Evet.
Kendime geldiğim zaman az uzağımda üniformalı ve silâhlı iki adam gördüm. Bir süre sessizce bakıştık. Sonra biri, tüfeğiyle yol kavşağını işaret etti. Oraya gitmemi emreder gibi bir hali vardı. İkisinden başka kimseleri görürüm diye Gastronom mağazasına baktım. Yoktu kimse. Bakışlarımı yol kavşağına yönelttim gene. Ön tekerlekleri kaldırımda, ürkmüş bir beygir gibi duran kapalı kamyonun damındaki döner fenerin mavi ışığında bir grup kişi görünce, ayaklarımı sürüye sürüye adamın işaret ettiği yere yürüdüm.
Grupta dört kişi vardı -biri köylü. Adamın sırtında ağır bir gocuk, ayaklarında partal çizmeler, ama başı açık; sırtı ötekilere dönük, düşünceli bir tavırla sigara içiyordu. Ötekiler şehirli. Adamın yanında durdum. Döner ışık, mavi yansımalariyle adamın karmakarışık ve ıslak saçları üstünde uğursuz bir oyun oynuyordu adeta. Adamın kendisi de bunun farkındaydı sanki- sigarasını içerken donuk gözleriyle çamurlu çizmelerinin uçlarına bakıyordu. Az daha sokuldum adama- tavrı değişmedi.
Üç kişi daha getirildi silâh altında; üçü de genç. Kaldırımda fazla asker peyda oldu. M.Ö. I. yönünden ses ve gürültü geliyordu. Önceki gece Fontannaya boyunca geçmiş insanlar esti aklıma aniden -soğuk bir ürperti geçti içimden. Ama aynı anda Almirayı anımsadım.
Korkmamalıyım. Korkmama sebep yoktu. Tersine sevinmeliydim. Almira'nın geçtiği sokaktan geçeceğim. Almira'nın izleri üstüne basıp yürüyeceğim. Nereye? Bilmiyorum nereye, ama yolun sonunda Almira bekliyor beni. Yolun sonuna ulaşıp Almira'nın yanında bakacak yüzüme. Sonra Almira gülümseyecek, ben gülümseyeceğim ve ellerimizi tutarak bilinmeze çıkan yolun son kesimini birbirimizin yanında yürüyerek geçeceğiz.
Yeni kimseler getiriliyor yol kavşağına; çoğu genç. Kaldırımda Alman askereri. Ben, Almira'yı düşünüyorum hâlâ. Askerler korkunç değiller gayrı. Gocuklu adamın ıslak saçları üstünde oynaşan ışığın yansıları da öylesine çılgın değil — hatta güzel; dersin ki uğurlu bir yol muştuluyor yol kavşağında duran insanlara.
Heyecanım daha da kabarıyor içimde. Galina Şubert'in apartımanından tam zamanında çıktım. Ne mutlu bana! Galiba Şubert'in apartımanında kalmış olsaydım, duvarda asılı küçük aynanın karşısında durarak gözçukurlarına batmış gözlerime, açık ağzıma ve renksiz dudaklarıma bakacaktım. Ama şimdi... Şimdi yol kavşağında biriken insanlar arasındayım; onlardan biriyim.
Köylü adam bana bakıyor. Elini kaldırıp sarkık bıyığını çekiyor arada. Benimle konuşmak istiyor — belli. Az daha adama sokuluyorum:
- Nerelisin, amca?
- Demircili, diyor adam.
Gözleri buğulu. Sesi boğuk.
- Demircili mi?
- He!
- Demirci'de otursaydın ya... Ne işin var burada? Gözlerini yere indiriyor; çaresiz. Sonra omuz silkiyor hafiften:
- İşin altından çapanoğlu çıkacağını bilmiyordum ki...
Susuyor gene. Sonra yavaş, sakin bir sesle konuşuyor:
- Bizim oğul askere alınmıştı üç hafta öncesi. Eh, tek evlât... Kendisiyle Akmesçit'e kadar geleyim dedim. Akyar'ı savunan birliklere katılacakmış... Demiryolu istasyonunda ayrıldık. Köye dönmeden önce bir de bizim akrabalara uğradım — alıkoydular. Ertesi gün yola çıkmak istedim — ama ne bir araba, ne bir otobüs. Ogün bugün bekliyorum. Bu akşam da araba bulurum diye evden çıkmıştım, Kantar'da dört yanımı Alman askeri sardı. Kimsin? diye sordular. Köyün, Kolhoz'un, Sovyet'in adını söyledim bir çırpıda. Ama belge istediler. Eh, köylüde belge ne arar! Kolumu burdular. Kalpağım yere düştü. Kaldıracaktım, belime dipçikle vurdular. Zorbalığın bu çeşidi benim yaşımda bir adam için fazla doğrusu.
Birden sert bir kumanda. Adam başını kaldırımdan yana çevirdi. Yol kavşağındaki küme sıklaştı.
Maaarş!
Avrupa konukevi yönüne yürüdük.
Yürürken adama birşeyler daha sorasım geliyor. Adam bana bakıyor kör bir bakışla. Başka ne sorabilirim adama?
«Kör kimseler aydınlık kelimesinin tam anlamını bilirler mi, amca?»
Omuzları sarkık. Yaşının tüm yılları omuzları üstünde.
«Kişioğlu ortalama kaç yıl yaşar, amca?»
Kulaklarımda ayak sesleri. Başımı çevirip arkada kalmış döner ışığın sokak taşları üstünde oynaşan yansımalarına bakıyorum. Hava gene bozdu. Rüzgâr ve yağmur. Ama uzak değil, bir çağrım ötede Avrupa konukevi.
«Ben bir kör dilenci gördüm, güneşli bir yaz günü Avrupa konukevi önünde — elinde değnek, yol kavşağını geçerken, telgraf direği üstüne gidiyordu doğru; ama direğe iki adım kala durdu da sola dönerek kaldırıma çıktı.»
işte, orda! Eskisi gibi. Arka cephesinde dar dehliz. Yüksek pencerelerinde katmer örtüler. Antresinde yeşil palmiye. Ama bütünüyle karanlık içinde. İlerimizde yürüyen Her Oberşturmführer sola dönüp Gogol sokağına sapacak olursa, dehlizin önünden geçeceğiz. Ama biliyorum; dehliz boş. Sokak kızları özürlü; dehlizin gedikleriyse hazin özlemlerini ucuz şarap bardaklarına gömdüler,
Avrupa konukevi önünden geçtik — ne Almira'yı anımsadım, ne de köşe başında ahşap kulübesi içinde «Yeni Fünya» için alıcı bekleyen Yahudi kadını. Herşey: bina, kaldırım, sokak ve yağmur — tüm ağırlıklarından yitik. Her Oberşturmführer'in omuzları üstünde; Her Oberşturmführer'in başı dik ve mağrur; gözlerinde taş köprü altından akan Salgır, Salgır değil, yengi simgesi.
Benim gözlerimde ise kavak ağaçları. Ama kargalar susuk; belki gebeş — akşamın bu saatinde Salgır kıyısındaki ortak hamam binasına yaklaşanların ayak seslerini dinliyorlar.
Köprü üstünden geçtik.
Taş basamakları inerken köylü adamı anımsadım. Duralayıp arkama baktım. Yoktu. Adamı kalabalık içinde kaybettiğimden memnundum doğrusu. Kimsin diye soru sormayacaktı; geçen yazın sonunda Demirci bağlarında devşirilmemiş üzümlerin, ağaçlarda kalmış bademlerin sözünü etmeyecekti. İçimde hoş bir hafiflik hissettim.
Taş basamakların dibinden başlayıp hamam binasına dek uzayan mor salkım dallariyle örülü çardak altından yürüdük. Yağmur yağıyordu çıplak dallara. Kulaklarımda işkenceli bir melodi: cavaliera rusticana — Salgır akıyordu rahat bir şırıltıyle; karga sürüleri uçuyordu kavak ağaçlarına korkunç çığlıklar kopararak; ve bir yerlerde çağlayanlar; avlularında teneşirler kuruyan evlerin açık pencerelerinden ise ağıt duaları geliyordu kulaklarıma, acıklı ve ağır.
Hamam binasının zemin katı koridoruna girdik. Yarı aydınlıkta köylü adamı kolladım gene. Yoktu. Koridor kapısı açıktı. Uzun bir süre kapıda kimse görünmedi. Kapanmadı da. Ama soluk, ıslak giysi, ter kokusu birikimi bir şişe tıpası gibi tıkamıştı girişi.
Derken sivil elbiseli bir adam durdu eşikte. İçerdekiler adamın duruşu, soğuk bakışı ve temiz kılığıyle ipnotize edilmişçesine adama bakıyorlardı. Adam, el işaretiyle duvar dibinde durmamızı emretti;.. sonra içeriye girdi; koridorun bütün uzunluğunca önümüzden geçti ve işaret parmağıyle başlarımızı saya saya geri dönerek gene eşikte durdu.
Sessizlik sürüp gidiyordu. Derken adamın yanında. üniformalı bir subay boy gösterdi. İkisi başbaşa verip bir süre fısıldaştılar. Sonra sivil elbiseli adam güçlü bir sesle konuştu:
- Sizler, dünya komünizmine karşı savaşan fedakâr Almanya endüstrisine katkıda bulunmak amacıyle buraya getirildiniz. Tutuklanmış kimseler değilsiniz — bunu böyle bilmenizi istiyorum. Bilgilenmiş Alman endüstri merkezlerine gönderileceksiniz. Hareket etmeden önce, üç gün süresince, yakınlarınızın gelip sizleri burada uğurlamalarına izin veriliyor!
Kısa, açık ve çevik konuştu. Üniformalı, ökçeleri üstünde sert bir dönüşle dönerek eşikten uzaklaştı; sivil adam onu takip etti. Sonra kapı kapandı ve koridorda konuşma başladı.
Adamın söylediklerinden doğru dürüst bir anlam çıkaramadım o akşam. Üstünde durup fazla düşünmedim de. Sırtım duvara dayalı, koridorun karşı duvarına bakıyordum. Herşey o duvarın arkasındaydı.
Geceyi Galina Şubert'in apartımanında geçirmediğime pişmandım artık. Ne diye çıkmıştım? Biri bekliyordu beni sanki sokakta. Vaktin akşam olduğunu, M.O.I.'ye yetişmeden önce sokaklara karanlık çökeceğini bilmiyecek kadar bön bir genç değildim elbet. Karanlıktan korkmadığım için mi?
Korkmuyordum karanlıktan. Karanlık gecelerde Halide'yi her zamankinden belirgin görüyordum. Boynuna dek fosforlanmış lâleler arasına gömülü, beni bekliyordu bir yerlerde; ve ben, nerde olursam olayım, fısıltılı ama dudakları arasından yuvarlak yuvarlak çıkan sıcacık kelimeleri can kulağımla dinliyordum: karanlık örtmez bizim mezarlıkları; geceler nekadar karanlık olursa olsun, başını kaldır, gözlerini alabildiğine aç ve mezarlık yönüne yürü, diyordu sanki Halide.
Ama Halide başkaydı o gece. Sadece Halide değil, Galina Şubert'in apartımanından sokağa atladığım ana dek yaşanmış bütün ömrüm başkaydı. Benim ömrüm değildi âdeta. Yapmacık bir dünyada yaşamıştım. Zöhre hanım, Mansur, Gülşen Kadın, Sarı Çömezler gerçek değil, bir takım bebeklerdi. Onları ruhuma doldurup bebekler dünyasına ben götürmüştüm. Onlar konuşmuş, birbirinin kucağına yatıp sevişmişse, ben konuşturmuş, birbirinin kucağına yatırıp ben seviştirmiştim onları.
Karşı duvara bakarken onları — bir de geçtiğim yerleri ve tanıdığım insanları — tam şekil, renk ve dış görünüşleriyle ruhumda canlandırmağa çalıştım uzun bir süre. Ama boşunaydı. Herşey ve herkes duvarın arkasındaki gece altına kalıp ezilmiş, biçimsizleşerek ruhumun yabancısı olmuşlardı. Cinsel duygularımı uyandırmağa çalıştığım anlarda ise, çocukluğumuzda beraberce ak karlar üstüne işediğimiz çilli Sevgil bile gözlerim önünde belirip hemen koca bir kurbağa kılığına giriyordu ve yeşil yosunlar üstünde sırtüstü yatarak, gözyuvalarından çıkık kirpiksiz gözleri sünnetli yerimde, ağzını tıpkı bir kurbağa gibi açıp kapayarak, boz benekli ak karnı üstüne yatmamı istiyordu. Sonra Sevgil siliniyordu gözlerimden ve Sevgil'in hayaleti silindiği yerde dallarına yüzlerce cansız bebekler asılı badem ağacı beliriyordu.
En güvenilir yer gene Fontannaya oluyordu benim için. Sabahleyin Alman askerleri gelip bizi ortak hamam binasından dışarıya çıkaracak ve biz, gün ışırken, Fontannaya boyunca geçerek demiryolu istasyonu ötesindeki bayırlara gideceğiz.
Bayırların ötesinde beni neler beklediğini bilmiyordum. Ama duvar yoktu orada; telgraf direği, numaralı kapı, elektrik ışığı, taş basamaklar, koridor yoktu — sadece boz tepeleri yalayan buzlu rüzgâr.
Üşütücü bir hava çarptı yüzüme. Issız bir yerde olduğumu sandım bir an ve başımı kaldırarak dört yanıma bakındım. Hayır, koridordaydım, ötekiler, zemin tahtaları üstüne rasgele uzanmış, uyuyorlardı. Ben de uyumalıyım. Sabahleyin uyanınca, şimdi benim için muammalı olan şeyler, çözülüverecekti kafamın içinde.
Yere oturdum. Uyku tutmuyordu gözlerimi. Hayaller geldikleri gibi uzaklaşıyorlardı ve gözlerimin önünde boz mezarlık, bir de yeşil yosunlar üstünde sırtüstü yatarak beni kendine çağıran Sevgil kalıyordu.
Sonra uyudum.