Bahçede, ısıtmayan bir güneşin donuk ışığının içinde bağdaş kurdum, en sevdiğim çakımla sağ elimin işaret parmağını yontuyorum. Solağım, o yüzden elimin beceriksizliği beni şaşırtımıyor. Yontulma sırasında çıkan çapakları, tozları pantolonuma silip sonra pişman oluyorum. Mavi bir leke kalıyor çünkü. Yeni işaret parmağım beni büyülüyor; çok güzel oldu. Onu ötekilere göstermemek, kendime saklamam gerektiğini farkediyorum. Böyle durumlar için hep tedarikliyimdır. Güzel bir kurdeleyle iyice sarıp sarmalıyorum onu.
Buradan kalkacağım, buz rengindeki ışığı terkedip, sıcak karanlık evime gireceğim. Evimin nemini, o nem içinde üreyen yaratıkları seviyorum. Ev ne kadar ısıtılırsa ısıtılsın nem geçmiyor. Buhar olup sindiği duvarlardan hemen geri dönüyor. Bu geri dönüşlerde, onun varlığına bağlı olan yumuşak, kemiksiz bedenler, yapışkan kıkırdaklar mutlulukla kıvranıyorlar, evim, yine bir rahim gibi ılık, ıslak ve yumuşak oluyor. Bütün dehlizlerini tutuyorum. Bütün duvarlarına sırayla yaslanıp uyuyorum. Gövdem buradaki ölümün bir parçası.
İnsan bedeninin bazı kokulan vardır, o bedenin yabancısı olmayanı tiksindirmez. İşte bahçem de öyle; kesif bir hayalet ve hortlak kokusu her yanı sarmış ama ben seviyorum bunu. Sanki geçip gitmiş ruhların bu hatırası olmasa kendim olanı tanıyamıyacağım. Burada, bu evde ve bu bahçede bekliyorum. Omurgam hazır olunca, yeterince yumuşaymca, kanınım duru bir denizden farkı kalmayınca, clar kapıdan geçmek için dışarı çıkacağım. Taze kokulu çayırlar, beyaz bir elbise, saten kurdeleler, uzun, sonsuz, rüyasız bir uyku, dar kapıdan geçince.
Fazlasıyla berrak bir su. Çok derin olmalı, dibinde binlerce göz, çehrelerini ve bakışlarını kaybetmiş, ancak ışıl ışıl birer mücevher. Suya yavaşça giriyorum, hayret cam kadar sert. Gövdemin çözülmemesi beni şaşırtıyor. Ben artık bir tuz sütunundan ibaret değil miyim? Üzerimde mahzun bir gök yüzünü arıyor, hiçbir zaman geleceğimin parçası olamayacağım. Altımda susan gözlerin ışığı aklımı çeliyor. Oraya ait olsam, yüzümden koparılsam, artık bakmaya değil parlamaya yarasam. Çok uzaktan bir gemici fenerini yakıyor. Işığı göremesem de sesini ^uyuyorum.
Çorak bir vadide geziniyorum. Toprak hafifçe tozuyor. Güneş batmak üzere, hava o kadar kuru ki, birazdan, bir denizanasıyla aynı dokuyu taşıyan tenim yokolup gidecek. Zorlukla sürünürken ince bir kan izine rastlıyorum. Aradığım çobanlardan birine ait olmalı.
Şükür ki susuyorum. Gövdemi tükettim. Solan bir nefes gibi denizi dalgalandırıyorum. Gözlerimi çobanlara vermeden önce son kez ağladım. Artık anahtarı çevirmek için kıpırdamama gerek yok. Sabırla son rüyamın da geçmesini bekliyorum. Hepsi bu.