" Göz hiçbir şeyin özünü göremez, kişi ancak yüreğiyle görür"diyor Saint Exupery "The Little Prince" (Küçük Prens) adlı kitabında ve Küçük Prens'e Tilki’nin yardımıyla bunu öğretiyor.
Oysa çoğumuz, ne büyük ve farkında olmadığımız bir yanılsamanın içerisindeyiz. Gözlerimizle her şeyi gördüğümüzü sanırız. Sonuçta büyük hayal kırıklıkları yaşasak dahi bu hep böyledir ve böyle devam eder.
Yapraklarının güzelliği, renginin albenisiyle sizi büyüleyen bir çiçek düşünün. Elbette ona dokunmayı, onu koklamayı arzu edersiniz. Çiçeğin zehirli olabileceğini, dokunur dokunmaz zehrinin size geçebileceğini ve belki de sizi öldürebileceğini aklınızın ucundan bile geçirmezsiniz. Siz onun yalnızca büyüleyici güzelliğine hayran olmuşsunuzdur ve gözünüz başka hiçbir şeyi görmemektedir.
Orhan Asena'nın "Tohum ve Toprak" adlı yapıtında da benzeri bir durumla karşı karşıyayız. Efendisi için ölümü dahi göze alan bir cariyeye efendisi şöyle diyor: "İşte toprağın kara bağrında çürümeye durmuş bir küçük tohum daha. Gören gözler; o dalga dalga yeşili, o gümrah çayırları, o başı gökte çınarları görecek de seni göremeyecek. Kimseler bilmeyecek toprağın o kara bağrında nelerin çürümekte olduğunu. Toprak yalnız verdiğiyle anılacak. Ya boğduğu..."
Evet ne yazık ki göz; toprağın üzerindekini, yüzeyseli görür yalnızca. Ne onun özünden ne de boğduklarından haberdardır. Denilebilir ki, eğer bu kadar işlevsiz ve bu kadar hakikatten uzaksa Allah insana ne diye göz vermiştir. İşte asıl mesele budur: Bakmak ve görmek arasındaki farkı kişioğlunun idrak etmesi... Bu; kimine işin felsefesi, kimine de edebiyatı olarak gelebilir. Ama şu bir gerçektir ki, çoğu âmâ insanın görebildiğini gören gözler göremezler. Bir
Âşık Veysel’i düşünün. Dünyanın tüm güzelliklerini gönül gözüyle görmüş, gören fakat farketmeyen gözlere de göstermiş bir insan değil midir?
" Dalgın dalgın seyreyledim dünyayı
Boyalar ne, çiçekler ne, koku ne?
Bir arama yaptım kendi kafamı
Görünen ne, gösteren ne, görgü ne?"
Bu dizeler onun; yüreğinin gözüyle gördüğünün, sorular sorup cevaplar aradığının, düşündüğünün, düşünürken de düşünmeye sevkettiğinin işaretleri değil de nedir? O toprağın verdikleriyle de aldıklarıyla da onun özünü görmüş; yüreğinin sesiyle ona "sâdık yârim" demiş, ender bulunan bakıp da görenlerdendir.
Ne yazık! Biz, onların kimine, bizim göremediğimizi gödükleri için, deli dedik bugüne kadar. Ama bizden hep bir adım ileride olduklarını hiç bilemedik. Onlar, hani o geçmişte kendilerine deli denilenler, Belki de bize ve çağlara hitaben: "Âlemin deli dediğine, Allah velî der" diyorlardır.
Kim bilir?.