık dinlemiyorum. Ben artık hep çalacağım. Hep. Güz kızının saçları için çalacağım. Babam kokluyor annemi. Görünmez ama duyulur bir şey. Zayıflamışsın,  diyor annem. Parmaklarıyla tabaklara kurabiye kırıntıları silkeleyen kadınlardan değil o.

Yaşam,  diyor,  esir edecek,  mecbur edecek. İrem çantayı atıp gidiyor. Çetinle öpüşecek. Çetin koklayacak onu. Ben çantasına bakacağım. Lise yıllıkları,  üniversite defterleri. Büyüyecek miyim? Defterlerine kırmızı kalemle kenar süsleri çizeceğim İrem’in. Biraz ayakta laflıyoruz. Baba ne oldu,  diyorum bir ara. Annem hiç bir şey söylemiyor. Neden buradasın? Sen birini öldürmedin,  kimsenin bir şeyini çalmadın değil mi? Hayır oğlum,  diyor. Sen şimdi al bu leylakların bir kaçını,  onları sakla ben gelene kadar. Ben geldiğimde onları sağlam bulursam anlatacağım sana bütün olanları.

Ama annem diyor ki bunlar büyüklerin işi,  sen karışma.

Sen o zaman kadar büyümüş olursun,  diyor içinden babam. Sen sakla bunları. Bir umut,  saklayacağım leylakları.

Düdük çalıyor. Ağlıyorum. Bırakmak istemiyorum onu. Ama bırakıyorum. Yol boyu ağlamışım uyumuşum sonra. Evde açıyorum gözümü.

Kemancının penceresinde perdeler yok. Kemancı yok. Gitmiş. Babam uğulduyor kulaklarımda. Bir de o şarkı.

Ben o zamana kadar büyümüş olurum.

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairONUR CAYMAZ
gonder 240 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker