Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 15-11-2008
GAM-I MEDFÛN

Aynı kanlı karanlıktı gördükleri, bir yığın insan ölüsü arasında seçmeye çalıştıkları aynı yüzdü. Bulamıyorlardı… Toplu katliamların toplu mezarlara dönüşmediği, katledilenlerin henüz gömülmediği birkaç yer kalmıştı bakmadıkları. Şansları gittikçe azalıyordu, bulmak bir şanssa onu ölülerin arasında! Ya aksi durumda? Şansları gittikçe yükseliyordu… çünkü, belki, halen, yer, yüz, ün, de, mi, de, bul, an, tı, sı… Kusuyor biri, midesinde günlerdir boğazından zorla geçen birkaç lokma varken üstelik. Cesetlerin arasında o kadar kötü durumda olanlar var ki, bazısı hareket edecekmiş gibi canlı görünenlerin yanında tiksinti veriyor insana. Hem bazen öyle anlar oluyor ki hareket edecekmiş gibi canlı görünenler midesini bulandırıyor, gözleri açık olanlar gözlerinin içine bakıyor sanki insanın. Kan ve barut kokusu birbirine karışmış artık, cesetler kısmen, tamamen, ne fark eder ki, yanmış, yakılmış… Ölü insan kokusu ya da ceset kokusu! Yakışmaz, yakışmaz ya bir insana ölmelikler, başka bir tanımı var o yüzden ölmüş insanların.
   
Dayanılmaz bir ağırlık var artık omuzlarında her ikisinin de, düşünmeye, yürümeye güçleri yok… Ya bulmaya ve kaybetmeye güçleri var mı? Toprak bütün cesetleri emerken daha insan henüz gömmeden, yaşamı tükenip de yitenleri görenlerin yaşamaya gücü olabilir mi ki bulmak-kaybetmek bir mesele olsun?
   
Diğer ölenlerin arasında, çoktan toprağın altında çürümeye başlamış olabilir aradıkları kişi… Belki de yıllarca sürecek bu ceset arayışı, katliamlardan yıllarca sonra bile toplu mezarlar bulunduğu oluyor. İkisinin de bildiği, ama bilmezden geldiği bir durum bu. Umarsızlıktan doğan bir arayış… Neye yarar ki ölü bir bedeni görmek? Görmek ve gömmek arasında nasıl bir fark var? Bu farkı anlayabilmek için uzun zaman aramak gerekiyor ölü bir bedeni. Bulduğunda kendi ellerinle gömmek gerekiyor. Anneni gömer gibi bazen, bazen sevdiğin kadını toprağın altına iter gibi bir his bu… Neyi seviyorsan fani, işte onu yitirmek gibi! Öyle ya, kıskançtır Tanrısı Ademoğlu’nun… salt kendi ölümsüzdür; işte bu yüzden sevemezsin bazen Tanrı’dan başkasını. Vazgeçmek, kaçıp gitmek istersin tüm sevdiklerinden, sevdiğin her şeyden. Korkaklıktır inzivaya çekilmek, korkaklık! Korkaklıktır lahana çorbası içmek! Korkaklıktır bütün münzevilerin yaptığı, korkaklıktan başka bir şey değildir! Kaybetmemek için hiç, bu acıyla yüzleşmeye zerre kadar güçleri olmadığı için kendilerini her şeyden vazgeçirirler. Ya ne sanmıştınız, ya nedir derdi bu karanlığın? Bitmek bilmeyen bir ilahi aşk masalıyla mı avutuyorlar kendilerini! Palavradır bu!
   
İkisi de yorgun oturuyorlar cesetlerden uzak bir yere. Durgun, karanlık, akla hayale sığmayacak bir sükunet serpilmiş üzerlerine. Kanla beslenen dünya rengini arıyor… nice mavinin griye döndüğü, soğuk bir vakit. İçlerine işliyor zaman; ama çarpıyor dişleri birbirine, içlerinde ısınmaya dair en ufak bir kıvılcım yok. Vücutları enerji üretmekten o kadar uzak ki, ya dondular ya donacaklar. Zamanın ateşini bir yerlerde sakladıklarına şüphe yok, son kurşunun ya da aradıkları bedenin üzerine dökülmüş, fırlatılmış, üzerinde patlamış onlarca kurşunun namludan çıkarken ateşle yaktığı dünyada ısınıyorlar şimdi. Vakit biraz soğuk onların zihninde, harla karışık bir soğuk!
   
Büyük meydanlarda küçük cesetler toplanmış… Ağlayanların sesi arasında yeniden dolaşmaya başlıyorlar, yüksek perdeden ağıtlar göğün kaç kat üstüne yükseliyordur? O ki bilen her şeyi, anlıyor mudur bir ölüye ağlamak nedir, nasıldır? Kaybettiği kendi insanlığı değil mi sanki, kendi insanı, üstelik kendi insanını vuran kendi insanı? Bu parçalar, ondan kopanlar üstelik! Susuyor neden sonra insanlar… sessizleşip ölülerin başında bekliyorlar ya da uzaklaşıyorlar kimileri ölülerini sırtına almış, kimileri onları orada öylece bırakmış. Nasıl bir azaptır bu, nasıl bir kabulleniştir? Şu ağıtlardan sonraki susuş Tanrı’nın insana karşı tevekkülü mü, yoksa insanın Tanrı’ya karşı tevekkülü mü?
   
Yürümeye devam ediyorlar. Bazı cesetlerin (ah onlar artık ceset değil, insan… soluk alan ceset de neymiş!) soluk aldığını fark edenler onlara yardım etmek için başında toplanmış. Heyecanla yaşayan birilerini buldukları için seviniyorlar… kendi aradıkları için değil, sadece bir başka yaşamın diriliğini seviniyorlar. Oysa belki en büyük ıstıraptır ölenlerin arasında yaşamak sağ kalan için. Anlamı yoktur bazen yaşamın, çünkü kaybettikçe her şeyini ve yitirince inancını boş bir bardak gibi yere düşmeyi bekler insan rafta. Yerçekimi sürekli çeker, sürekli… durmadan dibine almaya çalışır seni dünyanın, yoktur vasfın ya da varsa bile kullanıldığın ara sıra, işe yaramazsındır aslında, ne kendine hayrın vardır ne de başkası için yaptığın şey aslında hayırdır. Çünkü acımayla karışık bakar artık insanlar gözlerine, varını yoğunu kaybetmişsindir sen onların gözünde ve onlar gibi değilsindir, hiçbir zaman da olamazsın. Olmak istersin bazen, bazen hayatından memnun olduğunu zannedersin ama daim dışarıdasındır; çeyizliklerin arasına kaldırılmışsındır adeta, sonra kullanılmak üzere. Değerliğinden değildir aslında, belki kötü bir evlilikte adice harcanacağındandır, belki de taşınırken paramparça olacağından… Sana el sürmezler, sen yazıksındır, sen yazıklanansındır; yitirmiş, kaybetmiş, hiçliği tatmış bir insansındır onların gözünde. İnsan değilsindir, yanılgı kısmı burası! Sen bardaksındır, içi bazen boş, bazen dolu; ama acınmaya değer, kırılmayı bekleyen bir bardak. Kimse yoktur yanında, herkes gitmiş, değerler zincirinin en üstünde asılı kalmış, en temel değerlerden yoksun bırakılmışsındır, yoksun kalmışsındır.
   
Sevinmenin nafile olduğunun farkında bile değiller henüz canlıcesedi bulanlar. Sahiplenip elini tutmak için birazdan ölecek olan genç çocuğa uzanıyor birinin eli… Daha uzanırken bir el tüm canlılığıyla, diğer beden tüm cansızlığıyla karşılıyor onu. Çünkü bu elin ölmek üzere olan birine uzatıldığını anladığı anda yaşamının bütün enerjisini çekiyor doğa yasaları bedeninden. Pişmanlık içinde elini geri çekiyor bunu fark ettiğinde diğeri. Mümkün değil artık! Genç adamın ruhunu bedeninden ayıran bir cellat oluyor eli, bir celladın giyotini, bir katilin baltası… Haykırarak ağlamaya başlıyor, bitti… her şey bitti artık, farkında, ikisi de farkında. Biri sarılıyor diğerine, avutmaya çalışmak onu, neye yarar? Ölüyor insanlar, insanlığın çoktan öldüğü hatta ilk kurşunu yine insanlığa attığı savaş meydanında. Ahmakça nedenler yüzünden ölüyor insanlar, tıpkı kendilerine yakıştığı gibi.
   
Az önce gördükleri gencin yanından uzaklaşıyorlar. Kimse elini uzattığında onu öldürdüğünü dillendirmiyor diğerinin, herkes gayet sakin bir şekilde uzaklaşıyor cesetleşmiş bedenin yanından, herkes. Meydandan uzaklaşıp anayol üzerinde kenarda köşede kalmış tek tük cesetlere bakarak ilerliyorlar. Üzerlerine serpilmiş ölü tohumlarının biraz olsun dağılması için konuşmaya başlıyorlar.
   
“Biliyor musun, belki kimseyi öldürmemiştir.”
   
“Nasıl bir teselli bu? Öldürmese ne değişecek?”
   
“Katil olmayacak en azından…”
   
“Kendini savunmak katillik değildir.”
   
“Bunu bilemeyiz, sebep ne olursa olsun insan öldürmek katillik olabilir bazen. Bir hikaye var anlatılan, duymuşsundur. ‘Unutma,’ diyor kadın oğluna, ‘sen onları öldürmezsen, onlar seni öldürecektir, işte sırf bu yüzden öldürmelisin.’ Kabullenmese de kulübeden çıkmakta olan oğlan başıyla onaylıyor annesinin söylediklerini. Yaşamak için, yaşayabilmek, hayatta kalabilmek için başkasını öldürmek bir türlü aklına girmiyor. Uzun bir yol yürümek için katılıyor askerlerin arasına, sonradan asker olmuş insanların arasına ya da o anda asker oluvermiş insanların arasına. Her neyseler artık, işte o yığının arasına. Zihninde annesinin söyledikleri var, ‘sen öldürmezsen, onlar seni öldürecektir’ bir an kabulleniyor bunu. Kendisi için değil, onların daha az insan öldürmesi için onları öldürmesi gerekiyor. Çünkü kendisi katil değil, katil olan onlar… Sonra düşünüyor tekrar, onlar da aynı bahanelerle yollanıyor savaş meydanına; herkesin içinde aynı ateş var! Askerleri konvoy ilerledikçe daha derin düşüncelere dalıyor ve işin içinden bir türlü çıkamıyor. Konvoy durduğunda bir dağın yamacında kendilerine silah dağıtılıyor, herkes sessizce alıyor silahını. Henüz silah kullanmayı bilmeyenlere çabucak anlatılıyor nasıl yapmaları gerektiği. Kimisi anlamıyor, kimisi anlıyor… O, anlayanların arasında. Namluya bir kurşun sürdükten sonra az önce kendisine gösterilenleri yapıyor ve tetiği başına dayadığı gibi ateşliyor.”
   

   
Yürümeye devam ediyorlar, bu defa ağızlarını hiç açmadan. Neyin hikayesi bu içinde bulundukları, Tanrı’nın düzen oyunun bir parçası mı? Yoksa inkar eden, anlamayan insan türünün iç çatışması mı bu birbirinden önce kendi benliğiyle olan? İç çatışmanın dışa ölüm kustuğu sokaklardan, meydanlardan geçip gidiyorlar… Bir yaşam ararken kendi yaşamlarını kaybetmek üzereler. Hava kararıyor, akşamla birlikte sokakta, belki cesetlerin arasında geçirmek zorunda olacakları bir sabah düşü başlıyor. Tekrar uyanabilmek bir hayal artık, katili dünyanın insanken insan olmak onurlarına dokunuyor! Onursuzluğu savunup yaşama dem tutacaklarını sandıkları sırada iki el silah sesi duyuluyor. Koşarak silah sesinin geldiği tarafa doğru gidiyorlar… Silahların sustuğu günlerden sonra belki de ilk defa duyuyorlar bu sesi. Olanca güçleriyle koşuyorlar, neyi bulmaya gittiklerini kendileri bile bilmeden. Yoldan hayli uzakta, küçük bir koruluğun arasında genç bir kadın cesedi buluyorlar önce. Arkasından da genç bir askerin cesedini yine… İntihar kaçınılmaz bir çözüm artık çoğu kişi için. Mosmor erkek cesedine bakılırsa bir hafta kadar oluyor öleli, kadın da onun silahıyla vurmuş kendini. Kadının nabzını yokluyorlar, ölmüş. Tanrı’nın verdiği canı başka bir kulun alabilme ihtimali varken, insanın kendi canını kendisinin yok edemiyor olması kutsal kitaplara göre ne kadar acı! Sen beni öldürebilirsin ey hayatın başka bekçisi, ben senin bahçendeki hırsız olabilirim! Sen beni öldürebilirsin ey hayatın diktatörü olmaya çalışan, ben senin bahçendeki anarşist olabilirim! Sen beni öldürebilirsin ey hayatın sevgilisi, ben senin kahrından ölen maşuk olabilirim! Ama ben… ben hırsızlık yapmaktan bıkıp öldüremem kendimi, ben anarşist olmaktan bıkıp öldüremem kendimi, ama ben kahrolmadan seni hissettiğim ilk anda vuramam kendimi. Sen bir başkası karşısında yapabilirsin her şeyi, muktedirsin her şeye yani başkasının karşısında; yalnız kendi karşında eğemezsin boynunu! Peki ama neden? İnsanların birbirlerini öldürmesine bu kadar kolay izin verilebilirken, bu bazen haklı görülebilirken hatta; neden yasaklanmış intihar? Kadını ve genç adamı orada bırakıp uzaklaşıyorlar. Bu istila edilmiş topraklarda akan kanın hiç durmayacağından ikisi de kesinlikle emin. Dokunaklı bir tabloya işlese onları bir ressam, dokunaklı bir tabloya işlemesine bile gerek kalmadan dokunur herkesin içine görüntüleri. Laf-ı güzaf bundan sonra söylenecekler... kayboluyorlar sisin içinde. İkisinin derinliklerinde de aynı his var, o yaşa kadar kendi cesetlerini aramış gibiler, vurulmuşu görüp de kendilerini vurmuş gibiler, savaşta ölmüş, ruhları nice savaşlara tanık olmuş gibiler… ve ölüm gibi sessizler.

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairC. ALPER İLHAN
gonder 152 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker