Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 12-03-2005
KAR KELEBEKLERİ -II-

Kumandanlar derhal toplandı. 11. Kolordu Kumandanı Galip Paşa 3. Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa ile müzakere esnasında, düşmanın takip edilmesi gerektiği hususunda fikir beyan etti. Hasan İzzet Paşa bu kararı isabetli bularak taarruza devam emrini verdi.
Askerin maneviyatı bozuktu, ağızları bıçak açmıyordu. Soğuk, yorgunluk ve muvaffak olamamak onları ziyâdesiyle huzursuz etmişti. Sıkıntılı bir gece geçirdi neferler, kötü düşüncelerle kendilerini yediler bitirdiler. Üşüyerek, kendilerine ve Moskof’a hınçlanarak, peksimetlerini hırsla kemirerek, gizli gizli ağlayarak ve dua ederek...
Ertesi gün ne güzel bir gündü...
Büyük bir kararlılıkla bütün birlikler harbe hazır olmuştu. Topçu desteğiyle önde gidenler kuvvetli bir hat oluşturmuşlar ve mevzileri çok iyi tutmuşlardı.
83. Alay’ın mehmetçikleri Çobandere dağındaki Moskof mevziilerine dünyayı dar etmeye başlamıştı. 34. ve 18. Tümen askerleri mustahkem Hombiki tepelerine açtığı ateşlerle Ruslara kan kusturuyordu. Top ve tüfek sesleri yankılanıyordu her yerde...
Gazi Emin Efendi’nin dudakları titriyordu şimdi...
“ O gün ne olmuştu da her şey yolunda gitmişti Allahım!.” diyordu kendi kendine... Sendeler gibi olunca evlerden birinin tahta perdelerine tutundu.
- Dikkat et Gazi Baba, düşersin. Sütçü İsmail karşı evden çıkıyordu. Gelip Gazi Emin Efendi’nin kolundan tuttu. Gazi Emin Efendi’nin gözlerindeki yaşları gördü.
- Gözlerin yaşarmış Gazi Baba...  Emin Efendi,
- Yaşardı ya evlât, kardan, rüzgârdan, diyebildi. Sütçü İsmail
- Haydi hayırlı iftarlar, kenardan kenardan git Gazi Baba, kar daha yumuşak kaymazsın, diye tavsiyede bulunarak uzaklaştı. Gazi Baba, hâlâ o günü yaşıyordu.
“ Soğuktu, açtık, üşümüştük, yorgunduk ama saldırıyorduk. Üstümüzde kar yağıyordu, buz gibi donmuştuk ama biz saldırıyorduk. Kar yağdıkça biz saldırıyorduk.” diyordu. “Ben şanslıydım, hizmet-i husûsîydim, ama onlar...” diyordu.
Tam bir can pazarıydı. Mehmetçikler titreye titreye Allah Allah diye bağırıyor ve amansız bir şekilde yükleniyordu düşmana. Sürekli ateş altında bu Allah Allah nidaları; patlamaları, emirleri, kurşun seslerini, vurulanları, bağırmaları unutturuyor ve bir sevk-i tabîi halinde taarruzu yönetiyordu. Mehmetçikler iki adım öndeki arkadaşının şehit düştüğünü görüyor, ama aldırışsız Moskof’a saldırıyor, çok geçmeden kendileri de vuruluyor, karların üzerine düşüveriyorlardı. Moskof kaçıyordu mehmetçik kovalıyordu işte...
Üçüncü Tabur ikinci Bölükten Uşaklı Yahya oğlu Hüseyin de bu sele kapılmıştı. Ruslar  çekiliyordu çekilmesine ama şiddetli bir ateşle karşı koyarak... Hüseyin de epey mermi salmıştı Rus askerlerinin üzerine... Ne olduysa bir şehide basmamak için ileri atıldığı anda oldu. Çarıklarından biri çamura takılıp kalmıştı ve göğsünde müthiş bir sıcaklık duymuştu önce... Sonra sırtüstü çamurlamış karların üzerine yuvarlanıverdi... “Vuruldum herhalde!” diye düşündü. Elini göğsüne götürdü ve sıcacık kanını duydu... Yüzüne hafif hafif karlar düşüyordu henüz on yedi yaşındaki Hüseyin’in... Doğrulmak istedi ama beceremedi...
Kanının ılık ılık aktığını duyuyor karların içine... Göğsünde sanki bir fırın var, fakat nefes almak gittikçe zorlaşıyor... İçi ne kadar ısındı böyle... Annesi kuyulu tarlada ona soğuk bir ayran veriyor içini ferahlatsın diye... “Al yavrum!” diyor... Terler kaşlarından akıyor, alnını siliyor temmuz güneşinde Hüseyin ve annesinin gülerek uzattığı ayranı alıyor... Gözleri gittikçe ağırlaşıyor... Sıladakilerle vedalaşıyor sessiz sedasız... Hayret ağabeyleri Balkan’da şehit olmamışlar mıydı... Demek ölmemişler... “Gel Hüseyin’im gel” diyor Recep ağabeyi, Osman ağabeyi de “Çabuk ol minim!” diyor... Hüseyin’in aklı annesiyle, kızkardeşi Behice’de... “Onlar de gelsin!” diyor ağabeylerine... Hiç acı çekmediğini farkediyor birden... Tatlı bir uyuşukluk sarıyor bedenini... Hoşlanıyor bu uyuşukluktan, nefes alıp vermeleri yavaşlarken, arkadaşlarının hâlâ Allah Allah nidalarıyla saldırdıklarını farkediyor... “Allahım ne olur onlar kazansın!” diye dua ediyor yattığı yerden... Emine ne arıyor ki burada... “Hani alacaktın beni!” diyor Hüseyin’e... Hüseyin sıcacık gözyaşlarını duyuyor sonra, bir nefes bırakarak “Alacaktım zahir!” diyor, iç geçeriyor... Kar üzerine yağıyor ama Hüseyin artık bir daha hiç üşümeyeceğini çok iyi biliyor... Son bir kez denese, kalksa o da arkadaşlarına katılsa, o da Allah Allah diyerek atılsa, gazâ sevabı çoğalsa... Bir iki deniyor, tüfeğine dayanarak kalkmaya çalışıyor son bir gayretle, ama buna hiç gücü yok... Muazzam bir lezzete garkoluyor sonra ve ne kadar da güzel Allahım...
Moskof’u önüne katmış kovalıyorlardı o gün... Ne kadar gittiklerini bilmiyorlar ama sadece kovalıyorlardı...
Sonra takip durduruldu...
Meydan onlarındı artık... Kırık toplar, sahipsiz tüfekler, üstüste yatmış Rus ölüleri ve gözleri açık şehitler... Rus ölülerinde kışlık giyecekler ve kalın postallar... Şehitlerin bazılarının kaputları aralanmış, içlerinde fanila bile olmayan  göğüslerine kar dolduğunu görmüştü Emin Çavuş... Bazılarının parçalanmış cesetlerini... Soğuktan çatlamış dudaklarındaki mazzam tebessümleri... Yaralı, inleyen, bağıran askerleri... Şehitlerin açık gözlerini, soğuktan kaskatı kesilmiş ellerini, yaralarından akan donmuş kanlarını... At ölülerini, cephane sandıklarını, çadır direklerini, patlamamış el bombalarını, geniş çukurları, bırakılmış techizatları ve levazım sandıklarını, kırık silâhları, sırt torbalarını, haçları  ve  hayatının baharında toprağa düşüvermiş Hüseyin’i... Hüseyin’in kara gözlerindeki harika pırıltıları...
Emin Çavuş düşmanı yendikleri o gün görmüştü hepsini...
Sonra Hasan İzzet Paşa ricat emri vermişti o müthiş gecede ve...
Birçok asker donmuştu dönüşte... Zaten yorgun olan asker bu dönüşe dayanamamıştı. Hendek diplerine, ağaç altlarına, kaya kenarlarına, tümseklere yatıvermişler ve  donmanın büyük bir hazla gelen aldatıcı tuzağına düşerek uyuyuvermişlerdi bir daha uyanmamak üzere... Ağır ağır ilerleyen ordunun mekkâre hayvanları bile güç getirememiş ve dönüş yolu birçok eşek, öküz, at ve deve ölüsüyle dolmuştu. Pahalıya mâl olmuştu ricat...
Düşmanı yenmişlerdi ya... 
*
Gazi Emin Efendi mendilini çıkarıp gözyaşlarını ve burnunu sildi. “Hiç unutmadım hiç! Unutamadım!” diyordu kendi kendine. Nefesi daralmıştı yine. Bir zamandır böyle oluyordu ama o birşey demiyordu kimseye... Biraz soluklanmak için adımlarını iyiden iyiye yavaşlattı. Yanından geçtiği bahçe duvarının üzerinden bir avuç kar aldı Gazi Emin Efendi, sıktı. ‘Sert bu, kolay kalkmaz” dedi. Uzaktan evinin penceresini gördü. “Behice...” diye düşündü.
Nasıl da bulmuştu Behice’yi... Görür görmez de sevivermişti. “Hüseyin’in asker arkadaşıyım” deyince, olanı biteni anlatınca nasıl da ağlaşmıştı ana kız... Daha sonra üç kere daha gitmişti yanlarına. En sonunda anne ve babasıyla gidip isteyivermişti Behice’yi... Hüseyin’in anası daha sonra hayatta kalan tek yavrusunun hasretine dayanamamış yanlarına gelmişti. Hüseyin’in anasına çok şükür torunu küçük Hüseyin’i de görmek nasip olmuştu, Fehime’yi  de...
Bahçe kapısını biriken kar yüzünden zorlukla açtı Gazi Emin Efendi, çıngırağın sesini duyan Behice Hanım kapıya çıkıvermişti. Terliklerini uzatırken, “Nar şurubu da yaptım sana bey!”  demişti Gazi Emin Efendi’ye... Gazi Emin Efendi “Allah râzı olsun hanımım!” diye muhabbetle karşılık verdi paltosunu çıkarırken...
Behice Hanım,
- Eh iftarın eli kulağında, sen soluklanırken şu Delail’imi bitireyim efendiciğim! dedi. Emin Efendi, olur anlamına salladı başını. Behice Hanım, mutfağa doğru seğirtirken Gazi Emin Efendi odanın yolunu tuttu...
Gazi Emin Efendi nefesi daraldığından bahsetmemişti... Şimdi birçok sualle uğraşmak istemiyordu. Apdest tazeleyip iftarı bekleyecekti. Gürül gürül yanan sobanın yanında çoraplarını çıkardı, kollarını sıvadı.
Abdesten sonra pencerenin yanıbaşındaki mindere oturup bahçeyi seyretmeye başladı ama bahçeyi görmüyordu.
*
Büyük hazırlıklar bitmişti artık. Baharda yapılacağı söylenen taarruz öne alınmıştı... Yine giyecek toplanmış, askerlere dağıtılmış ama yetmemişti. Üç günlük yedek yiyecek ve diğer bütün tedarikler elden geldiğince görülmüştü. Hastalarla birlikte az bir asker bırakılmıştı kışla ve kıtalarda ihtiyat olarak. Çünkü Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa Hazretleri taarruz emri vermişti.
Sonra  kumandanlar konuştu askerlerine...
Yakında rahata erilecekti, bu yüzden gayretlerini son haddine kadar harcamalıydı herkes... Gün bu gündü... Dîn-i mübîn-i İslâm için savlet edilecekti Moskof’a... Analarının, babalarının iftiharı olmalıydılar... Şehid şühedânın ve dahi diğer bütün manevî büyüklerin himmetleriyle, inşaallah zafer onların olacaktı... Köprüköy’de bozulan ve geri çekilen Rus birlikleri hatırlatıldı. Allahüekber dağlarının ardındaydı düşman...
22 Aralık günüydü...
Kolordular harekâta hazırdı...
Dağlar onları bekliyordu...
Ardı arkası kesilmeyen asker kâfileleri vurdu kendilerini dağlara...
Müthiş bir tipiyle başladı harekât... Geri dönüşü yoktu... Sert rüzgâr yakıyordu eratın yüzünü. Birbuçuk saat yürüdükten sonra zaten sıcağa hasret askerlerin ayakları sızlamaya başlamıştı bile... Tüfeklerini çapraz asıp ilerlemeleri emri verilmişti. Karla kaplı köyler, mezralar, bir nice arazi geçildi bir bir... Ordu yürüyüş kolunda adi adımla yürüyordu. Onlar yürüyor kar yağıyordu... Bir ara gözgözü görmez oldu iyice... Bazı birlikler yollarını kaybediyor, onları bulup çevirmek için yardıma koşuluyordu. Ağızları, burunları müthiş üşüyor, el parmakları sızım sızım sızlıyordu neferlerin, fakat onlar durmuyordu. Bazı askerler düştükleri yerden kalkamıyor, sıhhıye bölüklerine haber ulaştırılıyordu. Hayvanlar karda rahat ilerleyemiyor ve işler hiç iyi gitmiyordu. Rüzgâr uğultusunda emirler anlaşılamıyor, bağrışmalar ve tipi huzursuzluğu arttırıyordu. Askerlerin yüzüne bir karamsarlık çökmüştü... Topların ilerlemesi bir hayli güçlükle sağlanıyordu. Dik mıntıkalarla geçişe müsait bölgelerin birleştirilemesi işinde çalışan askerler, sert kayaları kırmak ve geçiş yolunu tesviye etmek için fevkalâde bir çaba sarfediyordu. Zaman zaman toplar bu dik yerlerden uçurumlara yuvarlanıyor ve beraberinde üç beş neferi de beraberinde sürüklüyordu. Yürüyüş kollarının birbirinden kopmamalarına dikkat edilmesi hususunda ikaz üstüne ikaz geliyordu.
Bazı komutanlar karargâha durumu bildiriyor, herakâtın ertelenmesi fikrinde olduklarını belirtiyordu. Emin Çavuş yine bir yerlerden bir yerlere emirler, bilgiler taşıyıp duruyordu. Karar kesindi... Devam... Engebeli bir arazide ilerleme sürecekti... Tipi hızını kesmiş ve askerler biraz soluk alır gibi olmuştu ama ayaz aman vermiyordu.
Sarp yamaçlarda, dondurucu soğuk altında askerler düşmeye başlamıştı. Ayaklarındakı sızılar bir müddet sonra hissizliğe dönüyordu neferlerin.   Çarıklarına dolan karların etkisiyle iyice ağırlaşan ayaklarını duymuyordu askerler. Parmaklarını hissedemiyor, yürüyüşün tesiriyle ısınan vücutları soğumaya başlayınca terler sırtında donuyor ve üşüme had safhaya çıkıyordu. Çeneleri birbirine vura vura ilerlemeye başlayan asker daha fazla dayanamıyor ve yere düşüveriyordu... İşte bu tam bir felâketti... Ne arkadaşlarının sözleri ne zabitlerin emirleri artık onu bir daha ayağa kaldıramıyor, arkadaşları kollarından tutarak kaldırsalar bile, ayak bilekleri tutmuyor ve morarmış dudakları ve kızıl gözleriyle yalvarır bir ifadeyle ağırlaşmış vücudunu taşıyamayarak, gözleri kapalı bir halde tekrar yıkılıyordu bembeyaz karların içine ve asûde bir uykuya dalıyordu.
Makinalı tüfek birliklerinden de kaza haberleri gelmeye başlamıştı. Elleri buz kesen makinalı tüfek mangaları dik bir yamacı tırmanırken, yokuşu sökemeyip ayakları kayan öndekiler arkadaki manganın üzerine yıkılmış ve sekiz asker derin bir uçuruma yuvarlanmıştı.
Saatlerce böyle yürüdükten sonra bir mola emri ulaştı bütün birliklere. İstirahat edecekler ve tayınlarını yiyeceklerdi. Zabitlerden neferlere maneviyatı yükseltici şeyler söylemeleri istendi ve ilk kayıpların bildirilmesi...
Durum vahimdi; daha şimdiden zayiat çoktu... Geceleme meselesi bir hayli düşündürüyordu kumandanları... Hastalanan askerlerin geriye gönderilmesi de başlı başına bir güçlük teşkil ediyordu.  Yolları üzerindeki en yakın köylere ulaştırılanlar köydekilere emanet ediliyordu sadece. Haberleşme ise bu hava şartlarında neredeyse imkânsız gibi görülüyordu. Emin Çavuş ile birlikte hizmet-i hususide kullanılan askerlerin işi de kolay değildi. Bir müddet sonra dağ köylerine ve kasabalarına ulaştıklarında biraz rahatlayacaklardı fakat, küçük dağ köylerinin böyle koskoca birlikleri ağırlayamayacağı aşikârdı.
Zavallı askerler sırt sırta veriyor, oldukları yerde zıplayarak ısınmaya çalışıyordu.  Birkaç asker bir çırayı tutuşturmak için epey uğraşmışlar ve bir ateş yakmayı başarmışlardı. Diğer birlikler de yakacak birşeyler arıyor ve çok geçmeden birkaç yerde ateş yakıldığı görülüyordu.  Askerler bu  ateşlerin etrafında toplanıyor ve sırayla ısınmaya çalışıyorlardı, ama çok geçmeden bir başka arkadaşının ısınması için ateşin etrafından uzaklaşmak mecburiyetinde kalıyor ve soğuğa direnmeye gayret ediyordu. Arazinin gittikçe yükseleceği ve soğuğun daha da keskinleşeceğini düşündükçe canları sıkılıyor, fakat bütün bu meşakkâtlerin birkaç gün süreceğini ve neticede biteceğini düşündükçe şevkleniyorlardı. Daha düne kadar kışla ve kıt’alarındaki soğuk ve imkânsızlıktan yakınan erat, şimdi kışla ve kıt’alarını arar olmuştu. Bu arada yoklamalar alınıyor, kayıplar kaydediliyor ve lüzumlu tedbirler hakkında izahatlar veriliyordu. Kulak ve burunlarını sertçe oğuşturmamaları,  yoksa  kulak ve burunlarının düşebileceği, yürürken el parmaklarını sık sık hareket ettirmeleri tavsiye ediliyordu.
Sonra toparlanma emri verildi. Ağır ağır, isteksiz bir şekilde toparlanarak yola koyuldu Kolordu taburları. Ordu yürüyüşe geçtiğinde kar da sanki onları bekliyormuş gibi hafif hafif yağmaya başladı yeniden.  Göz alabildiğine uzanan bir beyazlıkta, uzaktaki köy ve mezralardan yükselen dumanları seyrede seyrede  yürüyen piyade birlikleri, top ve makinalı tüfek birliklerine nispeten rahattılar.  Akşama doğru kar tipiye çevirince iş yine sarpa sarmaya başladı. Nefes almak gittikçe zorlaşıyor, yine emir üstüne emir veriliyor, zorda kalan birliklere takviye gönderiliyor, askerler canla başla yardıma koşuyordu. Fakat hava ve dağlar aman vermiyordu.
Kaputların üzerine düşen karlar bir müddet sonra kaput tarafından emildiğinde kaputu bir buza döndürüyor ve zavallı askercikler ne yapacağını bilemiyorlardı. Gittikçe yükselen arazide tıkanan askerlerden bazıları rastladıkları ağaçlara tutunarak ya da olduğu yere çökerek soluklanmak istiyor ve tatlı bir uyku bastırıyordu çok geçmeden.  Manga arkadaşları bu durumda eri uyumaması için ikaz ediyor ve koluna girip destekleyerek yürümeye zorluyordu. Yorulan asker, arkadaşının sözleri üzerine yürümeye başlıyor fakat dinlenmek için yalvarıyordu. Tıkanıp kalanlar için imdat isteniyor,  iyice bitap düşmüş askerler geri dönüp, kader arkadaşlarını koltuklayarak dik yamaçları çıkmaya çalışıyordu. Bazen koltuklanan asker birdenbire ağırlaşıyor; arkadaşları heyecanlanarak karın üzerine boylu boyunca uzanan askere üstüste tokatlar atarak kendine getirmeye çalışıyordu. 
Emin Çavuş hatlar arasında nefes nefese koşturup dururken görmüştü. Üç beş asker yine böyle bir erle uğraşıyordu. Bir tanesi başını kavradığı askere tokat atıyor,
- Hasan! Hasan! Sakın bırakma kendini kardaşım. Hasan! Hasan! Kendine gel! diyor ve bir yandan da ağlıyordu. Diğer askerler fenalaşan askerin ayaklarını hızlı hızlı ovmaya çalışıyordu. Ağlayan asker bir tokat daha attı yatan askere... Zavallı asker gözlerini usulca araladı, belli belirsiz kendini tokatlayan askere  gülümseyerek;
- Vurma ağam, ben bittim! dedi ve yığıldı kaldı.
- Hasan! Hasan! diye bağırıyordu hâlâ asker. Askerin ayaklarını ovanlar da bırakmışlardı artık ovmayı. Hasan’a sarılmış ağlıyordu asker hıçkıra hıçkıra. Emin Çavuş askerin başındakilerden birisiyle gözgöze gelince;
- Karındaşıydı, dedi asker. Emin Çavuş başını eğdi ve bir Fatiha okudu yürürken.
Kar kalınlığı gittikçe yükseliyordu askerler ilerledikçe, sonra birden top sesleri duyuldu. Bir yerlerde düşmanla karşılaşılmıştı demek. Tâ uzaktan gelen bu sesler askeri uyandırmıştı. Bütün erat sanki dirilmiş gibiydi ve daha canlı bir yürüyüşe başlamıştı. Sonra ona da alışıldı. Atış sesleriyle birlikte yürüyüş sürüyordu.  Yine yürüyüş kollarının birbirleriye irtibatı kesiliyor, bütün uyarılara rağmen intizam sağlanamıyordu. Zabitleri ve askeri dile getiremedikleri tedirginlikler düşündürüyordu. Bütün mesele geceyi atlatmaktı. Ya bir dağ köyünde ya da kuytu bir yerde sabahlamak gerekti ama nasıl. Açıkhava ordugâhı bu felâketi çoğaltacaktı, görünen oydu... Kumandanların korktuğu askerin dağılmasıydı. Zaten yavaş yavaş bu dağılmanın emareleri görülmeye başlamıştı. Harekâttan vazgeçilmesi gerektiğine inanan kumandanlar haklılıklarının ortaya çıkması bir yana, daha büyük felâketler gelebileceğini belirtiyor, emre itaatsizlik olmayacak çareler aramayı teklif ediyorlardı. Gerçekten saatler geçtikçe zayiat artıyordu. Kayalıkların kuytuluğunda, hendeklerde, çalı diplerinde tüfeklerine sarılarak yatan birçok mehmetçiğe raslanıyordu. Bu durum sadece neferlerin değil zabitlerin de maneviyatını kırıyor ve herkeste müthiş bir karamsarlık hüküm sürüyordu. Her şeye rağmen geceleyin de  yürüyüş sürdürülmeliydi.
Karanlık henüz çökmeden, uzakta seçilen köylere doğru askerlerde bir dağılma başgöstermişti... Önce bir iki asker alıp başını gitmeye başlamış ve ne ikaz ne de emir dinlemişti... Sadece birkaçı dönüp gelmişti ama,  çok geçmeden bu gidenlere başkaları da katılmaya başlamıştı. Geriye dönenler, giden arkadaşlarını savunuyordu. Biraz rahatlayınca gerideki birliklere katılıp gelecek diyorlardı ama kendileri bile inanmıyordu buna... Zabitler dağılmayı önlemek için tedbir almaya başladılar... Bir iki defa havaya ateş edenler bile çıktı... Top sesleri çoktandır duyulmaz olmuştu. Yaklaşık bir saat sonra istirahat verildi. Neferler birkaç yerde ateş yakmıştı... Bu ateşlere yenileri ekleniyor ve askerler biraz da olsa ısınabiliyordu. Fakat bu istirahat de, birçok askerin ağaç altlarında son uykularına yatmasını engelleyemedi... Kaçmayı kararlaştıran askerlerin üçü beşi biraraya geliyor ve kaşla göz arasında uzaklaşıveriyordu birliklerden.
Emin Çavuş, kumandanların toplantısında bir bölüğün tamamen kaybolduğunu öğrendi... Tipide yollarını kaybetmiş olmalıydılar ve artık şu saatten sonra umut kesilmeliydi. Bu soğuk gecede yollarını bulabilmelerinin mümkünü yoktu. Düşman zannederek birbirini kıran bölüklerden sonra bu iyice asabını bozmuştu kumandanların. İki topçu takımı da birbirini sürükleyerek yine uçuruma düşmüşti.
Kumandanlar, bir müddet sonra yürümenin sürdürülmesi emrini verdi. Bütün zabitler, birliklerine mukayyed olmalıydı.
Gece yürüyüşü sakin başladı... Fakat ilerledikçe bazı birlikler yine yollarını kaybetmişti. Bağırmalar yükseliyor ve askerin intizamı bir türlü sağlanamıyordu. Çok geçmeden yeni bir kar fırtınasıyla ortalık tekrar allak bullak oldu.  Emin Çavuş bir köyün yakınından geçerken kaçanları görmüştü. Kumandanı “Git şunları durdur!” diye emir verince Emin Çavuş peşlerine takıldı. Söz geçiremiyordu. “Görmüyor musun çavuş! Boyuna telef olup duruyoruz. Bu ne zamana sürecek. Düşman çıksa gam yemeyiz lâkin bizi hoş gör, kararlıyız, geldiğin gibi sağlıcakla dön!” diyorlar ve tehdit yollu tüfeklerini doğrultup bu kararlarından vazgeçmeyeceklerini, şimdi dönseler bile bir yolunu bulup yine kaçacaklarını söylüyorlardı.
Gece bu yürüyüşü sürdürmek bu kaçışların önüne geçemezdi, geçmedi de zaten... Her geçen saat; asker sayısının daha da eksilmesine sebep oluyordu. Birçok asker, kar fırtınasına, yorgunluğa, soğuğa dayanamayıp rastladığı ağaç ya da kaya dibine yığılıverdi.
Yürümeyi sürdürenler uykusuzluğa, bu vahim duruma daha ne kadar dayanmaları gerektiğini düşündükçe, kederleniyor ve her ne pahasına olursa olsun hayatta kalmayı başarmalarını telkin ediyorlardı kendilerine... Bazıları kumandanların nasıl olup da bu donan arkadaşlarını, kayıpları hesaplayamadıklarını düşünüyor ve sinirleniyorlardı. Böyle olmamalıydı bu işler diye hayıflanıyor, iyice geriliyor ve bu çaresizlikte Allah’a sığınarak yardım diliyorlardı. Bir sabah olsaydı. Sabah bir türlü olmuyordu. Karlara bata çıka yürüyorlar fakat bir türlü ne vakit geçiyor sabah oluyor, ne de kar aman veriyordu. En uzun geceleri yaşıyorlardı.
Sabaha doğru hafifledi kar ve gün doğunca  yeni bir istirahat verildi. Bazı birliklerin ayrılarak bir başka yöne gideceği ve düşmana baskın yapacağı söyleniyordu. Bütün asker, bu yürüyüşte gözle görülür bir azalma olduğunun farkındaydı ve hiç kimse birşey söylememeyi tercih ediyordu. Bu mola epey uzun tutuldu.
Kumandanların toplantısında bir durum değerlendirmesi yapıldı. Gelen yoklamalar faciayı haber veriyordu. Müthiş bir zayiat vardı. Karargâhla rabıta kurulamıyordu. Kaçmalarla birlikte donma yüzünden verilen kayıplar gece boyu devam etmişti. Asker yorgun, uykusuz, aç ve üşümüş bir haldeydi. Çok az bir yol kaldığını belirterek şevklendirmek lâzımdı. İleride rastlanacak köylerde hiç olmazsa ara ara istirahat verilip, asker rahatlatılmalıydı. Üç beş saat arası bir uyku ile idare edebilirdi asker, bunun için camiiler ve büyük evler müsait olurdu. İmamlardan bu hususta yardım göreceklerinden şüphe yoktu. Köylere haber salınıp, mümkünse bir çorba kaynatmaları bile istenebilirdi. Bölüklerden birisi bir köyde istirahat ederken diğeri öbür köyde istirahat ettirilmeliydi.  Fakat buna itiraz edildi. Çünkü bu birçok meseleyi de beraberinde getirecekti. Köyler bu kadar askeri ağırlayacak bir durumda değildi; üstelik bu kaçmaları arttırıp, orduyu geciktirebilirdi de. Yola devam edildi.
Dehşet bir gece geçirmişti asker ve daha ne kadar sürecekti bu amansız yürüyüş...
Gazi Emin Efendi, buğulanmış camları elinin tersiyle sildi... “Ne yürüyüştü ama o!Ne ağır bir zamandı” diye geçirdi aklından. Karşılara baktı. Evlerin ışıkları yakılmıştı bile. Behice hanımı gördü kapı aralığından; sallana sallana Delâil’ni okuyordu. Gazi Emin Efendi, göğsünün biraz fazla sıkıştırdığını duydu. Yoksa soğuk mu yaramamıştı! Taraçaya çıksa, temiz hava rahatlatır mıydı ki? Orası da soğuk olurdu ya. Fakat paltoyu alırdı üstüne. Usulcacık paltoyu geçirdi sırtına ve terliklerini giyerek taraçaya çıktı. Sandalye’ye oturdu ve karşılara bakmaya başladı tekrar. Kar deve çulu gibi yağıyordu, ağır ve acelesiz... Gazi Emin Efendi, tâ o zamanları, yine böyle karlı buzlu bir havada bir askerî  konağa yürürken ırmak boylarında şişmiş kalmış, bir kısmı ırmakta dağılmış hayvan ölülerini hatırladı. Katırlar, develer, atlar, inek ve eşekler... Üç beş köpek bu leşlerin etrafında eşelenip duruyordu. Sakinlemiş havada ne fena kokuyordu ortalık... Ne kadar kötü olmuştu, böyle şimdiki gibi içi daralmıştı onlara bakarken... Büyük, o müthiş, o amansız yürüyüşten; yani tükenişten sonraydı... Gayet iyi hatırlıyordu, o son gece ve gündüzü... O karanlık ormanlarda çektiklerini... Birbirlerinin üzerine düşüp düşüp donan zavallı askerleri... Onların o gözlerinin feri sönmüş donuk bakışlarını... Sanki hep birşeyler görüyor gibi gözleri açık giden bazılarını... Bazılarının Hüseyinciğin gözlerindeki gibi harika pırıltılarla terk-i hayat ettiğini...
*
Artık hiç kimsenin dermanı kalmamıştı. Üç günlük yedek yiyecekler çoktan bitmiş ama onlar hâlâ karla kaplı ormanı geçememişler ve müthiş bir açlıkla birlikte, bu uzun yürüyüşten bir an önce  kurtulmayı düşünmeye başlamışlardı. Hiç bir umutları yoktu. Belki diyordu bazıları, belki şu orman bitince bir şehre ulaşır veya düşmanla karşılaşır, ama öyle ama böyle kurtuluruz. Fakat orman bir türlü bitmek bilmiyordu. Bunca zamandır çekilen güçlüklere göğüs germişlerdi işte. Kaçanlara uymamışlar, soğuğa, yorgunluğa, dik yamaçlara, sık ormana ve tâ dizlerine kadar gelen kara rağmen ilerlemişlerdi güçlerinin yettiği kadar. Onlar bütün bunları göre göre büyük bir sabırla yollarına devam etmişti.  Şimdi bir tek emelleri vardı; bu ormanı biran önce katetmek. Karlara bata çıka ilerlerken ağaçların gitgide seyrekleşmesi umutlarını arttırdı.
Sonra...
Uçsuz bucaksız, karla kaplı, geniş, düz bir alanda olduklarını gördüler birden...
Bütün yüzler gerildi.
Zirvedeydiler...
Dağlarda buzların oluşturduğu acaip şekillerle kaplı yarıklar görüyorlardı.
Çepeçevre bembeyaz dağ sıraları, derin vadiler, yarlar ve uçurumlar uzanıyordu dört bir yanda...
Issızlık, alabildiğine bir ıssızlık hâkimdi.
Ne olmuştu böyle!...
Hani orman bitince şehre ve düşmana kavuşacaklardı?
Demek onlar da yollarını kaybetmişti ya da bir başka yanlışlık vardı bu işte. Askerler ve zabitler şaşkındı. Bütün birliklere istirahat emri geldi. Asker tüfek çatıp,  çıktıkları ormanların kuytuluklarına doğru ilerledi, çok geçmeden ateş yakıp ısınmaya başladılar... Hepsi büyük bir kaygı duyuyordu şimdi... Onlar gazâ için gelmişlerdi ama hiç ummadıkları bir şeyle karşılaşmışlardı. Bu düşünceyi hiç kimse dile getirmedi ama her asker buna hazırladı kendini. Umutlarını, hayâllerini, sılada bıraktıklarını düşündüler sonra... Anne ve babalarını en çok... Evliler, kadınlarını ve çocuklarını... Gözyaşlarını göstermemeye çalışarak ağladı bir kısmı... Onlarla şikâyetsiz, usulcacık vedâlaştılar kendi kendilerine... Allah’ın onlara sabır vermesi için dua ettiler... Haklarını helâl ettiler, hellâllık dilediler... Herkes benzer bir his dalgası içindeydi ve kimsenin kimseye birşey söyleyecek hali yoktu... Kimin sağ kalıp kimin bu karlar içinde can verceğini bilmedikleri, aynı kaderi paylaştıkları arkadaşlarına bakıp, onlar için de için gizli gizli dua ettiler... Kaderdi bu, katlanmak gerekti. Elden geldiği kadar gayret edip Allah’a tevekkül etmek lâzımdı... Allah nasip ederse bu zorluk da biterdi, daha önceki zorlukların bittiği gibi...
İstirahat eden askerler bunları düşüne düşüne çevreye bakıyor ve bu dağ başında yapayalnız olduklarını biliyorlardı. Daha yürünecekti anlaşılan, daha tükenilecekti... Akşam çökmek üzereydi... Müthiş bir ayaz karları dondurmuş, cam gibi yapmıştı. Bu donmuş kar ve buzullar  üzerinde güneşin solgun ışıkları yansıyor ve içlerini daha da ürpertiyordu neferlerin...
Yine yoklamalar alındı. Durum şimdiye kadar olanların en fecîsiydi. Hava gittikçe soğuyor ve kumandanlar bu yolculuk için bir türlü karar veremiyordu. Askerin durumu perişandı. Kılavuzların çoğu da askerler gibi ya donmuş ya da çareyi kaçmakta bulmuştu. Önlerindeki yolun ne kadar olacağını da bilmiyorlardı şimdi zabitler, sadece tahmin ediyorlardı. Topların, makinalı tüfeklerin, mühimmat ve cephanenin, en önemlisi askerin çoğu kaybedilmişti. Hayvanlardan elde kalanı ise kayda değmezdi. Asker günlerin, gecelerin yorgunluğuyla, üstelik bu dehşetli soğukta, bir de açlıkla mücadele edecekti şimdi. Kalmak da imkânsızdı, gitmek de... Zamandan kazanılmalı ve biran önce nereye varılacaksa varılmalıydı. Son bir gayretle bu yolu aşacaklardı. Onlar ormanlıktan sonra bir iniş umuyorlardı ama şimdi bu durumda başka çare yoktu.
Ormandan bulabildikleriyle cılız ateşler yakan askerler umutsuzca bu yürüyüşe hazırlıyordu kendini... Aç karınlarına rağmen elde kalan tütünlerini içiyor ve hiç biri birbirinin yüzüne bakmıyordu. Kaçmak çare değildi. Kurda kuşa yem olmak veya donmak gibi bir son bekliyordu kaçanları, zaten kalanların hiçbiri haysiyet kırıcı bu işe kalkışmayı düşünmüyordu. Onlar, bir ömür boyu gazâdan kaçmanın azabını taşıyamazdı. Az bir yolları kalmış olmalıydı, bitecekti. Bunca günün ve gecenin sonunda elbette bir ferahlık olacaktı. Fakat bunca çileye rağmen gazâ edemeden ola ki can verecek olmak, bazılarını âhiret  için de endişelendiriyordu. Emin Çavuş az ötesindeki arkadaşlarının konuşmalarından anlamıştı bunu.
Sürmeneli Necati, şimdiye kadar hiç düşünmediği bir soruyu manga arkadaşı Çerkez Hamdi’ye sormayı düşünmüş, sonra çekinmişti bundan. Ya şehid sayılmayacak olursa diye kederleniyordu. Dayanamadı,
- Biz şimdi böyle vuruşmadan gidersek, Hazreti Hamza Efendimiz kabul eder mi ki bizi? deyiverdi. Çerkez Hamdi bir kaşını kaldırıp hafifçe gülümsedi, uykusuzluktan yanan gözlerini büyük büyük açıp, kırpıştırarak.
- Ben de seni akıllı bilirdim Sürmeneli. Bu dağın başına niye çıktın aslanım, sefâlanmaya mı geldin? Cahil cahil laflar ediyon. Şu Sarı İdris’e sor bir bak, daha tüysüz ama ne diyecek seni ayıplayarak bir gör?
Sürmeneli’nin içinde çiçekler açtı. Güldü Çerkez’e, çocuk gibi atılarak.
- Bizi ya kabul etmezse diye meraklandım da birden, dedi ve Çerkez’e iyice sokularak duygulu bir sesle,
- Hani artık vade kalmadı gibi de... Çerkez Hamdi kendisine sokulan Sürmeneli’ye yine uykulu uykulu baktı, babacan bir gülüş bıraktı sonra, düşünceli bir halde,
- Ah be Sürmeneli, insan dediğin aslında bir daha ölmemek için ölür. Ama biz, istesek de ölemeyiz artık. Niyetimizi bozmayalım yeter ki... Rabbim öyle buyurmuş. Bir düşün! Demin de dediydim ya. Ne arıyon bu dağ başında ha! dedi ve omuzuna yaslanmış Sürmeneli’ye baktı. Sürmeneli dudakları titreyerek sevinçle iç çeke çeke gözyaşı döküyordu. Çerkez Hamdi başını okşadı arkadaşının ve ekledi.
- Senin bebe doğmuştur artık gamlanma. Belki de bir oğlancık doğurmuştur karın sana, şöyle topaç gibi bir tosuncuk.
Sürmeneli’ye bir hâl oldu birden, gözyaşlarını silmeye çalışırken,
- Belli mi olur? Belki de dediğin gibidir. Kâdir Mevlâm ne verdiyse artık. Bize razılık düşer, derken tevekkül dolu bir tebessüm oturdu dudaklarına. Çerkez Hamdi esneyerek,
-Ha şöyle be Sürmeneli, sıkı dur, sıkı!dedi.
*
Karanlık çökmeye başlarken parlak bir ay belirmiş ve buzla kaplı düzlüğe şavkı düşmüştü. Askerler ateşlerin etrafında ısınırken, zorlu bir gecenin geleceğini biliyor ve bu ıssızlıkta içlerine kapanıp derin derin düşünüyorlardı. Bazıları çömeldikleri yerde başlarını ellerinin arasına almış kestirmeye çalışıyordu.
İçtimada alay kumandanları askerlere gösterdikleri metanetin ve fedâkârlıkların İndi ilâhîde karşılığının misilsiz olduğunu ve zirveyi de aşınca inşaallah kurtulacaklarını söyledi. Biraz daha sabır ve gayret göstermenin zamanıydı. Gazâ böyleydi ve Allah herkese nasip etmezdi böyle zorlu gazâları...

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairNUSRET ÖZCAN
gonder 101 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker