bozkırdan âşıklar ne zaman bir bozlağa başlasa
elinde klarneti oynayası gelmiş bir roman fırlıyor Kumkapı’ya
sıska Anadolu bir kurt gibi açlığını dişlerken günde üç öğün
İstanbul barlarını üç beş bin hedonist kapatıyor her akşam
Tarlabaşı’nda bir varilde hayallerini yakıyor yılgın yüzlü gençler
Cihangir karanlığında nenemim bileziğini koparıyorlar bileğinden
İstanbul’da oturup İstanbul’un ilk fethedilen yerini bilmeyenleri
Üsküdar’a gideriken bir yağmur alsa ne olur (almasa hiç bir şey olmaz)
sefaletle saltanatın bu kadar iffetsiz tangosunu Rio bile beceremedi
bundandır orkinosların bu sulardan kederli ve gizlice geçmeleri
gayri herkes üzgün ve gayri herkesin içinde hüzün
ya İstanbul ya ölümse, ölüm
yani kandırıldık mı ey kahrol/mayası İstanbul
hani haramilerin saltanatı yıkılıp parklarına meydanlarına dolacaktık
hani zafer şarkıları söyleyecektik kıyılarındaki beyaz tahtalı masalarında
önce plazalarındaki amorf magazin haberlerinle kopup gittin bizden
medya maydonozu mankurtlaşmış gödeş aydınlarınla gittikçe ıradın
sonra gitgide göğsünde hırıltıların çoğaldı semizleştikçe kalantorların
didinip bizden bir cacık yapamıyorsa şu meşhur Ermeni çorbacın
haydi biz de evde kalmış kızlardan Saadet’i bir güzel ağlatalım
ah İstanbul İstanbul olalı nasıl hiç görmediyse böyle bir heder
Türkiye de Türkiye olalı bu kadar sömürgeni bir arada görmedi
bu yazılanlara gocunanlar Allah aşkına bir kere daha gocunsun
ya İstanbul’u Pohpoh Şiiri ya ölümse, ölüm
ey İstanbul’a göçtükçe göçen elgin ve odsuz ocaksız insanlar
ey kışları güneş indikçe soğuk geliyor korkusuyla sakırdayanlar
size kim ne vadettiyse ben haybe(m) den iki katını vadediyorum
süründüğünüz şehir aynen böyle caygındı son padişah giderken
hem depremin yerin altından mı yerin üstünden mi geleceği ne malum
siz böyle sustukça adalardan bir yar gelir mi sizlere bilmem ama
bana gelecekse gelsin de ha Topkapıdaaan ha Dolmabahçe’den
kimsesiz çocuklarınız bir masala kaçmak için beklerken Beyoğlu’nda
Vefa’yı hangi kümeye düşürdüler ya da hangi şarkıya soktular kim bilir
Galata(dan giden) saraylıların Avrupa’dan getirdiği ganimetlerle övünün
siz bir nakaratın tavan arasına atılmış tutmayan notalarısınız
bu gidişle sonunuz ya İstanbul’dur ya ölüm
daha neyini öveyim senin ey kahrol/mayası İstanbul
son (artık değil) bağımsız (hiç değil) Türk yurdu tehlikedeyken
vapurlarından çıkan bariton düdüklerin ahenksiz melodisini neyleyim
zaten bizim gibiler ancak kuşlarına simit atarak zevklenmiştir senden
durdur artık şu martılarının etobur kuşlardan olduklarını gizlemeyi
martıların insan leşi yediğini söyleyip alırım romantizmini İstanbul
oysa bu ahval ve şeriat içinde dahi benden seni övmem beklenmektedir
nostaljiyasını Pera Palas’ın, Beyoğlu’nun çapkınca göz kırpan akşamlarını
Boğaz sefalarını ya da Emirgân’da gözgöze içilen romantik çayları
veya artist gibi şuh pozlar veren caanım Kız Kulesi’nin endamını
ya da bir kâse yoğurtla Kanlıca’nın koynuna sokulmadaki hazzı
varoşları hariç tutulmak kaydıyla yedi tepeli sekizinci harika demeli sana
hatta ey düvel-i muazzama şehir falan filan…
eyyy beyaz göynek ipek kravat giymiş Heybeli Adamların en bol olduğu şehir
birazdan çocuğumu doyurmak için yine borç aramaya çıkacağım
paran var mı İstanbul paran!