Var olmak "kün" emriyle; bir testi misali bomboşken tecelli lûtfuyla aşkla dolmak...
Söz vermek "Bezm-i Elest"de, "belâ"ya bel bağlamak...
Yürümek; güneşi, ayı pusula edinmek İbrahimce yürümek; tevbeyi rehber edinip Ademce yürümek, Arafat'ta Havva'ya kavuşmak; ve toprağa yüreğinle basmak, gizleri bilen adına. Her adımın hesabını kendi kendine vermek, her günahın çetelesini kendin tutmak, kendi kendinin kâtibi olmak...
Tökezlemek kimi zaman, kimi yerde düşmek, kutsal ahidlere Ömerce kılıç çekmek; pişman olmak bazan ama yeniden doğrulmak, yine tâlip olmak; başın dik onurla, düşsen de kalksan da onurla...
Çalışmak yorulmadan, uyumadan çalışmak; Hacerce koşmak bir tepeden diğerine, sonra İsmail'in topuğundan içmek "âb-ı hayat"ı; hep senden sana yolculuklarla geriye dönüp bakmamak; çöle bir oba kurmak, yedi iklimin gönlünde meskûn olmak...
Engellenmek; kine çarpmak köşe başında, kapının eşiğinde kıskançlığa rastlamak, ihaneti kendi koltuğunda ağırlamak, evinin bahçesinde sırtından vurulmak, ilaç diye içtiğinin zehir olduğunu idrâk etmek ve zehirden kurtulmak için gözyaşları akıtmak; ağlamak, ağlamak, ağladıkça arınmak...
Gizlenmek; Alice ölüm yatağında yatmak, ambargolar aşmak, nükleer saldırılara uğramak, haramice fişlenmek, Erkamca ağırlamak, ensarca paylaşmak; nihayet kırk olmak ve haykırmak, özgürce birlemek...
Şereflice taşımak rütbeleri, alnı ak; kalemin yazdığınca söylemek; "O insana kalemle yazmayı öğretti" (alak4), ne az ne çok, kalemce söylemek...
İnanmak; önce "O"na, sonra "kün"e, sonra "ba's u ba'de'l-mevt"e; sonra "kan"a, sonra "can"a, sonra "dervişe", bir de kendine; hep olmak, çok olmak, bir olmak...
Düşünmek; toprağın altını, göğün ötesini, okyanusun dibini; hepken köşene çekilmek, hiçken var olmak; tende kalabalık, canda bir olmak; kalabalık ıssızlıkların ortasında yalçın kayaların üstünden dervişçe enginlere bakmak; sonra tıpkı okyanusa akan nehirler gibi yüreklerce "küll"e akmak...
Aşmak zamanı ve mekanı; ince bir çizgi olmak var ile yok arasında, fiillerle yaşamak: “kün" ve "ba's u ba'de'l-mevt".