<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-1" ?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" href="RSS_xslt_style.asp" version="1.0" ?>
<rss version="2.0" xmlns:WebWizForums="http://syndication.webwizguide.info/rss_namespace/">
 <channel>
  <title>Tek Sevgi - Forum</title>
  <link>http://www.teksevgi.com/forum</link>
  <description>XML içerik linki; Tek Sevgi - Forum : Son 10 Gönderilenler</description>
  <copyright>Copyright (c) 2006 Web Wiz Forums - All Rights Reserved.</copyright>
  <pubDate>Fri, 18 May 2012 14:21:29 +0000</pubDate>
  <lastBuildDate>Wed, 16 May 2012 08:41:28 +0000</lastBuildDate>
  <docs>http://blogs.law.harvard.edu/tech/rss</docs>
  <generator>Web Wiz Forums 8.06</generator>
  <ttl>30</ttl>
  <WebWizForums:feedURL>www.teksevgi.com/forum/RSS_topic_feed.asp</WebWizForums:feedURL>
  <image>
   <title>Tek Sevgi - Forum</title>
   <url>http://www.teksevgi.com/forum/forum_images/web_wiz_forums.gif</url>
   <link>http://www.teksevgi.com/forum</link>
  </image>
  <item>
   <title>&#304;nsan Kaynaklar&#305; : GÜZEL BİR ÖYKÜ</title>
   <link>http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=634&amp;PID=790#790</link>
   <description>
    <![CDATA[<strong>Yazar:</strong> <a href="http://www.teksevgi.com/forum/member_profile.asp?PF=1">hrkaripcin</a><br /><strong>Konu:</strong> GÜZEL BİR ÖYKÜ<br /><strong>Gönderim Zamanı:</strong> 16 May 2012 Saat 8:41am<br /><br /><P align=justify>Kâba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez; sekreter, masasından fırlayarak önlerini kesti.. Öyle ya. bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi? Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı.. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu.. Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı.. Nasıl olsa bir süre sonra gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu.. Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti. Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki onun anısına okul sınırlan içinde bir yere bir anıt dikmek istiyorlardı. Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine Öfkelendi. </P><P align=justify>"Madam" dedi sert bir sesle, "Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes İçin bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..."</P><P align=justify>"Hayır, hayır" diyerek haykırdı, yaşlı kadın.. "Anıt değil. Belki, Harvard'a bir bina yaptırabiliriz." Rektör yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak "Bina mı?" diyerek tekrarladı. "Siz bir binanın kaça mâl olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı.." düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi... Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü:</P><P align=justify>"Üniversite inşaatına başlamak için gereken para buymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"</P><P align=justify>Rektörün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı. Bay ve Bayan Leland Stanford, dışarı çıktılar. Doğru Californiaya'ya, Palo Alto'ya geldiler. Ve Harvard'ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.</P><P align=justify>Amerika'nın en Önemli üniversitelerinden birini STANFORD'u.</P>]]>
   </description>
   <pubDate>Wed, 16 May 2012 08:41:28 +0000</pubDate>
   <guid isPermaLink="true">http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=634&amp;PID=790#790</guid>
  </item> 
  <item>
   <title>Kad&#305;n ve Aile : Her Haliyle Güzel: Domates</title>
   <link>http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=633&amp;PID=789#789</link>
   <description>
    <![CDATA[<strong>Yazar:</strong> <a href="http://www.teksevgi.com/forum/member_profile.asp?PF=1">hrkaripcin</a><br /><strong>Konu:</strong> Her Haliyle Güzel: Domates<br /><strong>Gönderim Zamanı:</strong> 16 May 2012 Saat 8:19am<br /><br /><P align=justify>Taze olarak bol bol yenilip salata ve yemeklere katılan, salçası, turşusu ve reçeli yapılan, suyu içilen; kısacası her haliyle güzel domates aynı zamanda da tam bir şifa deposu!</P><P align=justify>SOFRALARIMIZIN vazgeçilmezlerinden olan domates, kanserden, prostata, felçten kalp hastalıklarına kadar insanı birçok ölümcül hastalıktan koruyor. Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Beslenme ve Diyet Uzmanı Gizem Keservuran; bahar ve yaz aylarının sebzelerinin faydalarını anlattı:</P><P align=justify>• Taze olarak bol bol yenilip salata ve yemeklere katılan domates, salçası yapılarak da yemeklerde kullanılır. Meyve suyu gibi içilen suyu çıkarılır. Yeşil domatesin turşusu ve bazı yörelerimizde reçeli yapılır. Domates, her haliyle çok sevilen ve bol bol tüketilen sebzelerin başında gelmektedir. </P><P align=justify>• içerisinde A, B6, B1, C ve E vitaminleri ve yüksek miktarda likopen bulunmaktadır. İnsan vücudu, bu maddeyi üretemez ve bu madde yüzde 85 oram ile en fazla domateste bulunur. Likopenin bir antioksidant olarak değişik birçok kanser türlerine ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkisi vardır.</P><P align=justify>Beyin Dostu</P><P align=justify>• YAPILAN araştırmalar sonucunda, haftada iki defa domates ürünü tüketenlerde prostat kanseri riski, hiç tüketmeyenlere göre yüzde 34 daha az bulunmuştur. Ayrıca likopenin beyin hücrelerinin yaşlanmasını yavaşlattığı, bağışıklık sistemini güçlendirdiği kolesterolü düşürücü etki gösterdiği bilinmektedir.</P><P align=justify>• Likopenin yanı sıra domateste hastalıklarla savaşan bir dizi güçlü fitokimyasal da vardır.</P><P align=justify>• Domates, kalp hastalıklarına yakalanma, felç geçirme ve katarakt tehlikesini de azaltmaktadır. Ayrıca domates suyu, karaciğer ve dalağın çalışmasını dengeler. Böbrek taşlarını eritir ve yeniden oluşmasına engel olur.</P><P align=justify>Fırında Domates</P><P align=justify><STRONG><SPAN style="TEXT-DECORATION: underline">MALZEMELER</SPAN></STRONG>: (4 Kişilik) </P><P align=justify>* 4 dilim ince kesilmiş çok tahıllı ekmek<BR>* 4 adet iri dommes<BR>* Yarım tatlı kaşığı kekik<BR>* 1 limonun suyu<BR>* 2 Çorba kaşığı zeytinyağı<BR>* 1 çorba kaşığı sirke<BR>* 1 dişsarmısak<BR>* 1 adet küp küp doğranıp haşlanmış enginar<BR>* 1 çorba kaşığı ince kıyılmış maydanoz<BR>* Zencefil</P><P align=justify><STRONG><SPAN style="TEXT-DECORATION: underline">HAZIRLANIŞI</SPAN></STRONG>: </P><P align=justify>Fırınınızı 100 derecede ısıtın. Domatesleri ortadan ikiye bölerek tepsiye dizin. Kekik, tuz, karabiber, eytinyağı, az miktarda zencefil ve sirkeyi iyice karıştırdıktan sonra domateslerin üzerine dökün. Domatesleri, 15 dakika bir yüzü, 15 dakika da diğer yüzü olmak üzere fırında 30 dakika pişirin. Enginarı, limon<BR>^ suyunda haşlayarak küp küp doğrayın ve domatesin içine doldurun. Ilıkken servis yapın.</P>]]>
   </description>
   <pubDate>Wed, 16 May 2012 08:19:55 +0000</pubDate>
   <guid isPermaLink="true">http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=633&amp;PID=789#789</guid>
  </item> 
  <item>
   <title>Kad&#305;n ve Aile : Pratik Bilgiler</title>
   <link>http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=229&amp;PID=788#788</link>
   <description>
    <![CDATA[<strong>Yazar:</strong> <a href="http://www.teksevgi.com/forum/member_profile.asp?PF=1">hrkaripcin</a><br /><strong>Konu:</strong> Pratik Bilgiler<br /><strong>Gönderim Zamanı:</strong> 16 May 2012 Saat 8:11am<br /><br /><P align=justify><SPAN style="TEXT-DECORATION: underline"><B>SEKSİ SAÇLAR İÇİN<BR></B></SPAN><BR>Saçınıza seksi bir dolgunluk kazandırmak için, kuruturken yuvarlak fön fırçanızı dik bir şekilde iki parmak kalınlığında saçınıza dolayın ve fön çekin. Saçınızı düz veya hafif dalgalı bir biçime sokmak için kuruturken fırça kullanmayın ki doğal bir görünüm kazansın.<BR><BR>Dudaklar, yüzün İfadeyi en iyi yansıtan bölgesi. Ruj renginiz, cilt tonlarınızı bütünleyici nitelikte olmalıdır. Parlak renkli cilde sahipseniz, pembe veya bej tonları size uygun. Cildiniz soluksa seçiminizi parlak kırmızılar ve bordolardan yana yapmalısınız.<BR><BR>Cildinizi banyodan sonra mutlaka kremleyin. Banyo sonrasında aradan bir saat geçse bile kremlemeyi ihmal etmeyin. Kimyasal ve boyar maddeler içermeyen kremler kullanmaya özen gösterin. Solaryuma gitmeyin! Çünkü ultraviyole ısınları cildin kurumasına neden olur.</P>]]>
   </description>
   <pubDate>Wed, 16 May 2012 08:11:42 +0000</pubDate>
   <guid isPermaLink="true">http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=229&amp;PID=788#788</guid>
  </item> 
  <item>
   <title>Sa&#287;l&#305;k : Boğazınızda KALMASIN!</title>
   <link>http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=632&amp;PID=787#787</link>
   <description>
    <![CDATA[<strong>Yazar:</strong> <a href="http://www.teksevgi.com/forum/member_profile.asp?PF=1">hrkaripcin</a><br /><strong>Konu:</strong> Boğazınızda KALMASIN!<br /><strong>Gönderim Zamanı:</strong> 16 May 2012 Saat 8:09am<br /><br /><P align=justify>BOĞAZIMIZ, yiyecekler, içecekler ve soluduğumuz havanın geçiş yeridir. Buradaki hastalıklar hem gıda ve hava alımını hem de hastalığın kendinden kaynaklı olarak bedeni iki kere sıkıntıya sokar. Boğaz muayenesi için hasta ağzını çok açmalıdır ve dilini alttaki dişlerin seviyesini geçmeyecek şekilde istirahat halinde tutmalı ve soluk alıp vermelidir. Bu vaziyette dil basacağı hastanın ağzına sokulur ve dile basılır. Bu muayene sırasında dil basacağı çok arkaya konursa, öğürtü refleksi oluşabilmektedir.</P><P align=justify>BADEMCİKLER ÖNEMLİ</P><P align=justify>Muayenede bademcikler incelenir. Büyüklükleri, rengi önemlidir. Bazen öyle büyür ki yutkunmada nefes alıp vermede zorlanabilir. Karşıdan ağız açıkken bakıldığında beyaz bademcikler fark edilir. Geniz dediğimiz "farenks" bölgesinin akıntıları da dışarıdan ağız açıkken görülebilir. Sinüzit, farenjit hastalıklarının bulgularıdır. Farklılıkları ve hastalıkları tespit edin ama takip ve tedaviyi doktorunuza bırakın.</P>]]>
   </description>
   <pubDate>Wed, 16 May 2012 08:09:47 +0000</pubDate>
   <guid isPermaLink="true">http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=632&amp;PID=787#787</guid>
  </item> 
  <item>
   <title>Tarih : HİTİTLER</title>
   <link>http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=630&amp;PID=785#785</link>
   <description>
    <![CDATA[<strong>Yazar:</strong> <a href="http://www.teksevgi.com/forum/member_profile.asp?PF=1">hrkaripcin</a><br /><strong>Konu:</strong> HİTİTLER<br /><strong>Gönderim Zamanı:</strong> 11 May 2012 Saat 3:34pm<br /><br /><P align=justify>Hititler'in Anadolu'ya göç tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. MÖ 2000 yıllarında Hint-Avrupa kavimlerinin doğuda Kafkasya üzerinden Anadolu'ya girdikleri en kabul gören tezlerdendir. Tezlerden bir diğeri Çanakkale Boğazı'ndan, bir başkası ise, Karadeniz'den geldikleri varsayımıdır. Yeni gelenler yerli Anadolu Hatti Beylikleri'ni egemenlikleri altına almışlar, kısmen politik ve askeri, bir dereceye kadar da ekonomik gücü ellerinde tutmuşlardır. </P><P align=justify>MÖ II.bin başlarında, Yukarı Mezopotamya'daki Assur şehrinin zengin tüccarlarının Anadolu ile yoğun bir ticari ilişkiye girmiş olduklarını görüyoruz Orta Anadolu'nun geniş toprakları üzerinde kurulan küçük krallık veya beylikler, "Karum" adı verilen pazar yerleri ile son derece canlı birer ticaret merkezleriydiler. Assurlu tüccarlarla birlikte gelişen bir başka ve çok önemli olgu ise, MÖ II. bin de Anadolu'da bilinmeyen fakat Mezopotamya'da MÖ 3000 yılından beri kullanılan çivi yazısının Anadolu'ya gelişidir. Böylece Anadolu tarihi çağlara girmektedir. Kilden yapılmış tabletler üzerine yazılan mektuplardan, Assurlu tüccarların Anadolu'ya kumaş, koku ve kalay madeni getirerek yerli krallara ve halka sattıklarını, karşılığında altın, gümüş ve bazı tunç malzeme aldıklarını öğreniyoruz. </P><P align=justify>Koloni Çağı'nı izleyen Eski Hitit ( M.Ö. 18.yy.) ve Büyük Hitit Krallığı dönemleri sonunda, takriben 1200 yıllarında batıdan gelen ve Deniz Kavimleri diye adlandırılan toplulukların istilası ile Hitit İmparatorluğu son bulmuş ve Hititler yaşamlarına şehir beylikleri halinde devam etmişlerdir </P><P align=justify>Başkentleri:Hattuşa </P><P align=justify>Anadolu'da ilk kez organize devlet kuran Hititleri'in başkenti olan Boğazköy (Hattuşa), dağlık-engebeli bir arazi kurulmuş olup Çorum,a uzaklığı 82 km'dir. </P><P align=justify>Boğazköy'ün gerçek tarihi M.Ö. 1900'den az sonra başlar. Geç Hitit ve Asur belgelerinden öğrendiğimize göre Boğazköy; Hattuştu ve Pijusti adlı krallarla son bulan bir hanedanlığın merkezi idi. M.Ö. 19. ve 18. yy.'da Hitit öncesi'deki dönemde Boğazköy'de, Hattiler ve Asurlu tüccarlar da konaklamaktaydılar. Şehirde Asurlu tüccarların ticaret yaptıkları "karum" denilen bir pazar yeri bulunmaktaydı. </P><P align=justify>Boğazköy, M.Ö. 1200 yıllarına kadar Hititler'in başkenti olma özelliğini korumuştur. İlk Hitit kralı olarak Hattuşa'lı anlamına gelen Hattuşili'yi görüyoruz. </P><P align=justify>Kentin asıl merkezini büyük kale teşkil eder. Büyük kalenin kuzeybatı yamacında Hitit İmparatorluk dönemine ait özel evler ile Büyük Mabed'in yer aldığı "aşağı şehir" bulunmaktadır. Şehrin güney kısmını teşkil eden "yukarı şehir"; M.Ö. 13. yy kralları tarafından yapılmış sandık şeklindeki surlarla çevrilmiştir. Bu surda Kral Kapısı, Potern, Sfenskli Kapı, Aslanlı Kapı yer almaktadır. Yukarı şehir içinde Yenice kale ve Sarıkale tahkim edilmiş olarak yapılmıştır. </P><P align=justify>Hitit Krallığı; M.Ö. 1200'deki Deniz Kavmi Göçleri sonunda Trak asıllı kavimlerin baskıları sonucu yıkılmış olup, dolayısıyla Boğazköy de başkent olma özelliğini kaybetmiştir. M.Ö. 750 yılında Friklerin yerleşimine sahne olmuştur. Hellenistik çağda ise Boğazköy; büyükçe bir yerleşim alanı olamaktan öte gidememiştir. Bizans çağında da iskan edildikten sonra Boğazköy'e 18. yy.'da bugünkü sakinleri yerleşmiştir. </P><P align=justify>Antik Hattuşa harabeleri ile Yazılıkaya Açık Hava Mabedi birer açık hava müzesi olarak önem taşımakta olup, ayrıca; Milli Park projesi kapsamına alınmış ve Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilmiştir </P><P align=justify>COĞRAFYA: </P><P align=justify>Küçük Asya'ya İ.Ö. 2. binyılın başlarında gelen Hititler egemenliklerini İ.Ö. 13. yüzyıl sonlarına kadar sürdürdü. Bu uygarlığa ait kalıntılar Anadolu'nun büyük bir kesimine yayılmış olmakla birlikte, günümüzde özellikle dikkat çekenler Boğazkale, Yazılıkaya, Alacahöyük ve Ortaköy gibi Hitit merkezleri. Konya'nın Halkapınar ilçesine bağlı Aydınkent köyü yakınında İvriz Kaya Kabartması, Kayseri'nin Develi ilçesine bağlı Gümüşören köyündeki Fraktin Anıtı gibi Hatti kalıntılarının yanısıra Gaziantep'in İslahiye ilçesindeki Zincirli Höyük, Karkamış, Adana'nın Kadirli ilçesindeki Karatepe gibi geç Hitit beyliklerine ait kalıntılar da görülmeye değer. Hitit kazılarındaki buluntuların büyük bir kısmının sergilendiği Ankara Anadolu medeniyetleri Müzesi, Hititlerin izini sürenlerin ilk durağı. </P><P align=justify>KÖKENLERİ: </P><P align=justify>İndo-German kökenli Hititlerin tarih sahnesine çıkıp İsa'nın doğumundan 20 yüzyıl önce KüçükAsya topraklarında yaptığı işlerde, İsa'nın doğumunda 20 yüzyıl sonrasının insanları bizler için de ibret alınacak çok şey bulunur. Çünkü Hititolog Albrecht Götze'nin dediği gibi "Avrupalı ulusların kültür dünyasında görünmeleri Hititlerle başlar; bu da onların ilginçliğini daha da arttırmaktadır" </P><P align=justify>Hititler kuzeydoğudan mı gelmişlerdi, yoksa kuzeybatıdan mı? Bunu henüz kesinlikle öğrenemediğimiz gibi, geldikleri zaman asıl adlarının da ne olduğunu bilmiyoruz. </P><P align=justify>Kuşkusuz birkaç bin kişiden fazla değildiler, fakat buranın yerli halkı Proto-Hatti'lerden daha gelişmiş ve daha becerikli oldukları hemen anlaşılıyor. Meydana çıktıkları andan itibaren siyasal yönetim ile askeri güç arasında çok ender dengesizlikleri var. Başka bir deyişle, öylesine güç kazanıyolar ki, yayılmalarına karşı çıkmayı kimse göze alamıyor. Ayrıca siyasal açıdan büyük yetenek sahibi oldukları besbelli. Öyle ki, çiğneyip geçtikleri ulusları köle yapmıyorlar, aksine onları bir sadakat ilişkisi içinde eritmeyi başarıyorlar. </P><P align=justify>BOĞAZKÖY (HATTUŞAŞ): </P><P align=justify>Orta Anadolu'da küçük bir şehrin İ.Ö. 1700'lerde sonu gelmiş gibiydi. "Hattuş şehrini geceleyin yaptığım bir saldırı ile aldım. Yerine yaban otu ektim. benden sonra her kim kral olur ve Hattuş'u yeniden iskan ederse Gökyüzünün Fırtına Tanrısının laneti üzerine olsun" </P><P align=justify>Kuşşara şehri kralı Anitta bu dileğini bir tablet üzerine çiviyazısıyla yazdırdı. Ancak Hatti krallığı'nın ve başkenti Hattuş'un yerle bir edilişi üzerinden yüz yıl bile geçmeden , yine Kuşşara kökenli bir soylu, sonradan aldığı adıyla 1. Hattuşili, bu tehdidi kulak arkası yaparak burayı Hitit Krallığı'nın başkenti yaptı ve 400 yıldan uzun bir süre, antik dünyanın süper gücü olarak varlığını sürdürecek bir imparatorluğun merkezi haline getirdi. </P><P align=justify>1834'te Texier, Boğazköy harabelerini görmüş, Hattusas'ı tanımıştı, ve 1907'de Winckler Hattusas'ın Hitit İmparatorluğun başkenti olduğunu tanıtladı </P><P align=justify>Medeniyetlerin yoğrulduğu bir kazandı Anadolu, Hattusha da tam ortasındaydı onun. Geçtiğimiz yüzyılda farkedildi, ancak yüzyılımızın başında Hitit başkenti olarak tanımlandı. Bugün, UNESCO'nun Dünya Kültür Mirasları listesinde ve bu kazılar Anadolu'nun Karanlık Çağ'ını aydınlatmayı sürdürüyor. </P><P align=justify>ANADOLU'NUN DİLİ: </P><P align=justify>Hattuşa'da bulunan belgeler, Anadolu'da aynı dönemde (İ.Ö. 2. bin yılda)Hint-Avrupa dillerinin en eskisi Hititçeden başka, yine aynı dil grubuna ait Luvi ve Pala dillerinin, ayrıca Hurrice, Hattice ve Akadca'nın yazı dili olarak kullanıldığını gösterir.Hepsi de çiviyazısıyla yazılan bu dillerde her işaret bir heceyi simgeler. Hititlerin kullandığı bir başka yazı da Luvi dilinde yazılan ve hiyeroglif denen resim yazısıydı. Mısır hiyerogliflerinden tamamen farklı olan bu biçimde heceler hatta kelimeler tek bir işaretle temsil edilebiliyordu. Hiyeroglif daha çok mühürlerde ve kaya anıtları gibi büyük yazıtlarda tercih edilirdi ve büyük olasılıkla daha büyük kesim için anlaşılabilir nitelikteydi. Hititlerde okuryazarlığın yalnızca küçük bir gruba ait beceri olduğu kabul edilir. Çiviyazısını kralların bile okuyamadıkları, aldıkları mektupların sonunda yer alan ve yazıcıya hitap ettiği anlaşılan "sesli oku" ibaresinden anlaşılır. </P><P align=justify>BİN TANRILAR TOPRAĞI </P><P align=justify>Antikçağın pek çok toplumunda olduğu gibi Hiitlerin de çok tanrılı inanç sistemleri vardı. Yendikleri komşularının tanrılarını kızdırıp, gazaba uğramaktansa, armağan ve dualarlaonlara saygılarını dile getirip panteonlarına, yani kendi tanrıları arasına almayı gelenek haline getirmişlerdi. Bu da zamanla yabancı inançların Hitit dininde etkinlik kazanmasına sebep oldu. Hitit inancında, özellikle komşu Mitanni ülkesi halkı Hurrilerin etkisi önemli boyutlardaydı. Hatta bir dönem kendi tanrılarını bile Hurrice adlarla andılar. Her şehrin bir baştanrısı, her kralın bir koruyucu tanrısı vardı. Ülkenin en büyük iki tanrısı Göklerin Fırtına Tanrısı Teşup ile Güneş Tanrıçası Hepat'dı. Bunlar bölgelere göre değişik isim alıyorlardıysa da, aynı tanrı-tanrıça esasına dayanan birinanç tüm ülkede geçerliydi. </P><P align=justify>Devletin en üst düzey yöneticisi, askeri önder ve yüksek yargıç olan Hitit kralları, aynı zamanda Fırtına Tanrısı'nın yeryüzündeki temsilcisi sayılır, öldüklerinde de tanrı katına yükselir. </P><P align=justify>Savaş Arabaları </P><P align=justify>Yalnızca piyadelerin savaştığı dönemler, İ.Ö. 2000. binyılın ortalarında kalmıştı, çünkü artık savaş arabaları kullanılıyordu. Mısırlıların hafif ve sürücü dışında yalnızca bir savaşçının binebileceği arabalarına karşı, Hititlerin daha ağır ve sürücüdışında iki savaşçı taşıyabilen arabaları vardı. Bu arabalar, Mısırkılarınkinden daha ağır olmakla beraber, üzerindeki savaşçı sayısı açısından orduya üstünlük sağlıyordu. Mısır kaynaklarına göre Kadeş savaşına giden Hitit ordusunda 3 bin 500 araba, ve 17 bin yaya asker bulunuyordu. </P><P align=justify>KRONOLOJİ </P><P align=justify>Kralların egemenlik sürelerini gösteren tarihler Dr. Sidney Smith ve Prof. Albrecht Götze'nin çalışmalarından alınmıştır. Kesin yılların eksik olduğu yerlerde, ortalama insan ömrüne göre yapılmış boşlukları zaman bakımından ihya edilmesi çalışmaları Dr.O.R. Gurney'e aittir. Dr. Gurney 1590 ve 1335 tarihlerini her bakımdan güvenilir sağlam yıllar saymaktadır. Öteki tarihlerin hepsi, yaklaşık olarak doğru kabul edilmektedir. Haklarında pek az bilgi bulunan krallar bold yazılmıştır </P><P align=justify>Teşup:Boğa, Hititlerin en büyük tanrısı Teşup'un kutsal hayvanı ve simgesiydi. Boğazköy'de bulunan, sunu kabı formundaki bir çift boğanın koşum kayışlarıyla betimlenmesi, Fırtına Tanrısı'nın arabasına koşulu olabileceklerini akla getiriyor. </P>]]>
   </description>
   <pubDate>Fri, 11 May 2012 15:34:33 +0000</pubDate>
   <guid isPermaLink="true">http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=630&amp;PID=785#785</guid>
  </item> 
  <item>
   <title>K&#252;lt&#252;r : İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK RESİM SANATI</title>
   <link>http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=629&amp;PID=784#784</link>
   <description>
    <![CDATA[<strong>Yazar:</strong> <a href="http://www.teksevgi.com/forum/member_profile.asp?PF=1">hrkaripcin</a><br /><strong>Konu:</strong> İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK RESİM SANATI<br /><strong>Gönderim Zamanı:</strong> 11 May 2012 Saat 3:33pm<br /><br /><P align=justify>Eski Türkler'de resim sanatının doğuşu, bozkır kültürünün başlangıcına kadar geri gider. Proto-Türk devri ve Hun devrinde, Türkler için kendine özgülük yanı da olan resimden, daha doğrusu tasvir sanatından söz edebiliriz.</P><P align=justify>En erken devirlerden itibaren görülen kaya resimleri (petroglif), kaya ve mağara yüzeyleri üzerine yapılmışlardır. Bunlardan bazıları boya ile yapılmış, bazıları da kazıma ve çizme yoluyla gerçekleştirilmiştir.</P><P align=justify>Kaya resimleri, Orta ve İç Asya'da miladdan önceki bin yıllardan, M.S.14. ve15.yüz- yıllara kadar çok çeşitli konuları kapsar. Özellikle, erken tarihli örneklerde, av kültürü ve sembolizmini yansıtan resimler egemendir. Bu resimlerin bazılarında sembolik anlamları ihtiva eden "hayvan mücadele sahneleri"nin proto-tiplerini ve sonraki bazı örneklerini meydana getiren birbirleriyle mücadele eden hayvan figürlerine rastlıyoruz. Zıt kavramların mücadelesini (iyi, kötü, aydınlık, karanlık vb.) sembolize eden bu mücadele sahneleri, insan-hayvan mücadele sahneleriyle beraber, tarih öncesi devirlerdeki "hayvan-ata" inancı ve "hayvan biçimine girme" teması ile ilgilidir.</P><P align=justify>Kaya resimlerinde ayrıca, süvari tasvirleri, savaşan insan figürleri, arabalı çadır tasvirleri, bazen kuyruğu düğümlü, "moncuk" denilen püskül süslemeli at tasvirleri, kurt, dağ keçisi, geyik vb. çeşitli sembolik ve mitolojik anlamlara sahip hayvanlarla ilgili kompozisyonlar, dinî inançlar ve günlük hayata ait sahneler vb. çeşitli unsurlar yer almaktadır.</P><P align=justify>Kaya resimlerinin en erken örnekleri, Orta Asya'da Mezolitik veya erken Neolitik devirlere ait olarak bulunmuştur. Bu kaya resimleri arasında, özellikle Güney Özbekisan'daki, Za- raut Kamar mağarasında ve Doğu Pamirler'daki Sakta (Shakhta) mağarasında yer alan resimler önemlidir.</P><P align=justify>Göktürk kaya resimleri ise, pek fazla bir değişikliğe uğramaksızın sürmekteydi. Orhon ve Tula bölgesindeki pek çok örnek bunu doğrular. Ancak, Göktürk devri kaya resimleri Trans-Baykal, Güney Sibirya ve Yakutistan'a kadar olan çok çeşitli bölgelere yayılmıştır. Bu re- simlerde daha çok, av ve süvari resimleri mevcuttur.</P><P align=justify>Eski Türk resminin asıl temsilcileri, sanata çok ilgili olan, Uygur Türkleridir. Klasik Uygur resim üslûbu IX. yy.'da başlar ve XIII. yy.'a kadar varlığını devam ettirir. Daha sonra gelen ve XV. yy.'a kadar devam eden dönemde, yabancı tesirler artar ve klasik üslûp kaybolur.</P><P align=justify>Uygur resim sanatının genel ifadesi, İç Asya Türk sanatının etkisiyle ortaya çıkmıştır. Her ne kadar Büyük İskender ile birlikte gelen Helenistik üslûbun, ışık-gölge ile hacimleri meydana çıkarma tekniği bir müddet söz konusu olmuşsa da, bu kesinti devresinden sonra yine Orta Asya'nın İç Asya'dan devraldığı üslûp devam etmiştir. Bu üslûp, özellikle kaya resimlerine dayanan çizgi tarzının hakim olduğu ifadeyi tercih ediyordu.</P><P align=justify>Bazen yaldızın da kullanıldığı resimlerde, klasik Uygur devrinde kırmızı renk, gök rengi ve yeşil kullanılıyordu. Renkler çoğu kez parlak ve canlıydı.</P><P align=justify>Uygur resim sanatında kompozisyonlar, kaya tapınaklarının duvar yüzeylerine olduğu gibi, ipek kumaşlar üzerine, ahşap materyal ve kâğıt üzerine de yaygın olarak yapılıyordu. Duvar resimlerinde doğal boyalar kullanılıyordu. Resimler bazen doğrudan doğruya, düzleştirilmiş duvar üzerine, bazen de yaş sıva üzerine uygulanıyordu. Boyalar bazen, tempera tekniği kullanılarak elde ediliyordu.</P><P align=justify>Anlaşılacağı üzere, resimlerde çok çeşitli konular yer almaktadır. Bunların başında dinî sahneler gelir. Dinî sahnelerin büyük bir çoğunluğu da Budha'yı, Budha'nın öğretisini, yaşantısını ve diğer Budist ilâhları tasvir eder. Bu arada, Türklerce kabul edilen Maniheizm ve diğer dinlere ait konuları içeren resimlere de rastlanır. Aynı zamanda, sembolik çiçek tasvirleri ve hayvan tasvirleri de önemli bir yer tutar. Bu konuların dışında, günlük yaşantı ile ilgili sahneler, çeşitli destan ve efsaneler, din adamları, süvariler, prens ve prensesler de resimlerde yer alır. Bu resimlerin bir bölümünde portre anlayışının yer alması, Türk Sanat Tarihi bakımından oldukça önemlidir.</P><P align=justify>İnsan yüzüne kişisel bir özellik vermek, yani portre sanatı ilk defa 750 yılından sonra Türk duvar resimlerinde başlamıştır. O zamana kadar insan vücudunun diğer kısımları gibi, yüz de şemalara göre çiziliyor ve resmin altına kişinin adı yazılarak ayırdediliyordu. Fresklerde, resimlerini yaptırmak isteyen kimseler tasvir ediliyor, böylece çeşitli insan grupları, Hind ve Çin rahipleri, Toharlar, İranlılar görülüyordu. Uygurlar, kendilerinden farklı insanlar üzerinde dikkatlerini toplayarak, bunları tiplere ayırdılar ve kendilerini de daha belirli olarak görmeye başladılar. Bu durum onlara, portre sanatı yaratmak ve geliştirmek imkânını kazandırdı. Portre benzerliği, aynı kıyafet ve duruştaki yan yana sıralanmış rahip resimlerinde açıkça bellidir. Bunların yüzleri çeşitli insanları gösteriyor. Diğer resimlerde de kendini belli eden bu portre sanatı, kişisel düşünce ve şuur bakımından, çok önemli bir ilerlemeyi gösteriyor. Portre sanatının doğmasında, eski geleneklerin de rolü olmuştur.</P><P align=justify>Uygurlar zamanından kalan minyatürler, Maniheist kitaplarındaki sayfalardır. Bunlar kısmen dinî, kısmen dünyevî sahneleri canlandırırlar. Bunlardan başka büyük resimler, sayfalar ve sancaklar kalmıştır ki, bunlar Mani mabetlerinde saklanır ve ayinlerde kullanılırdı. Bu Uygur minyatürleri, daha sonra İslâm minyatürlerinin kaynağı olmuştur.</P><P align=justify>Uygurlar, VII. yy.'da Budizm'i ve Bögü Kağan 762'de Mani dinini kabul etmişti. Uygurlar'ın sanatı daha çok Budizm olmakla beraber, bu iki dinin çerçevesinde gelişmiştir. Manihaî minyatürler Turfan ve Kansu'da, Orta İran (Pehlevî) veya Türk dilinde ya da iki dil karışık olarak yazılan dinî kitaplardadır. Bunların üslûp özellikleri, uzun zaman devam etmiştir. VIII.-IX. yy. lacivert zeminli minyatürlerde çizgi ve ışık gölge, aynı zamanda kullanılmıştır. Bu Manihaî yazmalar, Hoça'da hüküm süren Uygur kağanlarına ithaf ediliyordu. Bögü Kağan'ın himayesiyle Mani dini yaşayabilmiş, Hoço, Kansu ve Çin'de mabetler yaptırılmış, bu sayede Uygurlar'dan Manihaî minyatür ve resimler kalmıştır.</P><P align=justify>Uygur sanat merkezleri, 768'de manastırların yapıldığı, kağanın sarayı bulunan kışlık merkez ve kutsal şehir Hoço, bunun kuzey yakınında Bezeklik, doğu yakınında Tuyak, Bezeklik'in doğusunda Sengim, Hoça'nın kuzeyinde Turfan, Murtuk, Sassık Bulak, Yar Hoto, Sorçuk, Ming Öy, Kum Tura ve diğer şehirlerdir.</P>]]>
   </description>
   <pubDate>Fri, 11 May 2012 15:33:36 +0000</pubDate>
   <guid isPermaLink="true">http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=629&amp;PID=784#784</guid>
  </item> 
  <item>
   <title>Atat&#252;rk : ATATÜRK DÖNEMİNDE TÜRK DIŞ POLİTİKA</title>
   <link>http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=628&amp;PID=783#783</link>
   <description>
    <![CDATA[<strong>Yazar:</strong> <a href="http://www.teksevgi.com/forum/member_profile.asp?PF=1">hrkaripcin</a><br /><strong>Konu:</strong> ATATÜRK DÖNEMİNDE TÜRK DIŞ POLİTİKA<br /><strong>Gönderim Zamanı:</strong> 11 May 2012 Saat 3:32pm<br /><br /><P align=justify>Sadece herhangi bir toplum kesimine değil, halkın tümüne dayandırmak ve benimsetmek istediği inkılapları, Cumhuriyet Halk Partisinin önderliğinde gerçekleştirdi. Fakat devlet kuran inkılapçı bu parti içerisinde bile bir süre sonra muhalif sesler yükselmeye başladı. Gerçekleştirilen inkılapların Türkiyenin sosyal ve siyasal yapısına uymadığını düşünen ve aralarında Rauf Orbay, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy gibi Ulusal Kurtuluş Savaşını yöneten bir grup komutanın da bulunduğu muhalifler, Cumhuriyet Halk Partisinden istifa ederek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. Bu ilk muhalefet partisinin başkanlığına Kazım Karabekir getirildi. İnkılaplara ve laikliğe karşı olanlar bu muhafazakar partide yuvalanmaya başladı. Güneydoğu Anadoluda gerici Şeyh Said İsyanının çıkması üzerine, hükümet, 3 Haziran 1925te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kapattı.</P><P align=justify>Türkiye Cumhuriyet tarihinde en mükemmel ve en ilkeli dış politika Mustafa Kemal Atatürk döneminde izlenmiştir. Bu konuda çoğu tarihçi hemfikirdir. Atatürk, izlediği dış politikada bağımsızlığı ön plana çıkararak bunu ilke olarak kabul ettiği gibi demeçlerinde bu düşünceyi gündemde tutmuştur: “Ben yaşayabilmek için mutlaka bir milletin evladı olarak kalmalıyım. Millî istiklal bence bir hayat meselesidir.” (Kemal Girgin, Hariciye Tarihimiz, TTK Yayınları, s. 111).</P><P align=justify>Mustafa Kemal Atatürk dış politika ile ilgili olarak günümüze ışık tutan ilke niteliğinde demeçler vermiştir: “Dış politika bir toplumun iç yapısıyla ilgilidir. Çünkü iç politikaya dayanmayan dış politikalar her zaman yenik düşerler. Bir toplumun iç yapısı ne kadar güçlü ve sağlam olursa dış politikası o oranda güçlü ve dayanıklı olur” (a.g.e.s. 112). Atatürk’e göre dış politikada başarılı olmanın yolu iç politikada istikrarı sağlamaktan geçmektedir. Eğer biz dış politikada pasif bir görüntü çiziyorsak sebebi çok açık bir şekilde ortadadır. Yani Türkiye’de Atatürk’ün belirttiği iç istikrar sağlanamadığı gibi şu anda izlenen dış politika iç politikaya dayanmaktadır.</P><P align=justify>Mustafa Kemal Atatürk, dış politakada millî çıkarları ön planda tuttuğu gibi mevcut konjonktürü çok iyi değerlendirmiştir. II. Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu bir dönemde Türkiye için önemli olan iki meseleyi lehimize çözmeyi başarmıştır. 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesiyle boğazları kesin olarak Türk hakimiyetine aldığı gibi 1938’e kadar Hatay’ın Türkiye’ye katılması için mücadele etmiş ancak maalesef Hatay’ın anavatana katılışını görememiştir (1939).</P><P align=justify>Günümüze geldiğimizde izlediğimiz dış politikalar maalesef Türkiye’nin uluslararası arenada prestijini sarsmakla beraber millî bütünlüğümüzü tehlike altına sokmaktadır. Batı dün olduğu gibi bugün de ülke topraklarımıza göz dikmekte ve ülkemizi bölmeye çalışanlara destek vermektedir. Bölücülük faaliyetlerini gerçekleştirenleri ‘özgürlük savaşçıları’ olarak değerlendirmektedir. Dahası AB sürecinde Atatürk’ün taviz vermediği milli egemenlik ve milli bağımsızlık ilkelerinden taviz istenmektedir. Yine AB sürecinde Doğu Anadolu’nun Ermenilere verilmesine yönelik Fransa’da sözde ‘Ermeni Soykırımı’ kabul edildi. İngiltere dışişleri bakanlarından Robin Cook “Türkiye’nin doğu sınırları belli değildir” açıklamasını yapmıştı. Şimdi Afganistan savaşında Türkiye’nin sınırları tekrar gündem ediliyor. Özellikle İngiltere’de yayın yapan The Guardian gazetesi yaptığı bir haberde Güneydoğu Anadolu Bölgesini ‘Kürdistan’ olarak gösterdi. Bu hadiseler bizim dış politikada ne kadar pasif kaldığımızı göstermekle birlikte uğruna şehitler verdiğimiz bağımsızlığımızı da tehlikeye sokmaktadır.</P><P align=justify>Avrupalı devletlerin tutumu böyleyken Türkistan’da izlediğimiz dış politika içler acısıdır. Hariciyemizden hiç kimse Türkistan ile ilişkilerimizi geliştirme noktasında olumlu adım atamadığı gibi Doğu Türkistan’a kan kusturan Çin devlet başkanına devlet nişanı verildi. Türkmenistan devlet başkanı Türkmenbaşı, Türkiye’nin Rusya’dan daha pahalıya doğalgaz almasına isyan ediyor. Sonuç: Prestiji kaybolmuş bir Türkiye...</P><P align=justify>Afganistan Savaşı bana II. Dünya Savaşı’nı hatırlattı. Savaşın sürdüğü bir dönemde Sovyet Rusya, Almanlarla işbirliği yaptığı gerekçesiyle Kırımlı Türkleri Sibirya’ya sürerek birçok Türk’ü katletmişti. Daha sonra 1967’de Kırımlı Türklerin Almanlarla (Nazi) işbirliği yaptığı iddiasının asılsız olduğu resmen Ruslar tarafından kabul edilmiştir. Yani Ruksya işgal için bir bahane ortaya atmış ispata gerek bile duymamıştır. Bugün de ABD ispata gerek duymaksızın Afganistan’ı işgal etmektedir. Çanakkale Savaşı esnasında İngiltere Bahriye Nazırı Churchill zehirli gazların kullanılabileceğini zira Türklerin Müslüman olduğunu belirtimiştir. Şimdi soruyoruz: Dünden bugüne ne değişti? Cevabı çok açık; sadece isimler ve zaman...</P>]]>
   </description>
   <pubDate>Fri, 11 May 2012 15:32:49 +0000</pubDate>
   <guid isPermaLink="true">http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=628&amp;PID=783#783</guid>
  </item> 
  <item>
   <title>&#214;devler : MEHMET AKİF ERSOY’UN HAYATI</title>
   <link>http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=627&amp;PID=782#782</link>
   <description>
    <![CDATA[<strong>Yazar:</strong> <a href="http://www.teksevgi.com/forum/member_profile.asp?PF=1">hrkaripcin</a><br /><strong>Konu:</strong> MEHMET AKİF ERSOY’UN HAYATI<br /><strong>Gönderim Zamanı:</strong> 11 May 2012 Saat 3:31pm<br /><br /><P align=justify>Mehmed Âkif 1873’te Fattih’in Sarıgüzel mahallesinde doğdu.</P><P align=justify>Âkif’in babası Temiz Tahir Efdendi, annesi ise Buharalı Emine Şerife Hanımdır.</P><P align=justify>Ailesinin ilk çocuğu olan Âkif’e&nbsp; babası ebced&nbsp; hesabı ile doğum yılına tarih düştüğü için Ragif adını verdi. Fakat bu isim pek kullanılmadığı için annesi ve arkadaşları tarafından Âkif diye çağrıldı. O da sonra&nbsp; bu adı kabullendi. </P><P align=justify>Âkif dört yaşında&nbsp; Emir Buhari&nbsp; Mahalle Mektebine gönderildi ve ailede aldığı eğitim mekteple takviye edilerek terakkiye başladı. Babası Tahir Efendi, oğlunun tahsil ve terbiyesi ile bizzat meşgul oldu.</P><P align=justify>Mahalle Mektebini ve Fatih Merkez&nbsp; Rüştiyesini bitiren Âkif’i&nbsp; annesi medreseye göndermek istese de&nbsp; babası bu bilgileri kendiside öğretebileceğinden, onun Mekteb-i Mülkiyenin İdadi kısmına gitmesini arzu etti. Buna rağmen Akif’i meslek ve mektep seçiminde serbest bırakınca , o da&nbsp; zamanın gözde mektebi olan mülkiyeyi seçti. Bunun üzerine sevinen babası cebinde oğlunu idadiye yazdıracak parası olmamasına rağmen kaydını yaptırdı.</P><P align=justify>Burada da başarılı olan Akif, bunun yanında babasından aldığı Arapça derslerini oldukça ilerletti. Esat Dede isimli hocasından da Farsça dersleri almaya başladı.</P><P align=justify>Fakat bunlar Şark’a ait dillerdi ve bu asırda Garb’ı&nbsp; bilmemek büyük ayıptı. Kendi kendine Fransızca öğrenmeye koyulan Akif dilden ve diğer derslerden de birinci duruma yükseldi.</P><P align=justify>Âkif bütün bunların yanında bir de güreş’e gidiyordu. Diğer yandan da çeşitli kitaplar okuyarak zaman geçiriyordu ve bu okuma zevki ona yeni bir yetenek kazandırdı:</P><P align=justify>ŞİİR!</P><P align=justify>Âkif şiir kitaplarıyla yetinemeyip şiir yazmaya başladı.</P><P align=justify>Mehmed Âkif Mülkiye Mektebinin idadi kısmını bitirdikten sonra, aynı okulun yüksek kısmına girdi. Gövdeleşmeden meyve verip dal budak salan ağaç gibi, bir çok sahada başarıyla ilerleme ve gelişme yoluna girdi.</P><P align=justify>Fakat bu, şartların bitişe zorladığı bir başlangıç oldu. Ferdi ve Cemiyeti saran felaketler zincirine yeni halkalar eklenirken, herkesin birşeylerini kaybettiği bu “felaket ve helaket” arasında Akif önce babasını kaybetti.</P><P align=justify>1889 yılı yazında Yakacık’ta kaldıkları zaman meydana gelen bu vefatı ailenin o zamana kadar tattığı acıların ilki değildi, ama en büyüğü idi. Bu acının üzerinden daha bir yıl geçmeden yegane mal varlıkları olan Sarıgüzel’deki ev&nbsp; ve eşyaların tamamen yanması, aileyi büsbütün sefalete ve yalnızlığa itti.</P><P align=justify>Bu felaketten ailesini kurtarabilmek için Akif, Mülkiyeyi bıraktı. O zaman yeni açılan ve iş imkanı fazla olan Halkalı Baytar Mektebine yatılı öğrenci olarak girdi.</P><P align=justify>Âkif’in bu yıllara yenik düşmesi gerekirken, Akif derslerinin yanında güreş, yüzme, yürüme, koşma, taş atma, ata binme gibi sporlarda da önemli başarılara imza attı.</P><P align=justify>Bütün bu başarılı çalışmalara hayatı boyunca devam eden Akif, Baytar Mektebini de birincilikle bitirdi.</P><P align=justify>Daha sonra sari hayvan hastalıkları işi üzerinde vazifeye başladı ve çeşitli bölgelerde görev yaptı. Bu arada, babasının doğum yeri olan İpek’e gitti ve amcalarıyla görüştü.</P><P align=justify>Mehmed Akif&nbsp; memuriyete başladıktan sonra 1894 yılında Tophane-i Âmire veznedarı&nbsp; Mehmed Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlendi ve bu izdivacın ilk yılında Cemile adlı bir çocukları oldu. Cemileden sonra, Feride ve Suadi daha sonrada İbrahim Nedim, Emin ve Tahiri adlı çocukları dünyaya gelen Akif Ailesi, hayatlarının başında tattıkları saadet ve mutluluğu, tevekkül ve samimiyetleri sayesinde hayatlarının sonuna kadar taşıyabilen nadir ailelerden biri durumuna geldiler.</P><P align=justify>Akif, 1906 yılında Halkalı Ziraat Mektebinde hocalık yapmaya başladı. Daha sonra Çiftçilik Makinist Mektebinde de dersler verdi.1908’de Darülfünun Umumi Edebiyat müderresliğine tayin edildi. </P><P align=justify>Felaketlerin gelmek için sıra beklemediği bu zamanda vatana ve Akif’in vicdanına en büyük darbe Arnavutluk İsyanı oldu. </P><P align=justify>Akif bu gibi felaketlerin ardından daha büyük hareketlerin doğacağını hissetti ve o ihanetler doğmadan milleti cesaretlendirip mukavemete hazırlamanın yollarını aradı.</P><P align=justify>Bu arada sadece&nbsp; çağırmanın yetmeyeceğini bilen ve memleketi kurtaracak, milletin ümidini yeniden alevlendirecek davetsiz ve vazifesiz&nbsp; gönül fedailerinin ortaya çıkması gerektiğine&nbsp; inanan Akif, Ziraat Nezareti ve Darülfunundaki vazifelerinden istifa ederek şahsi ve acı ihtiyaçlarını unutup milletin ıztırabını dindirmeye koştu ve&nbsp; söylediklerini ilk defa kendisi tatbik etmeye başladı.</P><P align=justify>Fakat bütün bu gayretler&nbsp; felaketi önlemeye yetmedi. Balkanlarda gittikçe çoğalan kin ve husumet dolu azınlık ayaklanmaları, Batının himayesi ile savaş şeklini aldı ve binlerce insanı heder eden bir hüsranla bitti.</P><P align=justify>Akif, iman ve heyecanın terennümü olan onlarca şiir yazdı. Bu şiirler dilden dile, gönülden gönüle&nbsp; yayıldıkça, vatanın her yerinde bir canlanma, milletin her ferdinde bir&nbsp; kımıldama görüldü ve Balkan faciasının yaraları el birliği ile sarılmaya başladı.</P><P align=justify>Akif bu geçici sükunetten faydalanarak Mısır seyehatine çıktı. Mısırın eski harabelerini ve tarihi yerlerini gezdi. Özellikle&nbsp; El-Uksur, çok dikkatini çekti ve “El-Uksur’da” şiirini yazdı.Mısırdan Medineye geçen şairin bu seyahati iki ay kadar sürdü ve daha sonra İstanbul’a döndü.</P><P align=justify>Alman İmparatoru Vilhelm’in daveti üzerine oradaki Müslüman esirlerle görüşüp onları işrad etmek üzere&nbsp; Akif’in Şeyh Salih Şerif&nbsp; Tunusi ile yaptığı Almanya seyahati, teşkilatın bu çalışmalarını yerinde gerçekleştirmişti.</P><P align=justify>Mehmed Akif&nbsp; 1914 yılında Berlin’e&nbsp; vardığı zaman kendisine büyük bir otelde geniş bir oda ayrıldı, fakat o burada kalmayı kabul etmedi ve tren istasyonu karşısındaki&nbsp; üçüncü sınıf&nbsp; bir otele yerleşirken de Almanyanın&nbsp; tarihi boyunca&nbsp; hiçbir ferdinde göremeyeceği bir fedakarlık ve fazilet örneği gösterdi.</P><P align=justify>Akif Almanya’da ilk iş olarak&nbsp; İngilizlerle aynı safta bize karşı çarpışırken&nbsp; esir düşen Müslümanlarla görüştü, onlara&nbsp; Osmanlı Devletinin durumunu&nbsp; anlattı; hilali kurtarmak gayesi ile savaşa sürüldüklerini söyleyerek pişmanlıklarını ifade etmeleri karşısında; “Bizim&nbsp; en büyük derdimiz cahil olmak. Bütün Müslüman aleminin başlıca müsabi bu afet. Onu yenmedikçe, hiçbir ciddi ve şerefli&nbsp; netice elde edilemez. Bence&nbsp; İslam’ın büyüklerinin yapacağı tek şey, birer medeniyet ve irfan mücahidi hüviyedi&nbsp; içinde diyar diyar gezmek, işrad etmek...” diyerek memleket için yapılması gereken ilk ve en önemli çalışmayı belirtti.</P><P align=justify>Akif Almanya’dayken Çanakkale Savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Başka cephelerde de savaşın şiddeti Çanakkale’dekinden az değildi, ama millet&nbsp; bütün ümidini Çanakkale Savaşının neticesine bağlamıştı. Savaşın kazanılması Civan harbinin seyrini bizim&nbsp; ve müttefiklerimizin lehine belki değiştirirdi.</P><P align=justify>Akif İngilizlerin dessas planları karşısında ümidini Çanakkale’ye bağladı </P><P align=justify>“Allah, Allah” sadeleri, namertlerin çelik namlularını&nbsp; karton borular gibi buruşturup yerin dibine batırırcasına, alın terleri gibi tuzlu ve temiz boğazın sularına gömünce, heyecanla hep bu anı bekleyen Akif , “Demekki ölmüyoruz haydi arkadaş gidelim” diye haykırarak Almanya’dan öyle coşkun heyecanla döndü ki, Necid çölleri&nbsp; bile onun, vatan toprağına en uzak köşelerine kadar gitmesini engelleyemedi.</P><P align=justify>Bu sırada Osmanlı Devleti ve İslam aleminde&nbsp; ortaya çıkan dini meseleleri halletmek ve İslam’a&nbsp; yapılacak hücumları cevaplandırmak için Darü’l-hikmeti’l İslamiye&nbsp; Cemiyeti kuruldu. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Bediüzzaman, Said Nursi gibi devrin&nbsp; meşhur ve müntaz alimleri&nbsp; bu cemiyete üye, Mehmed Akif’de&nbsp; başkatip olarak tayin edildiler.</P><P align=justify>Bu, Akif’in&nbsp; Ravza-i Mutahharadan getirdiği gül fidanlarının gönüllere&nbsp; dikmesi için en güzel fırsattı. Bu maksatta hemen işe başladı, bir yandan içten ve dıştan&nbsp; İslam’a yapılan&nbsp; hücumlara&nbsp; cevap vermeye çalışırken diğer&nbsp; yandan Said Halim paşanın İslamlaşmak adlı eserini Fransızca’dan Türkçe’ye çevirdi.</P><P align=justify>Gönüllere ekilen bu iman ve fikir fidanlarının daha gün yüzü görmeden mütareke&nbsp; kara bir kabus gibi bütün memleket ufuklarını kapatmıştı.</P><P align=justify>Akif, bu karanlık kaynaşmada, nazarını&nbsp; yine&nbsp; semaya çevirdi ve kutup yıldızına bakarak yönünü tayin edercesine&nbsp; Anadolu’da başlayacak bir mukavemete katılmaya karar verdi.</P><P align=justify>Bu sırada İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali ve katliamlara girişilmesi üzerine&nbsp; Ayvalık ve&nbsp; Karesi tarafından başlayan milli mücadele hareketi, gönüllere çekilen ümit ışığını alevlendirmiş ve adeta Anadolu ayağa kalkmıştı.</P><P align=justify>Bu hareket üzerine Mehmet Akif hemen Balıkesir’e giderek Zağnos Paşa camiinde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Bu hutbeye halkın beklenenden çok ilgi göstermesi üzerine daha birçok yerde konuşmalar yapıp, hutbeler vererek heyecanına istikamet verdi ve daha sonra İstanbul’a döndü.</P><P align=justify>Akif’in bilhassa Balıkesir’de yaptığı konuşmalar, dikkatleri üzerine çekince İstanbul da rahat hareket etme şansı kalmamıştı. Bunun üzerine Anadolu’da başlayan Milli Mücadeleye katılmaya karar verdi.</P><P align=justify>Akif Ankara’ya varır varmaz, Konya isyanına katılıp halkı teskin etmekle görevlendirildi. Bunun üzerine hemen Konya’ya gidip&nbsp; azami gayret göstererek onları iknaya çalıştı ise de kesin bir netice alamadı.</P><P align=justify>Akif, imanın sesini basınla duyurmak için Kastamonu’ya geldi ve Eşref Ediple beraber Sebilürreşab gazetesini orada çıkarmaya başladı. Bunun yanında&nbsp; Nasrullah Camiinde verdiği vaazlarda başlattığı&nbsp; ateşli ve heyecanlı duygularıyla halkı düşmana mukavemete teşvik etti.</P><P align=justify>Böylece Antep “Gazi” oldu, Maraş “kahraman”lıklar kazandı, Urfa “şan”ını korudu ve bütün Anadolu şahlanarak vatanını, dinini, namusunu korumak için and içti.</P><P align=justify>Sebülürreşad’ın yaydığı yoğun duygu&nbsp; vatanı aşıp en uzak mesafelere imanı&nbsp; inşirahlar meydana getirince, Rusya, hak ve hürriyetlerini gasbettiği, fakat imanını söndürmediği, milyonlarca Türk’ün uyanmasından korkarak sebülürreşad’ın ülkesine girmesini&nbsp; yasakladı.</P><P align=justify>Bu ses böylece millete&nbsp; ve alem-i İslam’a mal olunca, Mehmed Akif Eşref Edip Ankara’ya gelip, bir işrad ve iman yuvası&nbsp; olan Taceddin Dergahına yerleştiler.</P><P align=justify>Mehmed Akif&nbsp; önce İzmit ve Biga’dan mebus seçilmesine rağmen, daha sonra Burdurluların isteği üzerine&nbsp; Burdur&nbsp; Listesine alındı. Fakat bir emirvaki neticesi mebus almamak için Burdur’a gidip kendisini mebus seçenlerle görüştü,&nbsp; onların tensibini aldıktan sonra, bir yandan mecliste&nbsp; Burdur mebusu olarak vazife yaparken diğer yandan da neşriyat ve işrad hizmetine devam etti. </P><P align=justify>Mehmed Akif yayından fırlamış ok gibi Ankara’ya doğru koşunca sustu bülbül. Çünkü bu gidişin Vatan kurtulmadan durmayacağını ve muhakkak vatanını kurtaracağını çok iyi biliyordu. </P><P align=justify>Fakat Akif&nbsp; Ankara’ya geldiğinde şehri karamsar bir kaynaşma&nbsp; içinde buldu. Yunan Ordusunun Ankara’ya doğru ilerlemesi karşısına, başta Mustafa Kemal olmak üzere&nbsp; birçok devlet büyüğü&nbsp; meclisi Kayseri’ye taşımaya karar vermiş ve mühim bir kısım evrak gönderilmişti bile.</P><P align=justify>Fakat Akif, Kayseri’ye taşınmanın bir dağılma&nbsp; olacağını ve tekrar toplanmanın güçleşeceğini düşünüyordu. Bu yüzden karara&nbsp; karşı çıktı. Meclisin&nbsp; Ankara’da kalmasını Sakarya’da yeni bir müdafa hattı&nbsp; kurulup düşmanın&nbsp; orada karşılanmasını teklif etti. Teklifi görüşülüp benimsendi ve Akif’in&nbsp; imanlı sesi bir taahhütname gibi Ankara’dan&nbsp; vatan safhına dağıldı.</P><P align=justify>“Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz.”</P><P align=justify>Akif’in söylediği gerçekleşiyor, “şenaet ve denaet” ordusunu bütün Cihan desteklemesine rağmen cephe sarsılmıyor ve gönüllerdeki ümit ve iman ışığı gün geçtikçe&nbsp; güçlenerek istiklal şafağını söktürmeye hazırlanıyordu.</P><P align=justify>Bunun için şafak rengi ile dalgalanacak bayrağa ses ve nefes olacak bir marşa ihtiyaç&nbsp; duyuluyordu. Bu gaye ile Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekaleti) bir yarışma açmış, fakat yarışmaya katılan 724 şiirde İstiklal duygusu&nbsp; hissedilmesine rağmen, milletin müşterek iman ve heyecanının terennümü temin edilmemişti. Mehmed Akif 500 lira mükafat konulduğu için&nbsp; bu yarışmaya katılmamıştı. Mecliste ise en güzel&nbsp; Marşı ancak Mehmed Akif’in yazabileceğine dair ortak bir kanaat vardı. Bunun için Zamnın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, </P><P align=justify>“Pek aziz ve muhterem efendim,</P><P align=justify>İstiklal Marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler&nbsp; vardır. Zat-ı üstadanelerinin&nbsp; matlüb şiiri vücuda getirmeleri, maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır. Asıl endişemizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyic vasıtasından mahrum bırakmanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetlerimi arz ve tekrar eylerim efendim.” Şekillerindeki bir yazı ile Akif’e bir müracaatta bulunarak onun yarışmaya katılmasını sağladı.</P><P align=justify>Elinde ufacık bir kağıdı tefekküre daldı. Ara sıra bir kelime yazdı, bazen yazdığını çizdi, sonra tekrar yazdı. Saatlerce düşünerek, nihayet milletin imanını ve heyecanını dile getirdiği marşı bitirdi; vatanın, milletin ve dinin bekçisi olan “kahraman ordumuza” ithaf ve millete armağan etti.</P><P align=justify>Bu kudsi armağan Akif’in İstiklal marşı yazdığını duyup “Biz onun yanında müsabakaya girmeyiz.” Diyerek yarışma için verdikleri şiirleri&nbsp; geri alan şair ve mebusların da oyları ve gönülden iştirakleri neticesinde, 12 mart 1337 Cumartesi günü saat 17:45’te milletvekilleri tarafından&nbsp; dört defa ayakta dinlenip alkışlanarak ittifakla kabul edildi.</P><P align=justify>Nihayet bu heyecan, ıztırap, savaş,&nbsp; ümit ve zafer dolu yılardan sonra İstiklal Savaşının&nbsp; İstiklal Marşı Şairi Mehmed Akif, beraberinde bir istiklal madalyası&nbsp; ve bir mavzer tüfeği ile 1923’te Ankara’dan&nbsp; İstanbul’a döndü.</P><P align=justify>Mehmed Akif’in&nbsp; İstanbul’a dönüşü&nbsp; aslında yeni bir gidişin başlangıcı idi. Akif daha sonra da Abbas Halim Paşanın daveti üzerine&nbsp; kışıı geçirmek için&nbsp; Mısır’a gitti.</P><P align=justify>Bu sırada akif Elmalı Hamdi Efendinin yazacağı meal’i tercüme etmek için Diyanet İşleri Bakanlığı ile bir anlaşma imzaladı.</P><P align=justify>Daha sonra Akif tekrar Mısır’a gitti ve kış boyu çalışmalarına devam etti. Döndüğünde memlekette ilk devrim hareketleri başlatılmış Cumhuriyet dinsel baskılardan&nbsp; tamamen kopartılmaya çalışılıyordu. Bu teşebbüsler üzerine&nbsp; 1926 kışında&nbsp; tekrar Mısır’a giden Akif, Kahire yakınlarındaki&nbsp; Hilvan’a yerleşip İstanbul’a dönmeyerek çalışmalarına devam etti.</P><P align=justify>Mısır’ın&nbsp; sıcağı ile eski sağlamlığını kaybeden Akif, bünyesi bu kadar kesif bir çalışmaya&nbsp; tahammül edemeyince, değişik zamanlarda Lübnan’a, İskenderiye&nbsp; ve Antakya’ya giderek dinlendi.</P><P align=justify>Akif’in hastalığı gün geçtikçe daha çok artıyordu. Akif hastalığının artmasıyla memleketten uzak yerde ölmekten korkup vatanına geri döndü. Akif geldiği gibi sağlık yurduna yatırılıp tedavisine başlandı.</P><P align=justify>Akif&nbsp; hayatının son zamnlarıns-da Prens Halim Paşanın Alemdağ’daki konağına giderek, hastalık onu bitirmeden o hayatının gayesi olan eserlerini (İkinci Asım, İstiklal savaşı, Selahaddin Eyyubi piyesi, Peygamberimizin veda hutbesi) bitirmetyi azmetti.</P><P align=justify>Fakat halden anlamayan bu sari illet, iyice takatsiz bıraktığı vücudu tamamen kavrayınca Alemdağ’da kalamaz oldu ve kendisini kaderin tecellisine bıraktı. Fakat mesrurdu. Çünkü Mısırdan döndüğü gün peygamberimizin yaşında ölmeyi dua etmişti.</P><P align=justify>Bu makbul dua aynı yıl&nbsp; tecelli&nbsp; etmiş olmalı ki. Mehmed Akif&nbsp; 27 Aralık 1936 yılında&nbsp; 63 yaşında iken vefat etti.</P><P align=justify>Devrin hükümeti ve onun keyfine kendisini mahkum eden bir kısım güdümlü basın, Akif’in, uzun bir&nbsp; firaktan&nbsp; sonra önce vatana, sonra da ebedi aleme&nbsp; visaline&nbsp; ilgi göstermediğinden, resmi, cenaze merasimi yapılmadı, ama hiçbir davet ve teşvik görmeden&nbsp; gönlünün sesine uyarak&nbsp; gelen yüz binlerce&nbsp; vatan evladı Beyazıd meydanını doldurdu.</P><P align=justify>Muhteşem bir namazdan sonra çoğu üniversiteli olan&nbsp; gençler&nbsp; bayrağa ve kabe örtüsüne sarılı olan tabutu adeta parmakları üzerinde taşıyarak Edirnekapı Mezarlığına götürdüler. Okunan Kur’an ve ilahilerden sonra hep bir ağızdan istiklal marşını söyleyerek defnettiler.</P><P align=justify>Akif, “fetihten beri&nbsp; şehrin toprağına&nbsp; kendi eseri ile gömülen” ilk vatan evladı idi.</P>]]>
   </description>
   <pubDate>Fri, 11 May 2012 15:31:30 +0000</pubDate>
   <guid isPermaLink="true">http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=627&amp;PID=782#782</guid>
  </item> 
  <item>
   <title>Sa&#287;l&#305;k : Çocuk yetiştirmeyle ilgili doğru bilinen 8 yanlış</title>
   <link>http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=626&amp;PID=781#781</link>
   <description>
    <![CDATA[<strong>Yazar:</strong> <a href="http://www.teksevgi.com/forum/member_profile.asp?PF=1">hrkaripcin</a><br /><strong>Konu:</strong> Çocuk yetiştirmeyle ilgili doğru bilinen 8 yanlış<br /><strong>Gönderim Zamanı:</strong> 11 May 2012 Saat 2:21pm<br /><br /><P align=justify>Geçmişten günümüze kulaktan kulağa aktarılan birçok bilgi, çevrenin yönlendirmeleri veya günümüzün bilgi kirliliği, çocuk yetiştirirken annelerin doğru bilgiye ulaşmalarını kimi zaman engelleyebiliyor. Peki doğru bildiğimiz bu yanlışlar hangileri? Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ve Çocuk Nefrolojisi Uzmanı Doç. Dr. Neşe Karaaslan Bıyıklı, çocuk sağlığıyla ilgili annelerin en sık karşılaştıkları doğru bilinen yanlışları anlatıyor: </P><P align=justify>• Bebek fazla kucağa alınmaz, alınırsa kucağa alışır! Yenidoğan bebeğinizi emzirmek, altını değiştirmek, sevmek, okşamak, konuşmak için kucağınıza almalısınız. Anne ile bebek arasında kurulacak sevgi ve güven bağı için bu çok önemlidir. İstekleri karşılanan, sevgi ve güven hisseden bebeğinizi daha ileri dönemlerde uyku, beslenme gibi durumlar için belirli bir düzene alıştırmak daha kolay sağlanır.&nbsp; Özellikle ilk üç ay bebeğinizi sık sık kucağınıza alın.</P><P align=justify>• Şişman çocuk sağlıklıdır! Şişmanlık sağlık değil, sağlıksızlık göstergesidir. Hem çocukluk çağı hem de erişkin dönem için hipertansiyon, damar sertliği, şeker hastalığı, ortopedik bozukluklar, pişik, solunum yolu enfeksiyonları, psikolojik bozukluklar gibi birçok hastalıkla ilişkisi saptanmıştır. Dengeli beslenenen çocuk zayıf da olsa sağlıklıdır.</P><P align=justify>• Dondurma hasta eder! Dondurma gibi serinletici yiyecekler sağlık kurallarına uygun olarak hazırlandıktan sonra, üretim ve son kullanma tarihlerine dikkat edilerek tüketilmelidir. Dondurma yemeklerden sonra verilmelidir. Böylece hem çocuğun iştahının kapanmasına neden olmaz hem de boş midede soğuk besinin yol açabileceği karın ağrıları görülmez. Yavaş yavaş ve yalayarak yenilir ve beraberinde su içilir ise boğaz ağrısı veya tahrişine yol açmaz.</P><P align=justify>• Çocuğu üşütmemek için kalın giydirmek gerekir! Çocukları üşüteceği endişesi ile kalın giydirmek, sarıp sarmalamak terlemelerine ve hastalanmalarına yol açar. </P><P align=justify>• Banyo yaparsa üşütür! Çocuklar banyo yapmaktan hasta olmaz. Hasta çocuk bile banyo yaptığında tıkalı burnu açılır; vücudundan ter ve toksinler atılır. Sadece hastalık dönemlerinde uzun banyo yapılmamalıdır.</P><P align=justify>• İştah açıcı şurup işe yarar! Vitamin şuruplarının iştah açtığı hazırlayıcı firmalar tarafından sıklıkla vurgulanmaktadır. İyi beslenmeme nedeniyle bazı çocuklarda yeterli büyüme sağlanamıyor ise, hekim önerisi ve kontrolü ile bazı vitamin ilaçlarını kullanmak gerekebilir. Allerji ilaçları ve hormonlu ilaçlar yan etki olarak iştah artışı yaparlar. Bu nedenle çocuklarda uzun süreli bu ilaçları kullanılmaları önerilmemektedir.</P><P align=justify>• Soğuk algınlığı mı? Üşütme mi? Soğuk algınlığı (Nezle) toplumda en sık görülen üst solunum yolu enfeksiyonu hastalığıdır. Sıklıkla hava değişim dönemlerinde görülen bu hastalığa neden olan 100’den fazla virüs vardır. Hasta kişilerin hapşırıp–öksürmesi ile havaya karışan mikroplar, sağlam kişilere burun, ağız ve göz aracılığı ile bulaşır. Yuva, kreş, okul çocuklarında salya, sümük ile temas etmiş eller, oyuncaklar, yüzeylere dokunma yolu ile de bulaşma olur.&nbsp; Açık havada, rüzgarda kalıp üşütmek ile ilgisi yoktur.</P><P align=justify>• Midesini üşüttü diye kusuyor! Mide ve barsak hastalıkları virüs ya da bakterilerle oluşur. Soğukta kalma sonucu oluşmaz. Karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal, gaz çıkarma gibi belirtilerle seyreder.&nbsp; </P>]]>
   </description>
   <pubDate>Fri, 11 May 2012 14:21:54 +0000</pubDate>
   <guid isPermaLink="true">http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=626&amp;PID=781#781</guid>
  </item> 
  <item>
   <title>Kad&#305;n ve Aile : OMEGA DEPOSU: SEMİZOTU</title>
   <link>http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=625&amp;PID=780#780</link>
   <description>
    <![CDATA[<strong>Yazar:</strong> <a href="http://www.teksevgi.com/forum/member_profile.asp?PF=1">hrkaripcin</a><br /><strong>Konu:</strong> OMEGA DEPOSU: SEMİZOTU<br /><strong>Gönderim Zamanı:</strong> 11 May 2012 Saat 2:08am<br /><br /><P align=justify>Yazın en sevilenlerinden semizotu, yeşil sebzeden ve balıktan fazla omega 3 doymamış yağ içerir...</P><P align=justify>Bol vitamin içeren semizotunu sofranızdan eksik etmeyin. Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Beslenme ve Diyet Uzmanı Gizem Keservuran; semizotunun ve patlıcanın faydalarını anlattı:</P><P align=justify>Semizotunun sağlıklı bir sebze olarak ünlenmesinin asıl sebebi, herhangi bir yeşil sebzeden çok daha fazla omega 3 doymamış yağlar içermesidir. Omega 3 yağ asit içeriği balık eti ile kıyaslanabilecek düzeydedir.</P><P align=justify>C vitamini içeriği ile mide ve bağırsak hastalıklarında faydalıdır. Barsak hareketlerini hızlandırır ve mide yanmasını giderir. Bir kase pişmiş yaprakta 90 mg kalsiyum, 561 mg potasyum, 2.000 IU dan fazla A vitamini vardır.</P><P align=justify>BIÇAK KULLANMAYIN</P><P align=justify>Semizotu, elle bıçak kullanmadan parçalanmalıdır. Doğal rengini korumak için, kısa sürede pişirilmelidir. Fazla suda, uzun süre pişen sebze çok yumuşar, ezilir. Bu durum yemeğin görünümünü de etkilediği gibi fazla kaynatıldığında besin değerinde de kayıplar oluşur. Bu nedenle fazla karıştırmadan, çok az sıcak su konarak pişirilmeli ve pişme suyu asla atılmamalıdır. Çorbalarda kullanılabilir.</P>]]>
   </description>
   <pubDate>Fri, 11 May 2012 02:08:24 +0000</pubDate>
   <guid isPermaLink="true">http://www.teksevgi.com/forum/forum_posts.asp?TID=625&amp;PID=780#780</guid>
  </item> 
 </channel>
</rss>
