Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 12-03-2005
KAR KELEBEKLERİ -I-

Gazi Emin Efendi kalın, siyah paltosuna iyice gömülmüş, gözlerini Eyüp Camii’nin duvarındaki serçesaraylara dikmiş, bugünkü vaazda, Ilgazlı Salih Efendi’nin namazın müminin miracı oluşundaki sırrı üzerine anlattıklarını kuruyor ve içten içe seviniyordu. Seviniyordu çünkü o çok önceleri “Ettehıyyatü’nün manasını öğrenmiş ve kendi kendine namazlarında  o miracı yaşamaya çalışmıştı... Bu sevince biraz da mümin hüznü karışıktı. “Elhamdülillâh doğru yapmışız” gibi tatlı bir şükürle yüreği kabarmıştı. Sabahtan beri tâ içinde duyduğu hoşluğa, hafifliğe bu Ilgazlı Salih Efendi’nin anlattıkları tuz biber olmuş, daha bir yumuşatmıştı yüreğini... Ne diyordu Salih Efendi? “Ettehıyyatü’de Mirac Gecesi Allah Teala’nın Resûl-i Zîşân  aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz ile karşılıklı selâmlaşmaları ve Hazreti Cebrail’in bu selâmlaşma üzerine getirdiği kelime-i şehâdet vardır. Tehhiyata oturunca bunu düşünün, bunu hayâl edin kardeşler, namazınız şenlenir, gönlünüz ferahlar.” Gazi Emin Efendi’nin gözlerinde saadetli ışıltılar yandı söndü bir müddet.
-  Şu mubarek günde, bir türlü aldıramadı gitti ya... Tövbe tövbe estağfirullah... Deli edecek bu soba beni yahu! diyen kahveci Sadık Efendi, maşayla yine sobayı karıştırıyordu.
-  Öbür köşede hiç tanımadığı üç kişi sus pus oturmayı bırakmış, üstlerindeki çekingenlikten sıyrılarak, kendilerinin duyabileceği bir sesle birşeyler konuşmaya başlamışlardı. Masanın üzerine de koca bir paket koymuşlardı. Sadık Efendi ara ara onları kollayan bakışlar fırlatıyor ve “Hazreti ziyarete gelmişlerdir herhalde.” diye düşünüyordu. Kazanın suyunu ayarlayan musluğa baktı sonra. “Yarın gelseydiler ya, Cuma’yı da burada edâ ederlerdi.” diye kurdu. İçlerinden en yaşlısı ara ara köstekli saatini çıkarıp bakıyordu.
Gazi Emin Efendi, dikkatli gözlerle kahveci Sadığı süzdü bir süre. “Bu adamcık da ihtiyarladı” diye geçirdi içinden. Sadık Efendi sobanın yanmamasına hayıflanıyor, ocaktan çıkıp çıkıp sobayı kurcalıyordu. Odunlar tısırdayıp duruyor, o karıştırınca biraz alevleniyor fakat ateşi bir türlü tam almıyordu. Maşayla biraz kül çekti sobanın içinden ve odunların altını iyice açtı... Şimdi olmuşa benziyordu... Sobanın kapağını kapayıp tekrar ocağa geçti ve akşam hazırlığına girişti. Aslında öyle âhım şâhım bir hazırlık değildi onunkisi... Bardaklar, fincanlar temizdi, su iftara kadar iyice ısınırdı, iftardan önce çayı da demleyince tamamdı... Yalnız kahve kutusuna biraz ilâve yapmak lazımdı... Tarçını, ıhlamuru, şekeri de yokladı. Limonlar dilimlenmişti. Cezveyi görünce dün akşamı hatırladı. Son kahveyi muallim Şükrü Nazmi’ye yapmış, cezveyi de öylece bırakıp sohbete dalmışlardı.
Camlar hafifçe buğulanmıştı. Pencereye doğru yürüyüp dışarıya baktı Sadık Efendi; küçük bir ürperti dolaştı sırtında. Bu ikindi sonrası hava gittikçe kararırken, bulutlarla gök iyice kapanmıştı. Ellerini oğuşturarak konuştu.
- Kar yapacağa benziyor...
- Yol kenarları bembeyaz görmedin mi Sadık efendi? diye bir kelâm etti Emin Efendi. Kahveci Sadık, “Ya ya doğru” dercesine salladı başını.
- Geceleyin doldurur artık, diyerek ocağa geçti yeniden.
Gazi Emin Efendi gözlerini pencereli duvarın üzerindeki fotoğrafa çevirdi... Fotoğrafta  Ilgazlı Salih Efendi’den önceki rahmetli Hafız Mustafa Sefer Efendi o vakûr haliyle bakıyordu. Caddeden insanların iftarın yaklaştığı bu saatlerdeki telâşlı sesleri doluyordu içeriye...
Rahmetli Hafız Mustafa Sefer Efendi’nin, “Padişah efendimizin tahttan indirilmesi hiç de iyi olmadı. Peşpeşe felâketler gelirse şaşmayın. Abdülhamid Han’ı tahttan alanlar, milletin bahtını karartacak işler yapacak görürsünüz. İktidar hırsı, hırsların en kötüsüdür efendiler. Hiç iyi olmadı hiç, bunu böyle bilesiniz” demesi geldi aklına.
Temiz kıyâfetli, biri orta yaşın üzerinde, birisi henüz yirmilerinde iki kişi girdi kıraathâneye, selâm verip dipteki masaya oturdular.
Sobadan çıtırtılar yükselmeye başlamıştı, Sadık Efendi ocaktan uzanıp şöyle bir baktı ve memnun memnun salladı başını. Dışarıda karın yağmaya başladığını gördü birden...
- Geceye bırakmadı bak Gazi Baba, dedi Emin Efendi’ye. Gazi Emin Efendi,
- Eh mevsimidir, diye karşılık verdi.
- Selâmünaleyküm erenler, ha kar yağdı ha dert yağdı, diyerek soluk soluğa girdi Köse Tahsin. Burnu kızarmıştı, güğümlerini gelişgüzel bir kenara bırakıp sobanın yanındaki masaya otururken meşin ceketindeki karları eliyle şöyle bir silkeledi, düğmelerini açtı. Deve tüyü başlığını çıkarıp poturlu pantolununa  vurduktan sonra mermer masaya koydu. Bacaklarını sıvazladı bir iki... Burnunu çekip;
- Bostan İskelesi’nde hamile bir kadın denize düşmüş dedilerdi, diye bir söz attı ortaya. Kahveci Sadık’la Gazi Emin Efendi ve köşede oturanlar kulak kesildiler.
- Kayıkçılar söyledi, aslı astarı yokmuş meğer, hammalın birinden çuval düşmüş geçerken, diye bağladı sözünü. Kahveci Sadık güğümlere bakınca Köse Tahsin;
-Tâ Vefa’ya gideceğim. Nasıl yaparım bilmem ki, bu havada... dedi. Sadık Efendi ellerini kurulaya kurulaya geldi.
- Bana kalırsa bu akşam sen bu işten vazgeç... dedi yanıbaşına otururken. Köse Tahsin, Gazi Emin Efendi’yi seçemiyormuş gibi bakarak,
- Gazi baba nasılsın, bir şikâyetin yok inşaallah? diye sordu. Gazi Emin Efendi, hâkim bakışlarla,
- Yok Tahsin beyoğlum. Elhamdülillâh! Şikâyet haddimize mi? diye cevapladı.
Kar iyice atmaya başlamıştı. Çolağın Mehmed girdi içeriye,
- Selâmünaleyküm, Çiçekdağı’ndan Bekir Ağa’ya misafir gelenler var mı aranızda ağalar, diye seslendi.  Dip masadakiler şöyle bir bakmakla yetindiler. Köşedeki üç kişi hareketlendi, yaşlı olanı;
- Biziz kardaş, diye Mehmed’e yöneldiler. Çolağın Mehmed,
- Hoş gelmişsiniz, sefa gelmişsiniz ağalar. Kusura kalmayın beklettiysek. Bekir Ağam tez  davran dediydi ama ancak, diyerek, teker teker gelenlerle tokalaştı iki eliyle. Sonra kahvedekilere gülümseyip başıyla selâm vererek,
- Şu misafirleri bir yerleştireyim hele ağalar, deyip yanındakilerle çıktı.
Gazi Emin Efendi de gitmeye niyetlenmişti, mermer masaya tutunarak ağır ağır kalktı.
- Eh artık vakittir, dedi. Sadık Efendi, teravihten sonra gelip gelmeyeceğini sordu.
- Nasipse, belki de mahallede kılarım, o zaman gelemem Sadık Efendi. Hem hava da pek bırakacağa benzemiyor, baksana! dedi. Kalın, siyah paltosunun düğmelerini iliklerken.
- Şimdi pidemi alır çıkarım yavaş yavaş, yarın kısmetse uğrarım muhakkak, dedi. Bunu söylerken, teravihten sonra kalabalıklaşacak kahvedeki ahbab-ı yârân geldi gözünün önüne, sonra da aklına hanımı Behice takıldı. İçinde duyduğu hoşluk hâlâ sürüyordu sürmesine ama, garip, tarifsiz bir hüzün de vardı. Birden;
- Bizimkilere selâm söyleyin, kusuruma bakmasınlar gelemem artık herhalde! deyiverdi Sadık Efendi’ye...
Sadık Efendi ayağa kalkmış, Gazi Emin Efendi’ye kapıyı açmak için bekliyordu. Emin Efendi dostâne gülümsemelerle yaklaştı kendisini saygıyla bekleyen Sadık Efendi’ye
- Berhüdar ol Sadık Efendi, dert görmeyesin! Kar fazla tutturmadan eve varalım, dedi. Başlığını, kaşkolunu şöyle bir yokladı. Eliyle bir kez daha selâm verip;
- Eyvallah, diyerek çıktı.
*
Soğuk yüzünü daladı ilkin, kar ikindideki ayazı kırmıştı. Fırının önünde kalabalık vardı. İnsancıklar karın getirdiği neşeyle yeni çıkacak pide için bekleşiyordu. Gazi Emin Efendi’yi gören tanıdıkları saygılı bir çekinmeyle yol verdiler. Balıkçı Hikmet temannâlar çakarak, “Lüferlerim, çok taze Gazi Baba, emret tartayım!” diye yoluna çıktı. Gazi Emin Efendi “Sağolasın oğlum, sağolasın evlâdım. Daha sonra inşaallah!” dedi. Balıkçı Hikmet “Dualarında unutma bu fakiri Gazi Baba” diye seslendi arkasından.  Emin Efendi Balıkçı Hikmet’e dönerek elini kalbine götürdü, “Dua büyüklerin duası olsun evlâdım. Sen de bizi unutma!” dedi, gönül aldı. Gazi Emin Efendi fırına girip bir pide sardırdı. Paltosunun içine, sol koltuğunun altına aldı pideyi, parasını ödeyip çıktı.
Kar lapa lapa yağıyordu; daha şimdiden epey doldurmuştu. Gazi Emin Efendi gözlerini kısmış öylece yürüyordu. O böyle soğukları, böyle karları ne çok görmüştü! Şimdi de yüzüne yüzüne yağıyordu kar. Emin Efendi korunmak için başını eğiyor, geçen insanların bıraktığı izlerle yer yer bozulmuş karlara bakarak  yürüyordu. Çocukların, gençlerin neş’eli çığlıkları bu Ramazan akşamını bir şenliğe çeviriyor, kar yağışı; birdenbire genişleyen ve tam bir sabır imtihanı olan iftara yakın şu saatleri, bu akşamlık, onlar için şimdi muhteşem bir teselliyle avutuyordu.
Kar yağıyordu, Emin Çavuş yürüyordu...
Bozgun öncesiydi.
Memleket’in başı dertteydi...
Hâlâ sevkiyat yapılıyor ve her geçen gün yeni yeni askerler katılıyordu aralarına. Şehir hemen hemen her gün gelen askerlerle ve muhimmat taşıyan at, eşek, katır, kadana ve at arabası kâfileleriyle hareketleniyordu.
Keskin bir soğuk ve ağır bir sisin içinden, bir masal aleminden geliyormuş gibi şehre giren bu kafileler, ağızlarından burunlarından çıkan dumanlarla o masal havasını hiç bozmadan geçiyorlardı şehirden. Yükleri taşıyan mekkâreler, askerî konaklarda kısa aralıklarla dinlenip sonra tekrar hiç bitmeyecekmişçesine uzayan yollara dökülen neferler bıkkınlıkla yürüyor ve hayâl insanlar gibi sisin içinde kayboluyordu. Bu kervanlara en çok çocuklar seviniyor, onlara “Yaşayın! Varolun!”  diye seslenerek alkışlıyordu. Bu sevkiyat onlar için yeni bir eğlence olup çıkmıştı.  Birbirlerine topları, askerleri, tüfekleri, zabitleri, zabitlerin nişanlarını gösteriyor, aralarında birşeyler konuşuyorlardı sevinçle. İyice takâtsiz kalmış yük hayvanları, başlarını bir aşağı bir yukarı indire kaldıra, ağır ağır ve uyuklar gibi yürüyordu. Çocuklardan bazıları birlikleri takip ede ede mahallelerinden uzaklaşıyor ve sonra bundan birden vazgeçip heyecanla geriye dönüyordu. Bazen iyice örtünmüş kadınlar, askerlerden sakına sakına çocuklarını gelip buluyor ve onları duyulur duyulmaz seslerle azarlayarak kollarından tutup götürüyordu. Öksürükler ve iniltiler içinde ilerleyen yorgun neferler onlara gülümsüyor, ara ara yanlarına kadar sokulan küçüklere peksimetlerinden veriyor, başlarını okşuyordu. Askerlerin çoğu bacalardan tüterek sisin içinde ayrı bir tabaka oluşturan dumanlarla sılayı hatırlıyor ve dalgın yürüyüşleri iyice kederleniyordu. 
Ahali, ayaklarındaki yıpranmış çarıkları, soğuktan yanmış ve kararmış yüzleriyle, uzun ve yorucu yolculuklarının şimdilik sonuna gelmiş bu gençlere merhamet ve muhabbetle bakıyor, onları şevklendirecek “Maşallah aslanlara! Aferin oğullara” gibi sözler atıyordu. Mehmetçikler bu sözlere vakarlarını bozmadan, gülümseyen bakışlarla mukâbele ediyordu sadece. Yalnız hem onlarda hem de onları şevklendiren ahalide anlaşılmaz bir tedirginlik hüküm sürüyor, her iki taraf da sanki gizli bir anlaşmayla, bu tuhaf tedirginlikten birbirlerinin gözlerine bakamıyordu. Birbirlerinin gözlerine baksalar bu sır ifşa olacakmış gibi geliyor, askerler ve ahali kendi arkadaşlarına çevirdikleri bakışlarıyla bu anlaşmayı bozmamaya çalışıyordu. O kadar ki, birbirleriyle konuşurken bile ilgisiz yerlerde geziniyordu bakışları.
Bazen bir zabitin emri işitiliyor ve hemen akabinde bir hareketlilik başlıyordu. Hayvanların üzerinden düşen yükler ağızlarından burunlarından dumanlar çıkan askerler tarafından çarçabuk kaldırılıyor, bazen bir top arabasının tekerleği kırılıyor; başına üç beş nefer nöbetçi bırakılıyor, bölükler yolarına devam ediyordu. Ayak sesleri, konuşmalar, nal sesleri, öksürükler, inlemeler, hayvan tıksırmaları, arabaların taşlarda çıkardığı gürültülerle geçip gidiyordu kâfileler.
Askerler, evlerde; pencere önlerine gelip kendileri için dua eden nineleri, kadınları, kızları ve gelinleri asla görmüyor, farketmiyor ama biliyorlardı. Nineler, analar, gelinler onların soğuktan çatlamış yanaklarında, gözlerindeki ince hüzünde, titreyen dudaklarıyla ellerini hohlamalarında, soğukla kaskatı kesilmiş ellerinde, yapranmış kaputlarında ulvî birşeyler görüyor ve bu ana kuzularına gözleri yaşararak anne yüreği genişliğinde dualar ediyordu.
Askerî kervanların her geçişinde, öküzlerin, at ve eşeklerin bıraktığı tezek ve idrar bir müddet kalkmıyor, ama bu tezekler; daha sonra sobalarda yakılmak üzere çocuk ve kadınlar tarafından çabucak ortadan kaldırılıyordu.
Uzun süren yolculuklarının yorgunluklarını henüz üzerlerinden atmadan, sabırla talimlere başlıyor ve yeni yerlerine alışmaya çalışıyordu erat. Kağnılar, öküz ve diğer mekârelerle getirilen birçok muhimmat yerlerine konuluyor, nöbetlere, derslere, talimlere hiç ara vermeden, artık iyice azalan tayınlara rağmen devam ediliyordu.
Sonra sonra bu sevkiyat durur gibi olmuştu bir süre  ve kar kaplamıştı her tarafı. Geceleri donan kar gündüzleri erimiyor, ertesi gün yine yağıyor ve zaman zaman tipiye çeviriyor, yollar buzla kaplanıyordu. Devriyeler araziye çıktığında kurtların saldırdığı insanlardan, Ermeni çetelerinin baskın verdiği köylerden kötü haberler getiriyordu. Bir hafta devam ettikten sonra yağış durmuştu fakat daha sonra ard arda karlar yağmaya başlamıştı. Öyle ki toprağın rengini unuturmuştu neredeyse. Şimdi yine kar yağıyordu. Sulu ve herşeyi cıvıklaştıran bir kardı bu seferki.
Emin Çavuş bu havada karargâh binasına yürüyordu. O hep böyle yürüyor, hep bir yerlerden bir yerlere birşeyler götürüyordu. Hizmet-i husûsî diğer askerlere nazaran onu daha şanslı kılıyordu.  Ne olduğunu bilmediği bir sürü evrak getirip götürüyor, bazen küçük madenî ve tahta kutular ekleniyordu bu zarflara, kağıt tomarlarına. Keşif birliğinden kumandanlara, sıhhıye bölüğünden levâzım subaylarına... O’nun bu yürümeleri, gidip gelmeleri bir türlü bitmiyordu. Bu koşturmalarından fırsat buldukça  cami yanındaki küçük hana giriyor, ihtiyarlar “Hoş geldin çavuşum!” diyor ve ikrâm edilen sıcak çayı yudumluyordu. İhtiyarlar, Moskof’tan, mehmetçikten haber soruyor, bir cigara sarıp veriyorlar ve nasihatler ediyorlar ama asla gözlerine bakamıyorlardı Emin Çavuş’un. O da onların gözlerine bakamıyordu.
Yol kenarlarındaki hendeklerde çözülen karların biriktirdiği kirli, sapsarı sulardan pis kokular yayılıyordu ortalığa. Rüzgâr dağlardan karla kaplı ovaya doğru esiyordu. Bir kuş sürüsü kalktı çatıların birinden ilerideki telgraf tellerine kondu. Kağnısında atkısına iyice bürünmüş bir kadınla bir adam vardı yolun sağında. Üzerlerinde buz beyazlığı yavaş yavaş şehre doğru gidiyorlardı. Evlerin bacasından tüten dumanlar dağılıyordu. Şehrin öbür yakasındaki orman insanın içine yine o karanlık  hissi ekiyordu uğuldayarak. Evin birinden küçük bir kız çocuğu çıktı, koşarak öbür evin kapısını vurmaya başladı. Bir köpek ağzında bir kuş ölüsüyle göründü ve avlulardan birine girip kayboldu.
Haydarpaşa’dan uğurlanışlarını ve tâ Ulukışla’ya kadar süren meşakkatli tren yolculuğunu, sonra günlerce yürüdüklerini hatırlıyordu Emin Çavuş.
Ne kadar zor alışmıştı. Gündüzleri, sürekli bir sis hâkimdi. Çıplak ağaçlar, insanların yüzlerindeki keder, evler, çatılar, yer yer tümseklerin ve güdük ağaç ve çalıların görüldüğü kıraç ova, avlulardaki ot yığınları, kerpiç duvarlar, şehrin arkasında sürekli  karanlık bir his veren orman hep bu sisin içindeydi. Sabah vakitleri yollara dökülen insanlar, köylüler, köylülerin arık, zor yürüyen hayvanları, eşyaları ve yoksulluklarını iyice ortaya çıkaran elbiseleri; hep o soluk, o bulanıklık içinde seçilebiliyor,  insanın emniyet hissini yok eden bir sefaleti duyuruyordu. İnsanların hepsi suskun, hepsi durgun ve düşünceli, hayâl varlıklar gibi yaşıyorlardı. Çocuklar bile bu sükûtu bozmaktan korkar gibi neşesizdi. 
Şehir çok sık olarak Ermeni çetelerinden canını zor kurtaran insancıkların hikâyeleriyle çalkalanıyor, çetelere karşı birlikler gönderiliyor, hemen hemen her Cuma Namazı’nda milletten askerler için kazak, fanila, iç çamaşırı, çorap gibi yardımlar isteniyordu. Millet bütün fakr u zarûrete rağmen elinden geleni yapıyor, elbiseler, kazaklar, yelekler, iç çamaşırları dualarla toplanıyor ve kumandanlığa teslim ediliyordu.
Güney cephesinden gelen askerlerin içlerine giyeceği doğru dürüst çamaşırları olmadığı gibi, çoğu fanilalarının üzerine giydikleri kaputlarıyla soğuktan tir tir titriyor; talimlerinde, nöbetlerinde, yatakhânelerinde, istirahatte, ders saatlerinde sürekli üşüyorlardı. Seferberlik emrinden sonra memleketlerinden tedarikli gelen yeni askerler daha şanslıydı. Onlar kendi fazlalarını diğerleriyle paylaşıyor fakat bu hiç bir zaman kâfi gelmiyordu. Hastalıklar artıyor, bir türlü önüne geçilemiyordu.
Bölüklerde herkesin temizliğe dikkat etmeleri söyleniyor ama sabun az olduğu için ihtiyatlı kullanmaları belirtiliyor,  bitlenme görüldüğünde derhal haberdar edilmeleri gerektiği hatırlatılıyordu. Vücudunda, hususiyetle göğüs nahiyesinde, kırmızı, küçük küçük lekeler görenlerin, acilen tabibe çıkması lüzumundan bahsediliyor, hummanın şakası olmadığı söyleniyordu. Zaman zaman askerin bir tanesi dilinin sanki pas tutmuş gibi artık tat almadığını söylüyor, karnına ince ve amansız sancılar girdiğini anlatıyor ve çok geçmeden de yanaklarında kızarıklıklar peydâ oluyor, bitkinlik, solgunluk başlıyordu. Terden sırılsıklam oluyor, ateşlenip yatağa düşüyor, bazılarının birdenbire burnu kanamaya başlıyor, sonra aniden iyileşme emareleri görülüyor fakat yine ne oluyorsa  fenalaşıveriyor, revirde karantina altına alınıyordu. Sonradan duyuyorlardı bağırsaklarının patlayıp vefât ettiğini. Bazıları tebdîl-i havaya gönderiliyordu.
Mevsim gitgide sertleşiyor, dağlardan esen soğuk ve sert rüzgârlar herkesin umudunu kırıyor, şehir; bacalarından tüten dumanlarıyla, suskun insanlarıyla, rüzgârda dağılan ezanlarıyla, kaderinin değişeceği vakitleri bekliyordu.
Sonra ardarda yağan karlar başladığında hayat daha da zorlaştı. Her yer donuk bir beyazlığa teslim olmuştu. Soluğu kesen bir rüzgâr, karları kaldırıyor, toz gibi eliyor ve insanın içini ürperten uğuldamalarla bir başka yere bırakıyor, bazan ot yığınlarını, çatıları, telgraf direklerini deviriyordu. Telgraf direklerini tekrar dikmek ne kadar güçtü? Kaskatı kesilmiş toprağa kazma, bel işlemiyor, günlerden sonra tekrar eski haline gelebiliyordu telgraf bağlantısı. Ormandan acı acı yabanî hayvan ulumaları duyuluyor, vakit namazlarına gelen ihtiyarlar karakışın bu sene çok zor geçeceğini mırıldanıyorlardı birbirlerine. Evlerin saçaklarından uzun buzlar sarkıyor, esnafın dükkanlarının önlerini açmak için temizlediği karlar caddelerde öbekler meydana getiriyordu. At arabalarının tekerlekleri çıkarılmış, yerine kızaklar bağlanmıştı, gün boyu çarşıda ve kenar mahallelerde bu kızakların çıngırakları eksik olmuyordu. Yakın köylerden gelen insancıklar ve yanlarındaki hayvancıklar soğuğun tesiriyle bembeyaz görünüyor, hayvanların tüyleri ince buz iğneleri haline geliyordu.
En çok geceleri bastırıyordu içinin sıkıntısı Emin Çavuş’un. Bazı geceler hava apaçık oluyor ve sanki gök yıldız kesiliyordu önceleri ama, şimdi yalnızlık, terkedilmişlik duygusu gelip çörekleniyordu içine. Şehrin zayıf ışıkları o muazzam karanlığı dağıtmıyordu. Erkenden akşam oluyor ve çok geçmeden gece çöküveriyordu. Şehirden gelen köpek sesleri, ovada uğuldayan iç karartıcı rüzgâr, yerlerde donmuş ve cam gibi parlayan su birikintileri kirli, bulanık bir his bırakıyordu yüreğine. Bu duyguyu bir de kış güneşinin batarken karlar üzerine bıraktığı turuncu ışıklarında duyuyordu.
Bütün gün üşümüş askercikler, yakacak kıtlığından yatakhânelerde geç vakit yakılan sobanın etrafında toplanıp öksürükler içinde ısınmaya çalışıyordu. Gündüzün ıslanan çarıklar, çoraplar, başlıklar, kaputlar bu sobada kurutulmaya çalışılıyor, hafif hafif tüten bu eşyalar, ortalığa keçe yanıyormuş gibi kerih bir kokuyla boğuyordu. Mehmetçikler bu kerih kokuya aldırmaksızın memleketlerinden, yavuklularından, şehirde olup bitenden, Moskof’tan, Balkan muharebelerinden, hastalık ve bit görülen bölüklerden, doktorların tavsiyelerinden, terhis olduklarında yapacaklarından, gittikçe kısalan nöbet saatlerinden konuşuyor; solgun bir ışık altında sesler gittikçe kesiliyor ve içlerinden birinin,
- Hele bir asıl len Maraşlı, sözüyle yanık bir türkü başlıyor, yavaş yavaş yataklara çekiliniyor, battaniyelere iyice sarılınarak biran önce ısınmaya çalışılıyordu. Gözler bütün günün yorgunluğuna daha fazla dayanamayıp usulca kapanıyor ve soğuk uykulara düşülüyordu. Bazıları bu soğuk uykularından çok geçmeden kaldırılıyor ve keskin bir ayazda tutacağı nöbet boyunca bu yatağı özlüyordu. Talim ve derslerde olduğu kadar tadatlarda da öksürük nöbetleri kesilmiyordu.
Bir ara hava o kadar sertleşmişti ki, önemli mevkiler hariç bütün dış nöbetler kaldırılmıştı. Üç dört gün süren bu durumdan sonra birçok kuş ölüsü topladı askercikler mıntıkalarında.
Gece devriyeleri dudakları ve tırnakları morarmış nöbetçileri, çeneleri birbirine vurur bir halde yatakhâneye getiriyor ve ağır ağır ısıtmaya çalışıyordu. Arkadaşları kollarını bacaklarını ovalamaya başlıyordu hızlı hızlı. Uzun bir çabadan sonra bir ağlama başlıyordu neferde. Önüne geçemediği bir ağlamaydı bu. Sıcak gözyaşlarıya sarsıla sarsıla ağlarken üzerine birkaç battaniye atılıyordu. Hıçkırıkları neden sonra kesiliyor ve tatlı bir uykuya dalıyordu zavallı askercik. Bazen da bütün çabalar boşa çıkıyor ve nöbetçi zabite haber vermek mecburiyeti hâsıl oluyordu. Zabit yanında tabiple geliyor ve tabip çoğu kere, askerlere onu kendi odasına getirmesini söylüyordu.
Giden bu askerlerin bazılarını arkadaşları daha sonra alay mescidinin musallâsında görebiliyor, cenaze namazlarını edâ ederken ağlamamak için sürekli yutkunuyor, kabaran yüreklerine söz geçiremeyenler, gazyaşlarını tutamıyordu. Mülâzım-ı evvel Saffet Bedri bir keresinde dayanamamış ve olduğu yere yığılıvermişti bir cenaze namazında.
Bir süre; silâh arkadaşlığı, askerlik, ölüm ve şehitlik konuşuluyordu. Gözler dalıyor, bakışlar kederleniyor, ölüm hüznü her şeyi yumuşatıyordu. Kar güçbelâ açılan şehit mezarlarına da yağıyordu...
Tıpkı şimdiki gibi ağır ve dağınık bir yağışla iniyordu kar.
Evlerin birinden bir çocuk seslendi Emin Çavuşa...
- Asker ağa, asker ağa! Emin Çavuş dönüp baktı. Toprak damlı basık evlerden biriydi. Çocuk eliyle “Gel gel!” anlamına bir işaret yapıyordu.
- Ninem seni çağırıyor... Şaşırdı Emin Çavuş, fakat oraya yönelmişti bile. Sonra kapı aralığındaki kadıncağızı gördü. Kadının sadece gözleri görülebiliyordu. Emin Çavuş başı önünde yürüdü. Örtüsünü burnunun üzerine kadar çektiğinden sesi boğuk boğuk geliyordu ihtiyar kadıncağızın.
- Gel oğul gel hele! dedi. Emin Çavuş merakla;
- Buyur ana, ne var, ne oldu? Kadın küçük çocuğa üzerinde dumanlar tüten bir bardak tutuşturdu, eliyle de ver anlamına bir işaret yaptı küçüğe.
- Biraz pekmez ezdim, buyur, için ısınır. Emin Çavuş’un yüzü mahcubiyetle aydınlanırken uzanıp aldı bardağı ve kapının önüne çömeliverdi. Yerde çözülmüş karlara bakarak bardağı bir süre elinde tuttu, elleri sıcaklığı duydu.
- Niye zahmet ettin ana?
- İç oğul, iç. Benim de askerde oğlum var. Bu küçük de onun. Yedi aydır haber yok, derken sesinde bir hüzün vardı.
- Bir başka ana da ona birşeyler verir. Nerelisin oğul? diye devam etti kadıncağız.
- Dersaadet’ten, Eyüp’tenim ana. İhtiyar kadının gözleri ışıldadı. Demek şu garip askercik o mubareğin hemşehrisiydi.
Emin Çavuş küçüğe adını sordu, çocuk.
- Mehmed Emin, dedi. Emin Çavuş gülümseyerek göz kırptı küçüğe,
- Adaşız demek, dedi. Çocuk ninesinin eteğine sarıldı sevinçli gülümsemelerle, ninesi;
- Git biraz kuru üzüm getir, dedi. Çocuğun odaya girmesiyle elinde kuru üzüm dolu bir tasla kapıya çıkması bir oldu.
- Ceplerine doldur yavrum, sıcak tutar, dedi nine. Emin Çavuş, çekine çekine bir iki avuç aldı koydu ceplerine. Kadın daha da alması için ısrar etti.
- Arkadaşlarına da verirsin ay oğul! diye üsteledi. Emin Çavuş kıramadı, hepsini aldı ve tekrar çömelerek yarım kalan pekmezini içmeye başladı. İhtiyar kadın Emin Çavuş’a ölçülü bir sesle,
- Oğlum! dedi yutkunarak, oğlum! Sonra bir müddet ne söyleyeceğini düşünüyormuş gibi sustu, Emin Çavuş, bardağa bakarak;
- Buyur ana, dedi. İhtiyar kadın söylemekten çekiniyormuş gibi titreyen bir sesle usulcacık,
- Döndüğünde, deyip kısa bir an durakladı ve sanki hissettirmek istemezmiş gibi hemen devam etti,
- Benim için orada dua eder misin yavrum? O mubareğin huzurunda... Dünyalık değil, ahiretlik ... derken sesi birden kırılıverdi.
Emin Çavuş’un yudumu yarıda kaldı. Bardaktan çekti dudaklarını, bir kar tanesi düştü bardağının içine, “Biz de kar taneleri gibi düşeceğiz kara toprağa belki de ana...” diye düşündü o kısacık anda, yere takılıp kaldı bakışları Emin Çavuşun. Eyüp düştü yâdına bir an, yakında girecekleri muharebe geldi hatırına sonra, kendi anası, bu kadıncık, asker arkadaşları; birşeyler düğümleniverdi boğazına, bir iki yutkundu, olmuyordu, çare olarak bardakta kalan pekmezi bir dikişte içti. Bir suskunluk uzadı durdu, rüzgâr uğulduyordu, kar yağıyordu, başını öbür yana çevirdi Emin Çavuş. İhtiyar kadıncığın örtüsünün ucuyla gözlerini kuruladığını görmezden geldi.
- Nasip olur da, derken sesinin dalgalandığını farketti, boğazını temizleyerek, aceleyle,
- Ederim ana, etmez olur muyum hiç? Sen meraklanma! Etmez miyim hiç! diyerek bardağı küçüğe uzattı. Oğlancık bardağı alırken birden elini öpüp alnına koydu Emin Çavuş’un. Emin Çavuş başını okşadı küçüğün, yüzünden öptü. Helâllık dileyerek yola koyuldu yeniden;
- Allah’a emanet olun, dedi biraz uzaklaşınca.
- Allah yardımcınız olsun, duasını işitti kapı kapanırken.
Emin Çavuş dolmuş gözlerini biraz yürüdükten sonra silebildi. Kalbini de “Bunları düşünmemeli şimdi” diye bir telkinde bulunarak yatıştırdı.
Böyleydi işte... Bir başka zaman da, kahve önünden geçerken ya da cami dağılırken, dedenin biri çağırır, biraz tütün, bazen bir top peynir, elma kurusu veya yün çorap gibi şeyler verirdi askerlere. Ama hiç biri, hiç biri gözlerine bakmazdı genç Emin Çavuş’un... Emin Çavuş da bakmazdı ihtiyarların gözüne...
Kar kesilmiş, yerler yürüyüşü güçleştiren cıvık bir hal almıştı. Yolda rastladığı kağnılı adamcıkla kadın az ileride çarşı meydanına çıkan yola sapıyordu.
Karargâh binasının önüne yaklaşırken üstünü başını düzeltti. Karla kaplı toprak yol bitmiş, arnavut kaldırımı başlamıştı ama bu kısım da çamurlanmış kardan geçilmiyordu. Kapıya gelince nöbetçi acemilik gösterdi.
- Dur! dedi. Ayaklarını merdiven taşlarına silen Emin Çavuş başını kaldırıp sertçe baktı kapıda duran askere. Güleç yüzlü eri çekingenlik kapladı. “Bu da daha çocuk” diye düşündü Emin Çavuş,
- Sen yenisin galiba! dedi.
- Evet çavuşum! Taze geldik. Emin Çavuş, nöbetçi askeri süzüyordu. Tir tir titriyordu nöbetçi. Çarıkları parçlanmıştı, burnunun derileri kabarmıştı, çok geçmeden kabuk bağlayıp yara olacaktı, henüz sakalı bile çıkmamıştı, sadece bıyık tüyleri gelmişti. Anlaşılan bu da onyedilikti. Emin Çavuş delikanlıya başını sallayarak,
- Taze gelmişsin belli, dedi incecik bir kahırla nefesini bırakarak. İçinden de “Hem de taptazecik!” diye ekledi. Çocuğa acıdı Emin Çavuş. Konuşurken dudakları titriyordu askerin, üstelik çatlamıştı da. Emin Çavuş nöbetçiye bu geliş gidişlerine alışması gerektiğini, karargâh binasına çok sık gelip gittiğini, ilerideki günlerde bunu daha iyi anlayacağını anlattı. Künyesini istedi. Asker, Üçüncü Tabur İkinci Bölükten Uşaklı Yahya oğlu Hüseyin’di. Yüzü gibi sesi de sıcacıktı. Bakınca nasıl tatlı bir serinlik duyuluyorsa, konuşunca da güven veriyordu. Alçakgönüllü ve içten bir hali vardı. Emin Çavuş, cebinden bir avuç kuru üzüm çıkardı ve Hüseyin’in cebine koydu.
- Kimse görmeden arada bir yeyiver, sıcak tutar, dedi. Hüseyin’in yüzü kızardı bu yakınlığa, gözleri büyüdü ve ezik bir gülümsemeyle minnettâr bir şekilde baktı.
- Sağol çavuşum! dedi. Emin Çavuş, kapıdan girerken,
- Kışla da bul beni, dedi.
*
Bulmuştu onu Hüseyin. İki ağabeyi de Balkan’da şehit düşmüştü. Babası iki sene önce vefat etmişti. Seferberlik ilân edilince onu da çağırmışlardı. Evde bir tek anasıyla bacısı kalmıştı. Hüseyin en çok onlara yanıyordu. Sahipsiz kaldılar diye yazıklanıyordu. Emin Çavuş’un da içi ezildi çocuğa, tesellî etmeye çalıştı.
Sonra bütün birliklerde bir hareketlilik başladı. 3. Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa bütün hazırlıkları bizzat kendisi tarassut ediyor, karargâh binasında Alman zabitlerle saatler süren toplantılar yapıyordu. Alaylar toplanıyor ve kumandanlar askere maneviyatlarını yükseltecek konuşmalarda bulunuyordu. Muharebenin çok yakın olduğu, Moskof’a gününün gösterilmesi gerektiği, Ümmet-i Muhammed’in dualarının kendileriyle birlikte olduğu hatırlatılıyordu. Silâh bakımları yapılıyor, muhimmat, erzak ve cephâneler gözden geçiriliyordu.
... Ve  o gün gelip çattı... Ne yaman bir gündü o!
Aylardan Kasım’dı ve hava müthiş soğuktu. Karla karışık bir yağmur yağıyordu. Dualar edilerek yola revân olundu. Birlikler taarruza gidiyordu. 18. Tümen solu almıştı, 34 . Tümen sağı fakat...
Askerler soğukla ve düşmanla cedelleşmek zorundaydılar. Karla karışık yağan yağmur her yeri çamur deryasına çeviriyor, kaygan zeminde mesafe almak tam bir mesele haline geliyordu. Engebeli arazide ilerlemek gittikçe zorlaşırken üst üste emirler geliyordu. Erat yürüdükçe daha da ağırlaşıyordu sanki. Özellikle topçu birlikleri büyük zahmet çekiyordu. Birlikler ilerlerken birden Sansur tepelerinden Moskof’un topçu ateşiyle bozulan 18. Tümen askeri kaçmaya başladı. Birlik kumandanları askeri zaptedemiyor ve bozulma önlenemiyordu. Destek birliklerine dahi sirayet etmişti bozgun. Muhimmat taşıyan hayvanlar bile salıverilmişti. 34. Tümen’de de bozgunun tesiri görüldü. Tümen Kumandanı İhsan Paşa, çaresizdi. Bu taarruz böyle neticelenmemeliydi.
Topçulara, piyadelere sert emirler veriliyor, mevzilerin terkedilmemesi söyleniyor ve asıl muharebe hattının sürekli takviye edilmesi isteniyordu. Zabitler kaçmaya başlamış askeri çevirmek için canla başla uğraşıyordu.
Zabitlerin güç belâ yatıştırdığı askere güven gelince yeniden mevzi alınıp  ateşe başlandı. Cephe birden toparlanmış gibiydi ama durum pek iyi değildi. Akşama kadar dayanılmalıydı. Karşılıklı ateş akşama kadar sürdü sonra kesildi.

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairNUSRET ÖZCAN
gonder 99 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker