Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 15-11-2008
FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA: YILLAR YILI EDEBİYAT

26 Ağustos 1914 yılında İstanbul’da Süvari Yarbay Hasan Hüsnü Bey’in oğlu olarak doğdu Fazıl Hüsnü Dağlarca. İlköğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan’da, ortaöğrenimini Tarsus ve Adana’da tamamlayarak 1933 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ni bitirdi. Bu yıl içerisinde İstanbul Dergisi’nde “Yavaşlayan Ömür” adlı şiiriyle görüldü. Daha sonra Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılâpçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde yayınlanıp kitaplaşan şiirleriyle Cumhuriyet Dönemi’nin başlıca şâirleri arasında kendine has bir yer kazandı. Lise yıllarından sonra gelişen bu olaylardan önce girdiği Harp Okulu’nu da 1935 yılında tamamladı. Okulu bitirdiği gibi (hatta bitirdiği gün 30 Ağustos) ilk kitabı “Havaya Çizilen Dünya” yayınlandı. Bu kitabı büyük yankı uyandırmadı, zaten o yılların mutlakçı şiir duyarlığından etkiler taşıyordu; vezinli, kafiyeli, hatta âşık tarzı şiirlerdi bunlar. Bazı şiirlerinde de Orhan Veli kuşağının sonradan şiir sanatımızda iyice yerleşmesini sağladığı teknik yenilikler görülüyordu. Askeriyedeki işine devam etti, Orta Anadolu ve Trakya’da görev yaptı, piyade subay olarak on beş yıl hizmetten sonra önyüzbaşı rütbesine ulaşmışken zorunlu hizmetini tamamladığından istifa ederek görevinden ayrıldı. Bu dönem içerisinde, 1940 yılında, “Çocuk ve Allah” isimli kitabını yayınladı. Bu kitapla birlikte geniş kitlelere kendini ispatladı. Kitap, 1935-1939 yılları arasında yazdığı ürünler içeriyordu. Kitaptaki şiirlerin dağılımında “Havaya Çizilen Dünya”da olduğu gibi yine yazılış önceliğinin değil de içerik yakınlığının gözetildiği, bölüm içi sıralanışta da aynı yönteme bağlı kalındığı gözlenmektedir. Kitaba eklemli bir yapı kazandıran bu tutumla, şiirlerin düz bir çizgi boyunca dizilmeyip kısa veya uzun yaylı yörüngeler çizerek birbirlerine kenetlenmesi amaçlanmıştı. Şâirin çocuk ile Allah arasında kurmaya çalıştığı on iki aşamalı dolaysız bağlantı, yer yer, her duyarlı kişinin çocukluktan gençliğe geçme sürecinde yaşamak zorunda kaldığı düşünce-inanç, tutku çatışması biçiminde gelişiyordu. Dönemin ‘Garip Akımı’ndan ve 1940 toplumcu kuşağından çok farklı bir yol sergiliyordu Fazıl Hüsnü Dağlarca. Bu yüzden edebiyat dünyasına bıraktığı ilk izlenim hayli etkileyici oldu. Onun edebiyat anlayışının günün koşullarından ve akımlardan uzak oluşu hayatının sonuna dek sürecekti. Bu dönemde Nurullah Ataç da onun hakkında görüş bildirir, özellikle dil konusundadır görüşleri:
   
“Onun dili bizim için alışılmış bir dil değildir. Ne yazı diliyle bir benzerliği var, ne de konuşulan dile dayanıyor. O, başka bir dil olduğu için,başta bize yabancı geliyor; onun güzelliğini hemen algılayacak durumda değiliz. Kanımca, Dağlarca çağımızın iyi, önemli şâirlerden biri değil yalnızca, aynı zamanda yeni insanı yaratacak olanlardan ve yeni bir anlama türünü getirenlerden biri.”
   
Dağlarca, 1946 yılında bir halk adamını sıkıştıran acımasız koşulları anlattığı “Çakır’ın Destanı” isimli kitabıyla Cumhuriyet Halk Partisi şiir yarışması üçüncülüğünü kazandı; kozmik alemle insan arasındaki ilk çağlardan beri sürüp gelen serüveni, serbest çağrışımla, çeşitli sembollere ve alegorilere yaslanarak vermeye çalışmıştı bu eserinde. Denebilir ki, Fazıl Hüsnü’de her şiir bir yeni şiire kaynaklık ederek halka halka büyümeyi ve genişlemeyi sağlar. O yüzden bu şiirde mısralar tek tek şiirleri değil de, bir şiir dünyasını ortaya koymak eğilimindedir. 1950-1952 yılları arasında sürekli bir işte çalışmadı. Basım-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nde 1952 yılında işe başladıysa da bu görevi yalnızca bir yıl sürdürebildi. 1950 yılında yazdığı “Toprak Ana” isimli kitabında Orta Anadolu köylerinin yaşama güçlüklerini yansıttı. Zamanla güncel siyasete, toplum olaylarına daha geniş yer verdi. Bütün insanlığın kardeşliği, evrensel barış konularını işledi “Sıvaslı Karınca” (1951) kitabında. Kurtuluş Savaşı’nın önderi Atatürk’ü özgürlük, bağımsızlık, vatan sevgisi, evrensel barış gibi temel düşünceler çevresinde yorumlayarak 1953 yılında “Anıtkabir” kitabında derlediği şiirleri yazdı. Bu kitaptaki bazı şiirlerinde destan kişisi olarak yer verdiği kahramanın devrimci kişiliği daha sonraki yıllarda yazacağı eserlerde de yer almıştır. Birkaç aylık Fransa gezisinden sonra Çalışma Bakanlığı’na girerek iş müfettişliği yaptı. Yine 1953’te “İstanbul Fetih Destanı” yayınlandı. Fethin 500. yılı nedeniyle yayınlanan bu eserde Orta Asya’dan yeni bir uygarlık, yeni bir insan özlemiyle gelen Türk ulusu anlatılmaktadır.
   
1955 yılında yayınlanan “Âsû” isimli şiir kitabıyla Yeditepe Şiir Armağını’nı kazanarak adını bir kez daha edebiyat çevrelerinin gündemine yerleşti. Üç yıl sonraysa “Deli Böcek” Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü alarak şâirini, yani Dağlarca’yı herkese ispatladı.
   
Çağdaş uygarlığın özgürlüğünü kısıtlayan, eşitliği kaldıran uygulamalarını sergilediği “Batı Acısı”nı 1958’de, bağımsızlık savaşlarını destekleyen Cezayir Türküsü’nü 1961’de yazdı. 1958 yılında yayınlanan “Batı Acısı” hakkında Şubat 1959 yılında Attila İlhan’ın yazdıkları (İkinci Yeni Savaşı, Bilgi Yayınları) hayli ilginçtir:
   
“Şâir 72 sayfa boyunca hemen hemen hiçbir lirik hali, hiçbir özü deyimlemeyen 55 şiir üretmiştir ki, bunların içinde anacak şu aşağıdaki birkaç bend şiir sıfatını taşıyabilir. (...) Birkaç bendin dışında şâir Fazıl Hüsnü, bir takım kolayını aldığı şiir endüstrisi usulleriyle kelimeler, cümleler kesip biçiyor, uyaklar ayarlıyor; dörtlük, üçlük, beşlik katarları diziyor; adeta bir çeşit ‘çapraz kelimeler’ tutumu tutuyor. Oysa okuyucu armağanlar vitrini hayli zengin Fazıl Hüsnü gibi bir sanatçıdan bunu mu bekler? Üstelik kelimeleri sıralamanın, onlara köşe kapmaca oynatmanın şiir yazmak olmadığını Hececiler’e öğreten bir sanatçı kuşağının adamıdır o! İşin içinde başka işler olduğunu bilmez mi? Bilir elbet! Bilir de acaba neden yapmaz? (...) Şiirini istidadının getirdiği ve yerinde saydırdığı konaktan kurtarmak, daha yüceltmek için yeni bir ‘ruha’ muhtaçtır. Bu ruh, metotlu bir çalışmayla edinilen ve geliştirilen bir ‘bilgi platformu’ ile doğar ve gelişir. Yoksa?!.. Yoksa, Fazıl Hüsnü’nün şiiri kalıbının altında ezilip yamyassı olacak. (...) Tuhaf şey! Daha doğrusu beklemediğim bir şey! Batı Acısı’nı okurken Fazıl Hüsnü’nün hayal gücünden kuşkulanıyorum.”
   
