Mağaranın karanlığına bakan yüzüne çevirip gözlerini “acaba” der umutsuzca.
Mağarasından çıkıp insanların arasına katılmasının üzerinden tam beş sene geçmişti ihtiyarın. İnsanların gözlerindeki aczi fark edişinin ise on... Değişen ne vardı ki görünenden başka? Yalnız saçlarındaki beyazlık fark edilir derecede artmış, ak yüzündeki kırışıklıkların sayısı bir o kadar çoğalmıştı. Ya mağaranın dışındakiler , acaba onlar ne haldeydi, ne yapıyorlardı? Bir an beyninde çakan şimşeklerin düşünce olarak yağmaya başladığını ve gözyaşlarının yüzündeki çizgilerin arasından akıp gittiğini hissetti. “ Ne olur, ne olur bir şans daha” diyebilmişti, tiz ve titrek bir ses tonuyla mağaranın duvarlarına. Duvarlar dile geldi de kükrercesine, haykırdı heybetli sesiyle: “ Tamam son bir şans daha!..”
İşte yine yola çıkmıştı, şükranlarını ifade ettikten sonra mağarasına. O kadar alışmıştı ki ona... Daha şimdiden özlemişti bile. Yolda karşısına önce tarladan eve dönen bir çiftçi çıktı. Çiftçiyi gördüğünde aslında insanları ne kadar da çok özlediğini anladı. Gözlerinden çiftçinin de onu sevdiğini fark etti. Çiftçi, elindeki elmanın tekini ihtiyara uzatarak “ Nereden gelip nereye gidersin yabancı?” diyebildi, sırtındaki çuvalı yere bırakarak. “Mağaradan çıktım mağaraya gidiyorum” diyerek karşılık verdi, çiftçinin yüzüne üfleyerek ihtiyar. Önce hakikati ve sevgiyi sordu ihtiyar. Sonra insanlığı, varlığı bir de yokluğu... Çiftçi ihtiyarın gözlerine baktı baktı ve “Ne iş yaa! Çıka çıka karşıma bir deli çıktı.” dedi, ihtiyarın sorusuna cevap olarak. İhtiyar yine o karanlığı gördü insanlığın yüzünde. Ve yazık! Ne yazık hala gözü açık körebe oynuyordu insanlık. İhtiyar, “ Hala kör taklidi yapıyorlar, hala aydınlıkta karanlığı yaşıyorlar, hala mağaradalar” dedi ve ayrıldı çiftçinin yanından ıslak gözlerle. Belki...
Yorulmuştu ihtiyar. Mağarasından çıktığından beri yürüyordu dur durak bilmeden. Acıktığını hissetti birden ve çantasından çıkardığı kuru bir lokma ekmekle geçirdi midesinin açlığını. Bir lokma kuru ekmek yetiyordu çünkü. Bir gün muhtaç kaldığında nefsine ağır gelmesin diye alıştırıyordu kendisini buna. Yorgunluğunu üstünden attıktan sonra tekrar yola çıktı, sofrasını bürerek.
Yolda yürürken durup önce gökyüzüne baktı. Sonra ağaçlara, anasından memelerini koparırcasına süt emen kuzulara... “ Ne güzel her şey ve ne kadar uyum içinde.”diye düşündü. Bu güzelliği, sevgiyi neden görmezler ki insanlar ve neden bir ders almazlar ? İnsanlar! Her şeyi önce kendinden başlayarak mahveden insanlar... Bu ahengi neden görmezler ya da görmezden gelirler ? Bu sevgiyi neden hissetmezler yüreklerinde ? Acaba gözlerine bilinmeyen bir güç tarafından binlerce perde mi çekilmişti ki bu kadar kördüler ? Neden görmüyorlardı görmeleri gerekenleri ve neden bilmiyorlardı bilmeleri gerekenleri?.. Ah! Ah keşke yırtabilseydi insanların gözlerinin önündeki kara perdeleri ve gösterebilseydi onlara, hayata dair bütün güzellikleri...
Gözlerinden süzülen ıslaklığı elinin ayasıyla sildi, karşısına çıkan gence dikti gözlerini ihtiyar. “Belki geçmiş değil de gelecek anlar beni kimbilir ve umutla dönerim mağarama” diye sızlandı yüreği; “bak” dedi, gencin ışıldayan gözlerine bakarak: “Ver elini de dinle beni. Bir kaç sorum var sana.” Ve ellerini tutarak gencin. “Tabiki” dedi genç, “Nasıl olsa aynı –yöne- gidiyoruz.”
Ve heyecanla sormaya başladı tek tek zihnindeki soruları. – Kimsenin anla(ya)madığı... -
- Sence hayat nedir ?
- Yaşanılan zamandır.
- Yaşanılan nedir o zaman?
- Yaşadıklarımızdır.
- Yaşanılan şeyler nelerdir öyleyse ?
- Mutluluklar, güzel şeyler, acılar...
- “Mutluluklar, acılar, güzel şeyler...” dedin. Bunlar, herkes tarafından aynı şekilde mi algılanır ?
- Hayır elbette! Herkesin bir bakış açısı var, bir “ben”i var.
- “Ben” diyorsun, nedir bu ben ?
- “Ben”i “ben” yapan parçalarımın oluşturduğu bütündür.
- “Parçalarım” dedin, bu parçalardan kast ettiğin nelerdir ?
- Doğuştan sahibi olduğum şeyler.
- Sahibi olduğunu iddia ettiğin şeylerin senin olduğunu nerden biliyorsun ?
- Aklım öyle söylüyor.
- Peki acaba aklın doğru mu söylüyor, hiç düşündün mü ?
- Tekrar başa dönelim. Az önce güzel şeylerin “ben” merkezli bir bakış açısından belirlendiğinden bahsetmiştin. Söyler misin o zaman sana mutluluk veren şeyler herkese de aynı hazzı verir mi ? Yoksa herkese göre farklı farklı mutluluk kaynakları mı vardır ?
- Hayır tabîki. Bazı şeyler müşterektir.
- Ama az önce “ben” merkezli bir güzellikten söz ediyordun. O halde bazan insanlara nahoş görünen şeyler başkalarına güzel görünebilir. Yani güzel olan şeyler, onu algılayana değil; algılanan şeye bağlıdır öyle değil mi ?
- Evet haklısın ihtiyar.
- O halde bazen akıl yetersiz kalıyor.
- Ama ben, her zaman aklımın çizdiği yoldan giderim.
- Aman sakın ha yanlış anlama beni. Demek istediğim, aklın söylediği şeylerin hepsinin yanlış olduğu değil; soruların cevabının salt akılla bulunamayacağı, onu ancak hislerle süslemekle bulunabileceğidir.
- Bir soru daha: Farklı görünmek için farklı olanlar, farklı oldukları için farklı görünenlerden her zaman için farklıdırlar öyle değil mi ?
- Elbette ki!
- Son soru: Ya insan(lık) ?
- İnsan mı? Hayır, hayır bana insanlardan bahsetme! Onlar her şeyi mahvettiler, bozdular, her şeyi çirkinleştirdiler, sağlam bir şey bırakmadılar ruhlarında. Körelttiler beyinlerini. Söndürdüler yüreklerindeki sevgi ateşini. Onlardan nefret ediyorum. Ve edeceğim de... Eskisi gibi olacakları güne kadar. Hem sen biliyor musun benim nereye gittiğimi ihtiyar? Gidebildiğim yere kadar gideceğim. İçinde noktalı yılanların olmadığı zamanı ve mekanı buluncaya kadar. Yolun başındayım biliyorum. Tüm zorluklara, engellere göğüs germem gerektiğini de... Şimdilik hoşçakal ihtiyar. Kimbilir belki birgün hayallerimde çizdiğim dünyada buluşuruz. ELVEDA!..
İhtiyar, sevincinden hıçkırıklara boğulmuştu. Görevi bitmişti bu dünyada. Yerini dolduracak gençler vardı artık! Güçlü, azimli... En azından hemen yenilgiyi kabullenip mağaraya çekilmezlerdi onlar... Akşama doğru güneş yerini geceye bırakırken ihtiyar mağarasına doğru yol almaya başladı.
Mağaraya girdiğinde dışarıda şimşekler çakmaya başladı . İçerde bir nur parladı. Ve o günden sonra ihtiyardan bir daha haber alınamadı.
Birgün mağaraya küçük bir çocuk girdi ve sonra elinde ihtiyarın bastonu, sırtında ihtiyarın çantasıyla çıktı. Uzaklaştı, uzaklaştı ve kayboldu gözlerden. Mutluluk ülkesine..