Mutfaktaki ocağın cılız alevinde, sağ elindeki küçük kaşığı daldırdığı cezvenin içini ha bire karıştırırken bir taraftan da dalgın gözlerle kocası ve ağabeyini düşünüyordu: Karısının bir dediğini iki etmeyen ağabeyini ve sinekten yağ çıkarmak için çırpınan kocasını...
Boşluğa saldı gözlerini usulca. Kaşları alnının orta yerinde çatıldı.
“Beni bu adama sen verdin ağam, nasıl verdiysen de öyle boşatmalısın.”
Kahvenin üstü sararıp koyulaşmaya, kenarları ortaya doğru kabarmaya başladı. İyice koyulaşması için bir iki saniye daha bekleyerek kaşık kaşık aldığı sarı köpükleri fincanlara dağıtıp cezveyi yeniden karıştırmaya devam etti.
“Beni ancak sen kurtarırsın ağam.”
Birkaç dakika içinde cezvenin içi kubbe gibi kabarmıştı. Taşmasın diye ateşi söndürüp, cezvedeki kahveyi fincanlara tek tek doldurarak tepsiye dizdi. Ortasına da bir bardak su koyup salona doğru yürüdü.
Ağabeyi ve yengesi hayli uzaktan gelmişlerdi. Çok değil, bir saat kalıp ilçeye, yengesinin annesine gideceklerdi.
“Bir gün de bizde kalsaydınız ağbi.”
“Kalamayız Fahriye. Kızlar kampta bizi bekliyor. Kayınvalidemde bu gece kalıp, yarın erkenden yola çıkacağız. Hem buna da şükür; adli tatil olmasa, işlerden başımızı kaldırıp gelemeyecektik.”
Yengesi saçlarının ateş kırmızısıyla aynı renkteki dudaklarını büzerek konuşmaya başladı.
“Ağabeyin çok çalışıyor Fahriye! Bildiğin gibi değil. Adliyenin bütün dosyaları tek tek elinden geçiyor. Hakim olmak, hak dağıtmak kolay mı?”
Fahriye “haklısın yenge” derken sokakta oynayan çocukların gürültüleri duyuldu. Ağabeyi çocuk seslerine kulağını kabartmış, endişeli yüzünü her an sözcüklere dökecekmiş gibi pencereye doğru bakıyordu. Fahriye pencereden kafasını uzatıp çocuklara bir çığlık attı.
“Çekilin oradan, hiç mi araba görmediniz ömrünüzde?”
Araba da arabaydı hani... Çocukların sağına soluna elledikleri kadar vardı. Güneşten dökülen ışık zerrecikleri kaportasının üstünü tül gibi örtmüş, metalik sarı arabayı som altına çevirmişti. Fahriye kocasının yanına kurulmuş, açık pencereden saçlarını savuruyordu rüzgara inat. Yoldaki insanların gıptayla bakan gözleri jet gibi uçan arabalarının üstüne odaklanmış, takıldıkları yerden kopamıyorlardı bir türlü.
Ağabeyi ve yengesi telaşlandı birden.
“Çocuklar çizmesin bir yerini sakın.”
Fahriye’nin saçlarını savuran rüzgar dindi ansızın. Sokağın ilerisine bir göz attı. Çocuklar köşe başındaki koca çınarın gölgesinde misket oynuyorlardı. Yüzünü ağabeyine çevirip endişelenmelerine gerek olmadığını söyledi. Sonra arka bahçedeki sepetli motor geliverdi gözünün önüne. Çoluk çocuk doluşup, ailece gittiği gezmeler uçuştu sis perdesinin içinde. Ardından, kocasının şapkası ve gözlüğü... Yoldaki insanların gözlerindeki gülücükler...
Kahveler içilmiş, boş fincanlar zigon sehpalara bırakılmıştı. Fahriye fincanları tek tek toplayıp tepsiyi kavradığı gibi soluğu mutfakta aldı. Elindekileri hışımla tezgahın üstüne bıraktı. Az önce buzdolabından çıkardığı meyveleri –birkaç şeklini kaybetmiş ezik şeftali, minik salkımlar halinde; kalın kabuklu, iri çekirdekli dökülgen üzümü; dört ince dilim pespembe karpuz- tabaklara pay ederken kendi kendine söylenmeye başladı.
“Kızları kamptaymış. Çok kalamazlarmış... Siz orada sefa sürerken ben burada cebinde akrep sülalesi barındıran kocamın kahrını çekiyorum. Aman elektriği harcamayın, aman suyu açmayın diye her gün başımda tokmak... Ne gece gezmesi bilir, ne pazar alışverişi, ne düğün, ne bayram... Sabah akşam önüne bulgur pilavı koy sesi çıkmaz. Sen yiyorsun diye çocuklar da mı yesin kuru yavan? Televizyonda her bir şeyi görüyor yavrucaklar. Yok artık, canıma tak etti. Kurban bayramında beni el içine beş yıllık döpiyesimle çıkardı ya, daha artık katlanamam bu yazıya. Bu kocaya da beni sen verdin ağam! Gül gibi okulumdan çektin aldın beni. Okuyacaktım... Öğretmen olacaktım. Hocalarım yalvardı sana; gel etme kardeşim, kızımız çok çalışkan, istikbaline mani olma dediler. Sen ne ettin? Ağam ben evlenmek istemiyorum dediydim de kitaplarımı yırtıp ağzımın ortasına yumruk attıydın. Dudağım patladıydı, kanım da içime aktıydı. Her yetim kalanın ağası böyle yapıyorsa yazık ki ne yazık. Ama yetti artık. Ne yapıp edip söyleyeceğim sana. Beni bu kocaya nasıl bulaştırdıysan öyle de çek al elinden.”
Meyveler tabaklara dağıtılmıştı. Yanlarına da çatal ve bıçaklar konularak büyükçe bir tepsiye yerleştirildi. Fahriye tepsiyi iki eliyle tutarak yavaş yavaş salona geçti. Yengesiyle ağabeyi fıs fıs konuşuyorlardı, geldiğini fark edip aniden sustular. Fahriye meyveleri ikram etti. Yengesi karpuzdan iki çatal alıp yedikten sonra, vücudunu öne doğru kaldırarak; gelirken molada bir buçuk porsiyon iskender yediğini, bu yüzden başka bir şey yemek için midesinde yer olmadığını söyledi. Ağabeyi tabağındaki en düzgün şeftaliyi seçerek kabuklarını soydu ve yemeğe başladı. Ellerinden şeftalinin suyu şıp şıp tabağa damlıyordu. Dudaklarının kenarları yapış yapış olmuştu. Fahriye mutfağa bir koşu gidip biri sabunlu, diğeri kuru iki el bezi getirdi.Ağabeyi ellerini silerken:
“Fahriye!Yok muydu daha sertleri bacım... Bak sen şu işe! Küçücük bir şeftali tek başına dünyaları batırdı, pantolonuma da sıçramış” diye söylenerek dizindeki minik lekeyi silmeye çalışıyordu.
Fahriye “tam zamanı” diye geçirdi içinden. “Beni verdiğin adamın nasıl olduğunu bilmelisin ağam.”
“Ucuz ve iyi şeftali ancak böyle olur ağbi”
Ağabeyi onu duymazlıktan geldi. Bütün hızıyla pantolonundaki lekeyi silmeye devam etti. Fahriye’nin boğazına yerleşen gizli bir kement boğazını vargücüyle sıktıkça sıkıyordu. Aldırış etmemeye çalışarak konuşmasını sürdürdü.
“Ayda en fazla iki kere meyve giriyor eve, onlar da böyle işte.”
Yengesi, “kocanla mutlu ol da, mal-mülk hepsi yalan” diyecek oldu. Fahriye:
“Yediğin iki lokma ekmek boğazına dizilirken nasıl mutlu olursun yenge! Eskiciyle evlensem bundan iyiydi.Adı belli; kocam eskici der, otururdum kapısında. Adam muhasebeci; desteyle para kaldırıyor muhakkak. On senedir ne doğru düzgün bir gün gördüm, ne de yüzüm güldü. Kimi geceler sabah dörtlere kadar gelmez. Nereye gider, ne yer, ne içer bilmem. Soracak olursam da nereme gelirse indirir yumruğu. Geçen bayram iki metre kumaş istedim, terzi komşum da herkesten ucuza dikecekti... Nuh dedi, peygamber demedi. Ne benim üstüme yeniyi layık gördü, ne de oğlumla kızıma... Eskilerle çıktık el içine.”
Ağabeyi ve yengesinin ağzını bıçak açmıyordu. İkisi de önlerindeki meyve tabaklarına bakıyorlardı. Birden yengesinin cep telefonu çaldı.
“Görümcemlerdeyiz anne. Merak etme hemen yola çıkıyoruz. Bir saate kadar orada oluruz.”
Ağabeyi ve yengesi telefon görüşmesinin ardından ayağa fırladılar.
“Bize müsaade Fahriye, geç olmadan yola çıkalım.”
Yengesi yolda rahat etsin diye tuvaletin yolunu tuttu. Ağabeyi cebinden usulca çıkardığı cüzdanından gıcır gıcır bir yirmi milyonluğu avucuna alarak Fahriye’nin eline tutuşturdu.
“Bununla kendine güzel bir elbise alırsın.”
Fahriye avucunda para öylece dona kaldı. Yengesi rahatlamış bir yüzle yanlarına geldi. Ev terliklerini çıkarıp, antrede ayakkabılarını giydiler ve dış kapının önüne çıktılar. Yengesi “hadi kal sağlıcakla” dedi, ağabeyi “bey’ine selam söyle, vaktimiz olsaydı bürosuna uğrardık. İnşallah bir daha ki sefere. Çocukları da öp benim yerime. Allah’a emanet olun” dedi. Fahriye her ikisinin de ellerini öptü.
“Oğlum dayısının geleceğini duyunca çok sevinmişti. Göremedi yavrucak. Tam da okuldan gelme vakitleri ama...”
“Göremedim yeğenimi...Selamımı söylersin artık.”
Ağabeyi hızlı adımlarla otomobilin sol kapısına yöneldi, yengesi de sağdaki kapıyı açarak oturmak için hamle yaptı. Misafirler otomobilin ön koltuklarına yerleştikten sonra el sallayıp uzaklaşmaya başladılar. Fahriye otomobilin gittiği yöne doğru kımıldamadan baktı bir süre. İki çocuk okuldan çıkmış, kapıdaki anneleri ve uzaklaşmakta olan otomobili fark ederek koşar adımlarla hemen oracığa gelmişlerdi. Küçük kız heyecanla sordu:
“Anne dayımlar mıydı onlar?”
“Evet kızım.”
“Niye ağlıyorsun ki?... Ha! Anladım. Ağabeyinden ayrıldığın için, değil mi?”
Fahriye hiçbir şey söyleyemedi. Sadece başını öne doğru iki kez hafifçe sallayabildi. Oğlu hararetle konuşmaya başladı:
“Anne! Ben var ya ben... Büyüyünce dayım gibi hakim olacağım. Haksızların canına okuyacağım. Haklılarınsa hep yanında olacağım.”
Fahriye, titrek omuzlarını kaldırıp oğluna gülümsedi, sonra meraklı gözlerini kızına çevirdi.
“Ya sen kızım?”
“Ben öğretmen olacağım anne! Karanlığa ışık olacağım.”
Fahriye’nin göz yaşları iki yanağından koynuna doğru süzüldü. Kollarını iki yana açtı, çocuklarının omzuna attı. Sarıldı sımsıkı. Sonra içeriye aldı onları ve dış kapıyı kapattı.
“Acıkmışsınızdır. Size bir şeyler hazırlayayım.”