Disneyland'in temasal birimleri içinde, edebi mirasımızın eserlerine ya da kişilerine, genelde gösteri ya da dükkan şeklinde göndermeler vardır. Bunlardan bazıları: Alis Harikalar Diyarında (Çılgın Şapkacının Çay Fincanı Gezintisi), Peter Pan (Peter Pan Uçuşu), Misissippi'de Hayat (Mark Twain Nehir Gemisi), Söğütler'de Rüzgar (Bay Toads'un Vahşi Gezisi), İsviçreli Robinson Ailesi (İsviçreli Ailenin Üç Evi) ve Tom Sawyer (Tom Sawyer'ın Ada Salları). Bunlardan başka Kral Arthur, Uyuyan Güzel, Pamuk Prenses, Mike Fink, Casey Jones, Jean Lafitte ve Abraham Lincoln gibi çeşitli tarihsel kişilerle, mitler ve efsanelerle mülkiyet ilişkilerinin ürünleri vardır. Bu belli figürlerin seçiminde bir kalıp bulmak zordur. Çoğu daha önce film ya da çizgi film sürecinden geçmiştir ve Disney örgütlenmesinin Batı kültürü üzerinde hak iddia etme gücünü hatırlatmaları sağlanır. Fakat bunun ötesinde bariz olan bir seçme ilk
Ilık sabah güneşinin uykudan henüz kalkmış mahmur bedeninizi teklifsiz okşayışlarıyla, gözleriniz yarı kapalı, keyifle portakal suyundan aldığınız tembel yudumların kokusuyla hatırlıyorum sizi hep. Hep sabahları size uğradığımdan herhalde. Siz beni nasıl beklerdiniz bilemem, fakat ben... Size geleceğim sabahlar nasıl saçlarımı tarar, nasıl elbiselerimi defalarca ayna karşısında dener ve evimi bir daha dönmeyecekmişim gibi yüz üstü bırakır, kalbim çarpıntılar içinde fırlardım sokağa.Kapınızı çalarken neler hissettiğimi keşke anlatabilecek kadar yetenekli bir şair olabilseydim. Kapınızın önüne geldiğimde hissettiklerimi isimlendirmek öyle zor ki. Çoğu zaman pişmanlık ve isteğin, hüzün ve sevincin bir arada yüreğime, beynime ve tenime hücum etmesi yüzünden alı al, moru mor, ellerim titreyerek zilinize doğru uzanırdım. Zile bir türlü basamaz, tanrısını rahatsız etmekten korkan bir kul gibi zavallı bir telaşa kapılır,
1 .gündür bugün
Sevgili Ferhat,Uzun zaman olmuş sana yazmayalı. Ne garip, bu gün ayın birinci günü, birini bekliyorum aklıma sen geliyorsun. Tarih atma isteğiyle saatime bakıyoram ve zamanı fark ediyorum. Garip değil mi; bu gün dünden farklı değil. Muharrem aynı muharrem, günler aynı, mekanlar aynı, yalnızca bir kere gördüğüm insanı ikinci kez göremiyorum. Değişenler; suratlar ve takvimdeki günler. Saatimin rakamlarının her gün, her dakika, her saniye değişmesine rağmen, saatim hep aynı saat. Biliyorum ki bazı değişikliklere ihtiyacım var. Ve tüm bunlar saatimdeki rakamların değişimine bağlı gibi.Oh be, Ferhat mektubumun ilk sayfasını bitireceğim. Ulan bayağıdır sana yazmamıştım, kendimi kaybettim işte. E para hırsı, ne olabilir başka. Gerçekten seni çok özledim. Bazen insanları sana benzetiyoruz, (san çiyan) uzun menzilli ilerigeri odaklanan gözlerinle işte Ferhat diyoruz.
"Otur, Casaubon. İşte bizim metallerin tarihi projemizin planlan". Yalnız kalmıştık ve Belbo çeşitli bölüm başlıkları, indeksler ve öneriler gösteriyordu. Metinleri okumaya, ilüstrasyonları bulmaya çalışıyordum. Ümit verici kaynakların bulunduğunu sandığım birkaç Milano kütüpanesinden bahsettim.
"Yeterli olmayacaklardır" dedi. "Öteki yerleri de görmelisin. Mesela Münih'teki bilim müzesinin nefis bir fotoğraf arşivi var. Paris'te Arts et Matiers Konservatuarı var. Zamanım olsaydı ben gitmek isterdim."
"İlginç mi?"
"Rahatsız edici. Makinenin zaferi. Gotik bir kiliseyi mesken edinmiş..." Tereddütle sustu. Masanın üzerindeki kağıtları tekrar düzenledi. Sonra, söyleyeceklerine çok fazla bir önem atfetmekten korkarak: "Ve, Sarkaç orada" dedi. "Ne sarkacı?"
"Sa
O geceye kadar, en doğru bilgiyi ansiklopedilerin sakladığına inanırdım....
Bizde sözlük ya da o zamanki tabiri ile lügat biriktirme ve her fırsatta onları okuma bir aile saplantısıdır. Büyükbabam, babam, dedem hep lügat ve ansiklopedilere ilgi duymuşlardır. Ben de kendi hayat tarihimin aydınlanma dönemini, ansiklopedi okuyarak geçirdim diyebililirim. Ansiklopedi karıştırmak denir aslında; ama ben bilhassa okumak fiilini tercih ediyorum. Çünkü saatler boyunca o alfabetik bilgi yığınıyla amaçsızca cebelleşirdim. Tabii herkes gibi ben de büyüdüm ve o güzel huyum diğer kitaplara yöneldi ve ansiklopediler kütüphanemin en güzide köşelerinde emekliye ayrıldılar. Ta ki geçen geceye kadar. O sıkıntılı ve içbunaltan gecelerden biriydi. İçimi sıkan özel düşünce ve duygularımdan kurtulmak için bir zamandır aklıma takılan "anaerkil toplum" konusunda düşünmeye başladım. İnsanlığın emekleme döneminde yaş
Televizyon dizilerinin bile bir hiyerarşisi var günümüzde. Evlerin pencerelerinden seyredilebilecek o mavi ışığa yapışan her kimse artık onu da sınıflandırmak mümkün. Hiyerarşi ayakkabılarımızdan -en çok ta onlardan-yansıdığı gibi seyrettiğimiz televizyon programlarından da yansıyor. Popüler kültürün inanılmaz gücü bir yandan farklılıkları ezip geçerken diğer yandan farklı olmayı mitleştiriyor. Bir Fransız deyişi "değiştikçe aynı şey" diyor, iyi aile kızı olmaktan korkan tüm kızlar Madonna ve uygun adım yürüyüp aykırı düşler kuran genç adamların bıyıklarında Ahmet Kaya. Televizyon programları da böyle... Kahkaha efektlerinin boğduğu stüdyo güldürüleri arasından zevkinize uygun -ya da zevkinizi biçimlendirecek- bir tanesini seçebilirsiniz. Ya da yalnızca sevdiğiniz yönetmenin filmi oynadığında yakarsınız evinizin mavi ışığını. Belki de polisiye dizilere hayransınız. Her neyse televizyon dizilerinin kültürel hiyerarşisinde
Bilim üzerine farklı düşünme egzersizleri Kuhn'dan sonra iyice hareketlendi ve sorgulanması hayli ilginç olguları gözümüzün önüne serdi. Bilimi dünyayı anlamak ve doğanın sırlarını çözmekte en hakiki yol gösterici olarak kabul eden Aydınlanmacı düşünce ve onun bizi alıştırdığı önyargı objektif deney ve gözlem yöntemleriyle bilginin çoğaldığı ve ilerlediğimiz fikri olmuştur. Ta ki Kuhn fizik tarihine değişik bir bakış açısıyla yaklaşıp görünen köye değişik bir kılavuzluk yapana dek. Ve bu kılavuz sayesinde bilim felsefesi, bilim tarihi ya da en basitinden bilimin ne olduğu üzerine kafa yoranların burnu o malum şeyden kurtulamamaktadır. Kuhn'un söylediklerini bir tarafa bırakırmış gibi yapıp bilim üzerine tekrar düşünürsek karşımıza çıkan manzara şu olacak; bilimin çeşitli dönemlerinde bilime hakim çeşitli metaforlar denk düşmekte. Bilim adamı ve sokaktaki adam için bu metaforlar bilimin bulunduğu noktanın veciz bir
Siz sahnedeyken çıt çıkmazdı. Kaç defa evden kaçtım sizidinlemek için. Kaç defa dayak yedim filmlerinizden döndüktensonra. Mikrofonu ne güzel tutardınız. Ne güzelokurdunuz."Nereden sevdim o zalim kadını". Hakkı Derman,Şükrü Tunar, Selahattin İçli, Yorgo Bacanoz, ve siz. Belki desizin yüzünüzden bu işi seçtim. Belki de sizin yüzünüzden hepbekar kaldım. Muhsin Bey, Yavuz TurgulEski Filmlerde Neler Bizi Güldürürdü
Aşk Mabudesi'nde takma kirpikleri, ve postijiyle karşısındaki Femme-Fatallee, Türkan Şoray'ın "Senin her şeyin sahte ama bendekiler Allah vergisi" deyişi mi yoksa Buruk Acıda, bir Beyoğlu otelinde, tıp öğrencisi ve namuslu Şoray'ın, polis tarafından basılan otel sakinleriyle karıştırılması üzerine, beraber kaldığı kör kemancının -Ali Şen'dir- ağlayarak "Yapmayın, götürmeyin, aslında o namuslu bir kızdır" feryadıyla
Bilginler onlu sayı sistemini kullanıma soktuğundan beri insanlık, eli açık tüccarlar gibi her alanda onu kullanmış. Küçük çocuklar saymayı öğrendiklerinde parmaklarının da yardımıyla önce ona kadar, sonra da onar onar yüze kadar saymayı daha kolay öğrenmişler. Fizikçiler ölçümlerini yapmak için her nedense gerekli uzunlukları, ağırlıkları onar birimlik aralıklardan meydana getirmişler, ve toplumbilimcilerin incelediği dönemler yüzyıllarla kategorilendirilmiş veya onyılları ayrı ayrı değerlendirmeyi nedense daha doğru, belki de daha kolay bulmuşlar. Ve belki, sıralanabilecek bir sürü ayrıntı, bir dayanak noktası bulamadan yok olup gitmiş.
Tarihe bakıp ayrıcalıklı bir üç yıl bulamamak, bulunsa bile onu önemli kılacak sebepleri sıralamak yararsız mı yoksa ön kabul sınırlarını zorlamaktan öteye gitmeyecek bir uğraş mı olurdu bilinmez. Hiç denenmedi, belki denendi de biz duymadık ya da herkes duydu ve yi
okunmamış kitapların, seyredilmemiş filmlerin, gidilmemiş konserlerin, tanınmayan ünlülerin içtimaî hayatta oluşturduğu stres faktörü
Çılgın Raptiyenin İntikamı
"Zelig'i seyrettiniz mi?""Ya Moby Dick' i okudunuz mu?"
Ne kadar sık karşımıza bunlara benzer sorular çıkar. Onu yaptın mı, bunu gördün mü, şunu okudun mu... Kalabalık bir toplumda sohbet ederken, şuradan buradan dem vururken, ya da pek tanımadığınız bir ortamda ciddi ciddi laf y a p m a y a çabalarken, biri tak diye bir soru sorar "Falancanın bu konuyla ilgili bir kitabı vardır, okumuşsunuzdur mutlaka! ". Mutlaka okumalıymışsınız, ama şu korkuçluğa bakın ki okumamışsınız! Canınız nasıl da sıkılır. Nedense "Hayır okumadım" demek tarif edilmez acılar verir insana, ve ister k