1959 yılında okumalarının ve edebiyat sevgisinin peşinden giderek ‘Kitap’ isimli kitapevini açtı (önce Aksaray’da, sonra Veznecilerde) ve Çalışma Bakanlığı’ndaki görevinden emekli olarak ayrıldı. On bir yıl boyunca da bu kitapevinin işletmeciliğini yaptı. Bu süreçte ‘Türkçe’ adında bir dergi de çıkardı. 1960-1964 yılları arasında çıkan bu dergi edebiyat çevreleri tarafından beğeniyle karşılandı. ‘Türkçe’nin en önemli özelliği içinde hiç yabancı sözcük bulundurmamasıydı. 43 sayı bu dergiyi yayınlayan Dağlarca, bu dönemlerde Türk Dil Kurumu’nun yönetiminde de görev aldı. Kitapevinin vitrininde şiir yayınlıyordu Dağlarca, duvar gazetesi şeklinde topluluklara sunarak sanatı geniş kitlelere iletmeyi başardı. Cengiz Gündoğdu, Tömer Çeviri Dergisi’nde tanığı olduğu bu olayı şu şekilde aktarır:
   
“Fazıl Hüsnü Dağlarca yazdığı şiirleri on beş günde bir o vitrine asardı. Bencileyin gençler de Fazıl Hüsnü’nün yeni şiirini bekler, yeni şiir vitrine asılır asılmaz, hemen gider, şiir okurduk. Anımsıyorum, o şiirleri okumak için kimi kişiler çok uzaklardan gelirdi. Yeni şiirin asılma zamanı geldikçe, annem ‘oğulcuğum, git bak bakalım, Fazıl Hüsnü bey yeni şiirini asmış mı?’ derdi. Akşam eve gelince tek kelime söylerdim: ‘Asmış’. Ertesi gün annem, mutlaka Aksaray’a giderdi, yeni şiiri okumak için. Vitrine asılan her şiirin ayrı bir güzelliği vardı. Her şiir bizler duygulandırır... düşündürürdü. (...) Bütün bunlar 1960’lı yıllarda oldu. 30-35 yıl öncesini şimdi bile dünmüşçesine anımsıyorum.”
   
Bu kurumda görev almasından ve edebiyat anlayışından ötürü, Türkçe’ye düşkündü. Dağlarca birçok şiirinde kendi ürettiği Türkçe kelimeler kullandıysa da bu yeni sözcükler dile yerleşmedi. 1966 yılında “Vietnam Savaş” isimli eseriyle Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turan Emeksiz Armağanı’nı kazandı. 1968 yılında Amerika Birleşik Devletleri Pittsburg Üniversitesi Milletlerarası Şiir Forumu (International Poetry Forum) Ödülü’nde yaşayan en iyi Türk şâiri seçildi. Yugoslavya’da gerçekleştirilen 8. Struga Şiir Festivali’nde Altın Çelenk Ödülü’nü de 1974 yılında kazandı. Yine 1974’te Milliyet Sanat dergisince yılın sanatçısı seçildi. 1977 yılında yayınladığı “Horoz” isimli kitabıyla Sedat Simavi Vakfı Ödülü’nü Peride Celal ile bölüştü. Bu tarihlerde “Çocuk ve Allah”ta duyarlıklarını konu edindiği çocuklarla ilgili bir dizi yapıt kaleme aldı. Çocuklara seslenen, onları eğlendirirken evrenin gizlerini önlerine seren, insan ilişkilerini konu edinen, uygarlığın değerlerini tanıtan, öğreten bu yapıtlar “Balina ile Mandalina” (1977) “Yazıları Seven Ayı” (1979), “Şeker Yiyen Resimler” (1980) gibi eserler yansıttıkları zengin düş gücüyle de dikkati çekti.
   
Türk Edebiyatı’nın kilometre taşlarından biri olan Fazıl Hüsnü Dağlarca halen İstanbul’da yaşamını sürdürmektedir. Uzun yıllar İstanbul dışı toplantılarına katılmayan Dağlarca, 1988 yılında Salihli Şiir İkindileri’ne katıldı. 2004 yılındaysa Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarafından, Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya, 90. yaşgününde ‘Onursal Doktora’ verildi ve 2004 ‘Fazıl Hüsnü Dağlarca Yılı’ ilan edildi.
   
2005 yılı haziranındaysa Vehbi Koç Vakfı'nca (VKV) edebiyat alanında düzenlenen Vehbi Koç Ödülü, Koç Üniversitesi Sevgi Gönül Oditoryumu'ndaki gerçekleştirilen ödül töreninde Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya verildi. Dağlarca bu ödülle birlikte yüz bin dolarlık bir maddi kazancın da sahibi oldu. Dağlarca geçtiğimiz yıllarda Eskişehir Osmangazi Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanıyla onurlandırdı.
   
Ömrünü edebiyata adayan ve çalışmalarına hayatının sonuna dek sürdüren Dağlarca, 15 Ekim 2008'de hayatını kaybetti...
   
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Şiir Dünyası

Dağlarca’nın şiiri başlangıçta daha karanlık yanları taşımış, güç anlaşılmıştır. Toplumsal sorunlarla ilgili ürünleriyse bildirisini geniş kitlelere ulaştıracak niteliktedir. Ancak şiirin zengin çağrışımlara, düş gücüne açık olması, simgelerle beslenmesi onda pek çok kapalı nokta da bırakmıştır. Anlatımı zaman boyunca yabancı sözcüklerden arınmıştır. Öztürkçe sözcüklerin şiir yapısı içinde kullanılma olanaklarını en geniş biçimde deneyen şâirdir. İlk eserlerinde hece veznini kullanan Dağlarca, yeni şiirin gelişimine uyarak vezinsiz şiir yazmaya başladı ilerleyen dönemlerde. Bunun yanında kafiye ve söz sanatları bütün eserlerinde kullandığı bir unsur olarak göze çarpmaktadır.
   
Şiirleri yeni temalar ve anlatım özellikleriyle değişiklikler göstermeye başlamıştı. Başlangıçta temaları arasında en önemli yeri tanrı-insan ilişkileri, doğa, zaman, ölüm, çocukluk yer tutuyordu. Gece, gökyüzü, yıldızlar, bitkiler, zengin bir evren canlandırıyor, bunların kuşattığı çevrede yalnızlığını duyan insan sonsuzluk, Tanrı, inanç, ölüm konularında yanıtlar arıyordu. Ele aldığı insanı kimi zaman en eski uygarlıkların bilinçaltına sinmiş etkileri içinde (Taş Devri, 1954, Âsû, 1956 Yeditepe Şiir Armağanı) kimi zaman uzay çağının yenilikleri arasında (Aylam, 1962) canlandırmayı denedi. Destan onun düşkünlük gösterdiği türlerden birini oluşturdu. Bu türde Türk tarihinin kimi dönüm noktalarını “Malazgirt Ululaması” (1971) “İstanbul Destanı” (1953) gibi yapıtlarında konu edindi. Ancak destan çalışmaları asıl kurtuluş savaşı üzerinde yoğunlaştı. Bir bağımsızlık hareketi olarak yorumladığı savaşı bütün olarak “Samsun’dan Ankara’ya (1951) “İnönüler” (1951), “Sakarya Kıyıları” (1973) “30 Ağustos” (1973), “İzmir Yollarında” (1973) dizisinde işledi. Kimi zaman daha çok belgelere, yaşanmış gerçek olaylara dayanan çalışmaları “Üç Şehitler Destanı” (1949) “Çukurova Koçaklaması” (1979) , “Bir Elde Yaşamak - Reşat Bey Destanı” (1979), “Yedi Memetler Koçaklaması” (1964) öne çıktı.
   
1963 yılında Türk Olmak kitabıyla başlayıp 1977’li yıllarda yayınladığı “Ağrıdağı Bildirisi” “Almanya’larda Çöpcülerimiz” ve “Horoz” gibi kitaplarla artık çok daha geniş okur kitleleri üzerinde etki uyandırabilecek nitelikte zaman zaman halk edebiyatından etkilenen yazdığı şiirleri derledi. Ağır çalışma koşullarını, ücret dengesizliklerini, sağlık sorunlarını, köyden kente ve yurt dışına nüfus göçünü, toplumsal çelişkileri, uluslararası siyasi ilişkileri, siyaset adamlarını vb. eleştiren bu şiirler yüzünden kovuşturmalara uğradı, aklandı. Çağdaş dünyanın sorunlarıyla da yakından ilgilendi. Anadolu insanının yaşamına, toplum sorunlarına yönelik gözlemleri şiirine gerçekçi boyut kazandırdı. Savaşa karşı düşüncelerini de “Hiroşima” (1970) ve “Nötron Bombası” (1981) isimli şiirleriyle yayınladı. Metafizik konuları, toplum meselelerini, Anadolu’nun gerçeklerini, geri kalmış ülkelerin bağımsızlık savaşlarını ele alan şiirler yazdı. Sanat hayatı boyunca Dağlarca’nın şiirleri sürekli değişmeler gsöterdi. Yeni Türk Şiiri’nin tabiat üstü konularıyla en çok ilgilenen temsilcilerinden oldu. Bunun yanında toplum gerçekleriyle de çok yakından ilgilendi. Günlük olaylar, toplum meseleleri, iç ve dış siyaset konularını ele alan şiirler yazdı.
   
Çocuklar için de yapıtlar veren ozan, yalın dili, özgün üslubu ve dizelere sindirilmiş uyak örgüsüyle oluşturduğu şiirlerle dolu çok sayıdaki kitabıyla Türk şiirinin önem doruklarından biri sayılmaktadır. Kendine özgür bir şiir dünyası oluşturan Dağlarca, mistik ve metafizik ürpertiler taşıyan ilk şiirlerinden son yıllarda yayımladığı çocuk şiirlerine kadar, dindışı trajik bir duyarlığa yaslanır. “Âsû” ile şiirindeki sezginin yerini akılcı bir üsluba bıraktığı görülür. Bu dünya görüşünün değişmesi demektir. Fakat, Dağlarca’nın temaları dünya görüşüne bağlı olarak değişmez, siyasi ve aktüel konulara doğru genişler, yayılır. Sonuçta geçici öfkeleri yansıtan, eski şiirlerinin anlatımından güç alan şiirler ortaya çıkar.
   
Dağlarca’nın şiirini temalarının çeşitliliğini göz önüne alarak şu başlıklarla ele alabiliriz: Lirik felsefi şiirler, destanlar, sosyal ve politik şiirler, gazete şiirleri ve çocuk şiirleri. Bu şiirleri kuran temel unsular yalın dil, etkili biçim ve alegoları, kafiye kaygısı, ki ve bağlaçlarıyla uzayıp giden mısralar, kelime tekrarlarıyla güç kazanan ses kompozisyonları dikkati çeker. Dil dikkati bir yana, Dağlarca’nın gücü ve son yıllarda girdiği söylenen çıkmazın ip uçlarını başka şiirlerinde de kullandığı biçim ve alegorilerde aramak gerekir. Kimi şiirlerinde alegori mekanik bir kurgu niteliği kazanır. Çeşitli konular üzerinde sürekli şiirler yazan şâirin çoğaltmacı durumuna düşmesi, kendini yenileyememesi, tıkanıp kalması bir yerde kaçınılmaz olur. Yine de Fazıl Hüsnü, Tanzimat’tan beri yetişen şâirlerimiz arasında, şiirlerin çokluğu, eski ve yeni hiçbir şâirimize açıkça bağlanamayacak bir şiir dünyası kurması, mutlakçı şiir döneminden aldığı temaları İkinci Yeni ve sonraki dönem şâirlerine aktarmasıyla, özellikle kendi şiirinin imkanlarıyla geliştirdiği serbest çağrışım tekniğiyle yeni Türk şiirinde önemli bir yere sahiptir.
   
Dağlarca şiirlerini yapı öğeleri olarak kullanır. Hiçbirinin tek başına öne çıkmasına izin vermez. Kitaplarında tamamlanan şiirsel yapılar, sayıları çoğaldıkça daha geniş bağlamlarda insanı, doğayı, toplumu, göğü, evreni kapsayacak hedefler çevresinde öbek olur.
   
İlk eserlerinin ana temaları yaşam, ölüm, Tanrı ve bunlar arasındaki bağlantıyı sağlayan zamandır. Tanrı’yı evrensel ilişkilerin hem içinde hem dışında düşünmek gerekir. Doğumla ölümün, geçmişle geleceğin, yerle göğün, doğayla evrenin birbirlerine ve Tanrı’ya uzaklıkları artıp eksilse de, belli bir orana bağlı olmalıdır.
   
Görünen bilinenle yetinmeyip evrendeki şaşırtıcı dengenin doğurduğu sorulara bir kuşku aralığı bırakarak yaklaşan şâir; Albert Einstein’den Stephan Hawking’e uzanan bilimsel görüşler çizgisine paralel bir kozmo düşünce sunar. Bu sunuş Türk Edebiyatı’nın ilerleyen zamanlarında bilim ile şiir işbirliğinin ilk adımlarını oluşturur.
   
Türk Edebiyatı’nda üne eriştikten sonra gençlik yapıtlarını okurlardan gizlemeye kalkışmamış, hatta tekrar tekrar yayımlamayı göze alabilmiş kaç şâir adı sayılabilir? Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın yirmi beşer yıl arayla 1960 (ikinci baskı) 1985 (üçüncü baskı) basımını yaptığı “Havaya Çizilen Dünya” bu soruyu gündeme getiriyor. Hece ölçülü şiirlerden oluşan eser, başlangıç şiiri olmasının yanı sıra göç yolları kavşağında bulunması nedeniyle de ayrı bir önem taşımaktadır.
   
Aşamaların ilk basamağı bireyin daha çok masal, oyun, okul kavramlarında simgeleşen çocukluk günlerinin mutlu, uzak anılarına ayrılmış. Diğerleri çocuğun dünyasında yeri bulunmayan kainat, hatıra, nasip, nedamet, hülya, sükun vb. kelimelerin de şiire katıldığı ergenlik ve ilk gençlik dönemleri boyunca sıralanıyor. Çocuk ve Allah adlı kitapta, genellikle, kabına sığmayan fiziksel gücüyle karamsarlık, eksiklik, gizlenme isteği biçiminde beliren geleceğe güvensizlik duygusu arasında bocalamaya başlamış genç insanın, sorunlarına Tanrı katında çözüm arayışı sergileniyor. Ayrıca, kapladığı yeri taş örneği tek başına dolduramadığından kendine bir de ortak (arkadaş, dost, sevgili) bulması gerekmektedir.
   
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın belki de günün birinde baba olacağını düşünerek giriştiği çocuklara yönelik eğitsel şiir çalışmalarını bir araya getiren ‘saklambaç’ bölümü, kitaba doğal akış yönünden bir süre için saptırmakta. Yeniden anayola çıkıldığındaysa, sözü edilen genç insanın hangi yöne gideceğini kestiremeden yol ayrımında durduğu görülüyor. Cinsel tutkularına mı, yoksa Tanrı’nın buyruklarına boyun eğmelidir? Tanrı’ya karşı gelinemeyeceğini bilir; ama kendisine bağışladığı doğaya yüz çevirmek de ona bir başkaldırı değil midir? Ne kadar dua etse bastırmadığı cinsel içgüdüsünden kurtulmak için, Tanrı’dan güzel bir bahçede düşünen heykele veya kısmetini göklerde arayan ahmak bir kuşa dönüştürülmesini, eğer bunlar yerine getirilemeyecek isteklerse, o zaman aşkın yasak ilişkiler arasından çıkarılmasını diler. Birinde yaşarken ötekini düşleyerek iki dünya arasında bölünen insan, ne üzerinde yaşadığı dünyadan doyasıya yararlanmakta, ne de öbürü için gerekli koşulları elde edebilmektedir.
   
“Çocuk ve Allah”taki şiirlerin yazılış saatleri çoğunlukla kuru kalabalığın dağıldığı, renkler, biçimler, seslerle ilgili birçok ayrıntının ortadan kalktığı günbatımı sonrasına rastlıyor. Gökle yerin sınır çizgisini silen, en uzak imgeleri bağdaştırma olanağı yaratan karanlıkla birlikte, insanın evren vatandaşı olduğunun bilincine varıp haklarını savunabilmesine uygun bir ortam doğmaktadır.
   
Yaşamın anlamını bir de karşı kıyıdan gözleyebilmek amacıyla şâirin ara sıra çıktığı düşsel ölüm yolculuklarından edinilen izlenim, başlangıçta içinde bulunduğu durumun ölüye pek ürküntü vermediğidir. Üstelik, yaşarken yerine getirmek zorunda olduğu bir sürü yükümlülükten kurtulmakla kalmayıp günü geldiğinde uyanarak sonsuzluğa karışacağına inanmaktadır. Ne var ki tören tamamlanıp da çıplak ve korumasız biçimde karanlıklara gömülünce büyük bir korkuyu etrafını sarmış şekilde bulur, içinde hisseder.
   
Dağlaca’nın sayısı yirmiyi bulan çocuk kitaplarıyla, çocuğu hiçbir edebi değer taşımayan okul manzumelerinden uzaklaştırıp gerçek şiirle tanıştırmayı üstlendiği söylenebilir. “Çocuk ve Allah” adlı kitabının ‘Saklambaç’ bölümünde rastlanan bu yaklaşım biçiminin ‘rahatlık’ ‘on yaşındaki çocuklara sorulacaktır’ gibi şiirlerle verilmiş örnekleri, 1970’li yılların çocuk şiiri salgınında birçok şâir tarafından şablon olarak kullanılmıştır. Aradan geçen altmış yıla yakın sürede çocuklara en uygun anlatım biçimini araştıran Dağlarca’nın Türk Edebiyatı’na ‘çocukça’ diye adlandırılabilecek yeni bir dil ve bakış açsı armağan ettiğini ileri sürmek pek abartma sayılmaz.
   
Tömer Çeviri Dergisi’nin Güz 96 sayısında Fazıl Hüsnü Dağlarca kurumlara, Atatürk’e ve Türkçe’ye bakışını şu şekilde aktarır:
   
“Bu eleştiriler, başka yerlerdeki eleştiriler yersizdir, kapsamsızdır, köksüzdür. Bir devrimin yönü ve gerekliği karşısında, küçücük ayrıntıların içinde kalmak, Atatürk bilincinden bizi uzaklaşmış gösterebilir. Büyük Atatürk’ün ele aldığı kökü yüzlerce yıl öncesine dayanan Türkçe’nin arıtılması işlemi o sözcük değiştirildi, bu sözcük yerinden oynatıldı gibi mini mini duyarlıklarla yaşanmaz. Bütün yazarlarımız bilmelidirler ki, ne yazarlarsa yazsınlar, hangi günlük başarılara erişirlerse erişsinler, kaç armağan alırlarsa alsınlar, en büyük yargı dilimizden gelecektir. En ulu, en sözünden çıkılamaz ozanımız, yazarımız, yargıcımız Türkçe’dir. Onun yüzde yüz arıtmacı tutumu, karşıtlarını önce küçültecek, sonra yok edecektir. Bunun örneği ortada. İşte 600 yıllık Divan Edebiyatı ve onun izleyicisi evreler. Acıyorum Türkçe yazarken, Türkçenin yeryüzündeki en büyük dil olduğunu anlayamayanlara Hz. Muhammed’i sevmeden Kabe’ye gidenlerin tutumuyla, Atatürk’ü sevmeden Türkçe’yi kullanmak isteyenlerin durumu birbirine eşittir. İçtensizliktir. Amacını yitirmişliktir. Bu kişilerin Türkçe yazmada da gerçek başarıyı gösterememeleri bu yüzdendir. Nitekim konuşmalarında, yazmalarında, çoktan ölmüş, çoktan dilimiz dışına çıkarılmış sözcükler kullanmaktadırlar. Bence Atatürk, son 300 yıllık tarihimizde, gelmiş geçmiş birçok uzak görüşlü yöneticinin, aydının, yazarın, ozanın, düşlerinin özetini yüreğinde duyan, eylemleriyle bu ülküleri gerçekleştiren kişidir. Dilin arınmasına gönül vermiş olduğunu, TDK’yı ve TTK’yı kurmakla göstermiştir. Bu da anlatıyor ki, Atatürk’ü sevmekle, Türkçe’yi sevmek birbirinden ayırt edilemez. Şunu da gözden kaçırmamalı; TDK ve Atatürk’ün önerisini yüzde yüz benimsemeyenlerin yazılarında görünen bir gerçek var: içinde bulundukları süreci yitirmek. Yazıları eskide kalmış birisinin bugün okunan anıları gibi.”
   
Doğan Hızlan da aynı derginin, aynı sayısında benzer konularla ilgili şunları yazar:
   
“Cumhuriyet ve Atatürk Türkiye’sinin batıya açılan uygarlık anlayışını benimseyen Dağlarca, bu şiirlerinde sömürgeci batıyı kıyasıya eleştirir. Çağdaş uygarlığın kaynağı da batıdır, sömürgecilik anlayışının savunucusu da. Böylece batı deyince topyekün bir batı kavramının onda yer almadığını söyleyebilirim. Onun şiirinin odak noktası insandır; gerek Türkiye üzerine yazdığı şiirlerde, gerek başka ülkelerin kurtuluş savaşları üzerine yazdıklarında... Gene onun batı sömürgeciliğine yönelttiği eleştirilerin kaynağında Mustafa Kemal’in ‘mazlum milletler’ anlayışının yattığı iddia edilebilir.”
   
Türkiye’de başlı başına bir şiir akımının adıdır Fazıl Hüsnü Dağlarca. Aynı şey Nazım Hikmet için de söylenebilir örneğin; ne var ki Nazım Hikmet’in coşkulu, adanmış sesi toplulukları peşinden sürüklerken, Dağlarca, ardına düşülmesi daha güç bir şiir geliştirerek Türk Edebiyatı’nın en yalnız şâiri olma yolunu seçmiştir. Kolay izlenemeyişinin nedenlerinden biri, yüksek sesle okunduğunda dinleyicilerin belleğinde taht kurabilecek türden örneklere pek seyrek rastlanması, diğeri de eserlerinin değişik bakış açıları ve devinim alanlarıyla oldukça engebeli bir yüzeye yayılmasıdır. Eserleriyle adını uzun yıllar unutturmayacak olan Dağlarca, Türk Edebiyatı’nın en önemli tanıklarından biridir...
   
   
ESERLERİ

Havaya Çizilen Dünya 1953
Çocuk ve Allah 1940
Daha 1943
Çakır’ın Destanı 1945
Taş Devri 1945
Üç Şehitler Destanı 1949
Toprak Ana 1950
Aç Yazı 1951
İstiklal Savaşı – Samsun’dan Ankara’ya 1951
İstiklal Savaşı – İnönüler 1951
Sivaslı Karınca 1951
İstanbul-Fetih Destanı 1953
Anıtkabir 1953
Âsû 1955
Delice Böcek 1957
Akdeniz 1958
Batı Acısı 1958
Mevlana’da Olmak-Gezi 1958
Hoo’lar 1960
Özgürlük Alanı 1960
Cezayir Türküsü 1961
Aylam 1963
Türk Olmak 1963
Yedi Memetler 1964
Kazmanama 1965
Çanakkale Destanı 1965
Dışardan Gazel 1965
Yeryağ 1965
Vietnam Savaşımız 1966
Açıl Susam Açıl 1967
Kubilay Destanı 1968
Haydi 1968
19 Mayıs Destanı 1969
Hiroşima 1970
Malazgirt Ululaması 1971
Kuş Ayak 1971
Kınalı Kuzu Ağıdı 1972
Haliç 1972
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1973
Yeryüzü Çocukları 1974
Yanık Çocuklar Koçaklaması 1976
Ağrı Dağı Bildirisi 1977
Almanya’daki Çöpçülerimiz
İkili Anlaşma Anıtı 1977
Pir Sultan Abdal Günleri 1977
Horoz 1977
Hollandalı Dörtlükler 1977
Balina ile Mandalina 1977
Dört Kanatlı Kuş 1977
Yazıları Seven Ayı 1978
Göz Masalı 1979
Çukurova Koçaklaması 1979
Arkaüstü 1979
Yaramaz Sözcükler 1979
Şeker Yiyen Resimler 1980
Yazıları Seven Ayı 1980
Cinoğlan 1981
Güneş Doğduran 1981
Çıplak 1981
Yunus Emre’de Olmak 1981
Nötron Bombası 1981
İlkokul 2’deki / Kanatlarda 1981
Kaçan Ayılar Ülkesinde 1982
Akşamcı 1985
Sayılarda 1985
Dişiboy 1985
Şeyh Galib’e Çiçekler 1986
Türk Dili Kurumu Koçaklaması 1986
Takma Yaşamlar Çağı 1986
Sanık Ayağa Kalk 1986
Yurdana (Nene Hatun Görüntüsü 1988)
Uzaklarla Giyinmek (Sığmazlık Gerçeği 1990)
Dildeki Bilgisayar 1992
İlkokul 1’deki 1993
Bitkiler Okulu 1994
Dolar Biriktiren Çocuk 1994
İlkokul 3’teki 1994
Yapıtlarımla Konuşmalar (1) 1999
Yapıtlarımla Konuşmalar (2) 2000
Dildeki Bilgisayar Sözcükleri Doğada Dilata 2000
Cincik 2000
Cin ile Cincik 2000
   
KAZANDIĞI ÖDÜLLER

1946 - Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması Üçüncülük
1956 - Yeditepe Şiir Armağanı
1958 - Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü
1966 - Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı
1967 - International Poetry Forum Yaşayan En İyi Türk Şâiri (A.B.D.)
1973 - Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü
1974 - Struga XIII. Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)
1974 - Milliyet Sanat Dergisi Yılın Sanatçısı
1977 - Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü (Peride Celal ile paylaştı)
2003 - Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fahri Doktora
2004 - Mimar Sinan Üniversitesi Onursal Doktora
2005 - Vehbi Koç Ödülü
   
   
BİBLİYOGRAFYA

Ankara Üniversitesi Tömer Dil Öğretim Merkezi Bursa Şubesi Çeviri Dergisi Yıl 3, Sayı 9, Güz’96
Attila İlhan ‘İkinci Yeni’ Savaşı (3. Basım) Ağustos 1996 s. 166 - 177
Behçet Necatigil – Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü
Türk Dili Edebiyatı Ansiklopedisi
Théma Larousse
Gelişim Hachette Genel Kültür
Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedi
Meydan Larousse
Türk Ansiklopedisi
Haber – Anadolu Ajansı (01.06.2005, Vehbi Koç Ödülü Dağlarca’nın)
Haber – Anadolu Ajansı (08.06.2004, Dağlarca’ya Onursal Doktora)

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairC. ALPER İLHAN
gonder 415 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker