 Üye Girişi
 Ara - Bul
|
    |
|
Tüm
Yazılar |
|
|
     |
12-03-2005 |
| KAR KELEBEKLERİ -III- |
|
|
Birlikler yola koyulurken, kara bulutlar toplanıyor ve dondurucu bir rüzgâr uğulduyordu. Ay yavaş yavaş puslanmıştı. Yarım saat kadar bu dondurucu soğuk altında ilerlediler ve hafif bir karla çileleri de yeniden başlamış oldu. Emin Çavuş’u kumandanı yanından ayırmıyor, ara ara gerideki ve ilerideki birliklere gidip durumlarından haber getirmesini istiyordu. Rüzgâr gittikçe hızlandı ve kar yağışı tipiye döndü. Herkesi bir telâş aldı. Buz tuttuğu için kayganlaşan yol, tipide tam bir tehlike arzediyordu. Zabitler dahi artık güçsüzleşen bineklerini yedmeye başlamıştı. Tipi hızlandıkça göz açtırmaz oldu ve soğuk daha da arttı. Üzerlerine kar yağıyor, buz bir yolda, rüzgârın da etkisiyle üç kat üşüyordu mehmetçikler. Tipinin şiddetinden askerler kafalarını kaldıramadan yürümeye çabalıyor, biriken karlar yolda yürümeye imkân vermiyordu. Korktukları başlarına gelmişti işte... Daha öncekilerine hiç benzemeyen bu müthiş fırtına yine birçok insan istiyordu. Erat düşe kalka ilerliyordu. Bazıları düşüp kalkamıyor, takati kesilen neferler bu donan arkadaşlarının yanına sıcak döşeklere yatar gibi uzanıveriyorlardı. Tipi dinmişti bir süre sonra, ay ışığı vurmuş karlar üzerindeki manzara tüyler ürpertciydi. Birçok donmuş asker yatıyordu karların üzerinde. Tipi bir afet gibi çökmüş ve alabildiği kadar can almıştı... Gerilerden bağırışlar yükselerek dağıldı esen rüzgârla. İlerideki birlikler yürüyüşlerini ağırlaştırdı. Uğultudan birşeyler anlaşılmıyor, yalnız dağılan bağırışlar geliyordu ara ara sonra bir silâh patladı ve dağ başında yankılandı durdu bir vakit... Emin Çavuş kumandanının işaretiyle geriye doğru yöneldi. Kaputları karla beyaza kesmiş askerlerin arasından geçerken biriyle çarpıştı ve her ikisi de yere yıkıldı. Doğrulurken elini yerdeki askere uzatıp kaldırdı mehmetçiği ve geride ne olduğunu sordu. Birşey bilmiyordu asker. Çabuk adımlarla uzaklaştı Emin Çavuş. Sonra seslere yakınlaştı. Hiçbir şey doğru dürüst görülemiyordu kalabalıktan. İyice yaklaşınca gördü olanı biteni. Elde kalmış son hayvanlardan bir katır, buzda kayıp ayağını kırmış ve cephane sandığı yanından geçen mehmetçiğin üzerine düşüp onun da ayağının kırılmasına sebep olmuştu. Hayvan karda boylu boyunca yatıyordu. Acı çekmesin diye başından vurmuşlardı. Kafasından akan kan donmuştu bile. Bacağı kırılan askerin durumu çok kötüydü. Gözleri baygınlaşmış inliyordu. Gelen üç beş asker bacağı kırılan askeri kaldırmaya çalışırken canhıraş bir çığlık kopardı asker. Emin Çavuş askerin bacağının kırık kısmının bir ara boşlukta sallandığını gördü. Gelen askerlerden biri çarçabuk kavradı boşluktaki ayağı usulcacık, asker feryatlarına devam ediyordu. Cephane sandıklarını arkadaki hayvanlardan birine yüklemenin hesabını yapıyordu kumandan Emin Çavuş uzaklaşırken... Emin Çavuş dönmeye gayret ediyordu ama ne mümkün... Sert rüzgâr aman vermiyor, biriken karlarda adım atamıyordu yine. Sol elini kaldırarak siper edindi Emin Çavuş. Askerlerden bazıları yine yere çömelip dinlenmeye başlamıştı. Bu son kesilmeydi herhalde. Er derin ve hızlı bir şekilde nefes almaya uğraşıyordu. Çömelen askerin yanında iki üç arkadaşı oluyor ve yanyana durarak ona gelen rüzgârı kesmek istiyor, bu arada kendini bırakmaması gerektiğini söylüyorlardı. Asker kollarını kaldırıp artık bir işe yaramaz hale gelmiş, morarmış ellerini gösteriyordu, arkadaşlarına. Elleri bileklerinden aşağıda sallanıyordu sadece. Asker bu dinlenmeyi fazlaca uzattığında onu kaldırıp sürüklemeye ve yürümesini sağlamaya çalışıyor ama bu çabalar hiç bir fayda vermiyordu. Bir müddet sonra zavallı arkadaşlarının donmuş bedenini içleri burkularak ve gözleri yaşararak yere uzatıveriyorlar, kumandanlarına durumu bildiriyorlardı. Emin Çavuş ilerlerken farketmeden donmuş mehmetçiklerin üzerlerine basıyor ve içi ezilerek adımlarını sıklaştırıyordu. Böyle ilerlerken gördüklerine inanamadı birden. Donmuş neferlerden bir tanesinin üzerinden kaputu çıkarılmıştı. Hayret etti buna Emin Çavuş... Bu askercik böyle mi çıkmıştı yola yoksa?.. Olamazdı... Zavallı askerciğin cansız vücudu karlar üzerinde fanilasıyla öylece yatıyordu. Açık gözlerine karlar birikmişti. Emin Çavuş eliyle sildi bu karları, gözleri donuktu mehmetçiğin, dudakları sanki su içer gibi büzülmüştü. Sağ eli kalbinin üzerindeydi ve yırtık fanilasının içinden hamaili görünüyordu. Emin Çavuş buna inanamıyordu. Gözleri sulandı Emin Çavuşun... Biraz daha yürüyünce az ötesinde büyükçe bir karaltı gördü... Bir nefer rüzgâr ve soğuktan korunmak için bir kaputu kafasına doğru kaldırmış öylece yürüyordu.. Emin Çavuş dehşetle irkildi. Askere asabiyetle yaklaştı ve sordu. - Niçin yaptın bunu? Kaputun içindeki askerin gözleri boşluğa bakar gibiydi, Emin Çavuş küçük bir korku ânı geçirdi. Anlamsız anlamsız bakıyordu asker, dudakları titreyerek hırıltıyla cevap verdi. - Daha önce kavilleşmiştik. O artık üşümez. Ağlıyor muydu asker ne? Gözlerinden yaşlar geliyor, yanaklarından süzülerek üç dört günlük sakalına süzülüyordu ama askerde bir sarsılma görülmüyordu. Bu arada Emin Çavuş geri geri yürüyüşünü değiştirmek istedi ve yüzgeri dönerek yürümeye koyuldu. Henüz dört beş adım attığı esnada bağırdı gerideki asker... - Ben de, ben de üşümem artık!Üşümem! Hiç üşümem hemi de... Emin Çavuş şaşkınlıkla sese döndü. Asker üzerindekileri çıkarıyordu şimdi. Korunduğu kaputu yere atmış, kendi kaputunu da çıkarmaya başlamıştı. Emin Çavuş askere yaklaştı. - Ne yapıyorsun!Yapma, sakın yapma! Dur! dedi ama nafile, asker soyunmayı anlaşılmaz bir hınçla sürdürüyordu. Emin Çavuş askere doğru adım atınca asker geriye doğru kaçtı ve üstündekileri bir bir çıkarmaya devam etti. Emin Çavuş çevreye bakındı yardım umarak gelip geçene seslendi. - Yardıma gelin, koşun, diyor, askeri yapacağından engellemek için adım attıkça asker geriye kaçıyor, Emin Çavuş, soyunmaması için yalvarıp duruyordu. Üzerindekilerin hemen hepsini çıkarmıştı asker. Arkadan gelen bir mehmetçik sımsıkı kavradı çıplak askeri. Emin Çavuş aldığı kaputu götürüp sardı askere çabucak ama asker çırpınıyor ve ağlıyordu. Gözleri kançanağına dönmüştü askerin ve kurtulmak istiyordu. Emin Çavuş kaputu iyice sarmak istediği anda, çıplak asker ellerinden kurtuldu ve koşmaya başladı. Az ileride sendeleyerek kayıp karın üzerine çok fena düştü ama derhal toparlanarak ayağa kalktı. Ağzı burnu kan içindeydi. Eliyle ağzını ve burnunu sildi ve kanlı eline şöylesine bir baktı. - Üşümem artık, dedi tir tir titreyen bir sesle kesik kesik, buruk bir gülümseme bıraktı sonra ve yeniden, bağıra bağıra koşmaya başladı. Hırıltılı çığlıklarla karanlıklara karıştı. Emin Çavuş kendisine az önce yardım edenlerle o tarafa doğru yöneldi ama yetişemedi. Emin Çavuş’un gözleri dolmuştu, yanındakilerle geri döndü. Yolda çıplak askerciğin kan izleri vardı... Düşünceli düşünceli yürürken yolunu kaybettiği vehmine kapıldı bir ara. Çevrede askerler vardı fakat “Ya onlar da yolunu kaybetmişse” diye düşündü... Ama doğru yolda olduğunu kavradı çok geçmeden. Bir süre sonra da kumandanını buldu ve olan biteni anlattı. Hafif bir yağış başlamıştı yeniden. Tâ başından beri böyle oluyordu hep... Bir çok mehmetçiği karlar içinde Allah’a emanet ederek yürüyor ve gitgide eksiliyorlardı. Fakat şimdi herkes sabrının sonuna gelmişti. Soğuk, açlık ve yorgunluk herkesin iradesini zayıflatmış ve canının derdine düşürmüştü. Emin Çavuş yine ara ara gerilere veya ilerilere gidiyor kumandanına durum hakkında bilgiler getiriyordu. Bir saat kadar sonra ilkinden daha sert bir tipiye yakalandı birlikler... Geçen her dakika donan bir askere yenileri ekleniyor ve kimse ses çıkarmadan yoluna devam ediyordu. Emin Çavuş bu şiddetli fırtına da birkaç askerin çevrelediği bir zabit gördü. Uzandığı yerde zoraki hareketlerle, iç cebinden çıkardığı küçük bir Mushaf-ı Şerîf’i askerlerden birine tutuşturdu ve; - Hakınızı helâl edin çocuklar, dedi. Askerlerden birisi atılarak, - Sizi taşıyalım kumandanım, diyordu. - Beyhude olur evlâdım, belimden aşağısını duyamıyorum, nasip böyleymiş diyordu zabit. Askerler elbirliğiyle kumandanlarını kaldırdılar ve taşımaya başladılar. Emin Çavuş yaklaşarak askerlerden birine ne olduğunu sordu. Asker kumandanın buzda kayarak düştüğünü ve düştüğü yerde kakılıp kaldığını, kalkamadığını söylüyordu. Askerlerin kollarında taşınan kumandanın yalvarmaları işitildi. - Evlâtlarım yorulmayın, yapmayın bırakın beni! diyordu ağlamaklı bir sesle ama askerler kumandanlarını bırakmaya hiç yanaşmadılar. Emin Çavuş, derhal kumandanına koştu, durumu bildirdi. Düşen zabiti elde kalan top arabalarından birinin üzerine yatırmalarını söylüyordu kumandan. Sedye ile bu havada götürülemezdi. Emin Çavuş topçu birliklerine ulaştı. Bir top arabasının daha tekerleği kırılmış ve öylece bırakılmıştı. Topçu kumandana giderek durumu izah etti. Kumandan bu yüzden en gerideki topçu mangasına beklemesini emretti ama o sıra önde bir kıyamettir koptu. Kumandan hemen o tarafa seğirtti. Bir top daha uçuruma kaymıştı. Bozuk bir yüzle döndü kumandan. * Emin Çavuş geriye doğru gelip düşen zabit için bir top arabasının bekletildiğini söyledi fakat düşen zabit dayanamamış ve ruhunu teslim etmişti. Emin Çavuş; “Zaten yatırılsa bile orada da donardı” diye geçirdi içinden. Koskoca ordu tükeniyordu. Sonra ön taraftan ünlemeler duyuldu. Koşuşturmalarla haberler taşındı arkadaki birliklere. Az ileride yine bir ormana girilecekti, yolun solundaki uçuruma dikkat edilmeliydi ve en önemlisi iniş başlamıştı. Tipiden kurtulmuş olacaklardı ama ormanın tehlikeleri yine onları bekliyordu. Artık alışıldık ikaz ve tedbirler bir daha söylendi. Fakat yolun solundaki uçuruma on sekiz mehmetçiği ve elde kalanlardan iki topu daha kurban verdiler. Uçuruma düşen mehmetçiklerin boğuk feryatları yürekleri yaktı ama onlara ulaşmanın imkânı yoktu, zaten aşağıdan hiçbir ses gelmiyordu, yollarına devam ettiler. Geride binlerce donmuş mehmetçik bırakılarak bir gece vakti ormana girdiler. Askere çok kısa bir istirahat verildi ve yoklama alınmadı bu sefer, çünkü herşey meydandaydı, tükenişi herkes biliyordu, tekrar yolla düşüldü. Orman zirve kadar sert ve dondurucu rüzgârlara açık değildi, daha kuytuydu ama müthiş bir soğuk orada da hüküm sürüyordu. Ormanda ilerlerken de sürdü mehmetçiğin karlarla kucaklaşması... Zifiri karanlıkta yollarını kaybetmemek için mutlaka sesler çıkarıyor ve yine arkadaşlarını koltuklayıp taşıyorlardı ama bir işe yaramıyordu didinmeler... Olan olmuş ve artık kimsede dayanacak mecal kalmamıştı. Açlık, yorgunluk, uykusuzluk, ölümle biten yüzlerce kaza, kaybedilen silâhlar, donarak ölen birçok hayvan, günlerce yürünen yol ve geride bırakılan birçok silâh arkadaşı ve mahvolmuş bir ordudan arta kalan az sayıdaki nefer son gayretlerini sarfediyordu. Emin Çavuş sabaha doğru hava aydınlanırken durumun fecaaâtini daha iyi gördü. Zavallı askerler zorlukla yürüyor ve bazıları yine yere düşüp kalkamıyordu. Fersiz gözleri uykusuzluktan kızarmış bir asker avuç avuç kar atıyordu ağzına ve böğürmeyi andıran sesler çıkarıyordu. Sonra ağaçlardan birisine gidip elleriyle ağacın kabuklarını soymaya çalıştı, beceremeyince ağzını ağaca dayayıp, ağacın kabuğunu ısırmaya çalıştıysa da beceremedi. Çatlak dudaklarında kan pıhtıları görülüyordu. Hâlâ hırıltılar yükseliyordu boğazından. Hırsla bir iki hamle daha yaptı. Bir asker uykulu ve yorgun gözlerle arkadaşına bakıp; - Boşuna uğraşma be tertibim, az kaldı, ha gayret dedi gidip kolundan çekiştirdi zavallı mehmetçiği. Öbürü melûl mahzun bakışlarla bir süre baktı arkadaşına ve sonra sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. İkisinde de adım atacak hal yoktu ama birlikte yürümeye başladılar. Açlıktan iradesini kaybetmiş asker, kaputunun yakasını almıştı ağzına ve onu emiyordu. İki saat kadar daha yürüdüler eksile eksile. Sonra durdular... İleride Sarıkamış ve Moskof gavuru onları bekliyordu. Durum tespiti yapıldı. Yarım saat sonra ormandan çıkmış olacaklardı. Sayım yapıldı. 100 küsür zabit kalmıştı geriye, 80’e yakın da asker. Birkaç at ve kırık bir top kundağıydı bütün bakıye. Ağaçlara yaslanıp ağlayan birçok zabit ve asker görmüştü Emin Çavuş. Yakılan ateşlerin etrafında askercikler dinlenmeye çalışıyordu. Bunun adı neydi? Beş gün önce başlayıp bugün bitmişti işte herşey. Düşmanı mahvedeceklerdi ya, kendileri tükenmişti... Emin Çavuş’u kumandanı kaputunun içinden meşin bir çanta çıkardı, ateşe yakın bir yere geldi. Emin Çavuş’un da yanına gelmesini istedi. Emin Çavuş on onbeş adım ilerisinde durup bekledi. Çanta’nın içinden çıkardığı kağıtlara birşeyler karaladı durdu bir vakit Kumandan. Kumandanının gözlerinin dolduğunu gördü Emin Çavuş. Kumandanı kağıdı katladı ve meşin çantanın içine yerleştirdi tekrar. Sonra yumuşacık bir sesle Emin Çavuş’a seslendi. - Gel oğlum! Emin Çavuş derhal gitti kumandanının yanına selâm verdi. Kumandanının gözlerinde tarifsiz bir hüzün vardı. Derin bir soluk bıraktı sonra kumandan ve Emin Çavuş’a dönüp, ayaklarının ucuna bakarak konuştu bir süre. Çevreyi anlattı bir müddet. Gideceği yol hakkında bilgi verdi. Küçük bir harita olacaktı çantada, lüzumu halinde ona bakmasını söyledi. Sonra meşin çantayı uzattı, gözlerini karşısında bekleyen Emin Çavuş’a dikti. Ağlamaklı bir hali vardı kumandanın, kendine hâkim olmaya çalışıyordu. - Bunu Karargâh’a ulaştır. Atlardan birini yedeğine al. Ormanın içinden ve dikkatli git. Ruslar çıkabilir karşına. İleride bizim köyler var, öğlene kalmaz kavuşursun birine. İmamı bul. O seni ağırlayacaktır. Dinlen ve kıyâfetini değiştir. Nasıl davaranacağını biliyorsun. Tedbirli bir şekilde fazla geç kalmadan ulaştır bunu karargâha. Hoş artık geç kalsan da olur ya, neyse... Ne halde olduğumuzu biliyorsun. Gördüklerini de anlatırsın. Biz biraz sonra hareket edeceğiz. İleride bizi ne bekliyor bilemem. Bir daha karşılaşmamızın kısmet olup olmayacağını da Allah bilir oğlum! Kısmetse yeniden görüşürüz evlâdım! Allah yardımcın olsun! Hakkını da helâl et! dedi. Dudakları titriyordu kumandanın. Emin Çavuş, - Emredersiniz kumandanım, deyip selâm verdikten sonra sağ elinde tuttuğu meşin çantayı sol koltuğunun altına aldı ve kumandanının elini öpmek için ilerledi. Gözleri yaşarmıştı Emin Çavuş’un. Kumandanının elini öperken yaşları kumandanının ellerine düştü. Kumandanı Emin Çavuş’un alnından öptü, yanağını okşadı. - Allah yardımcımız olsun oğlum! Haydi artık durma, Süleyman Çavuş’un tuttuğu atı al, dedi ve zabitlerin yanına gitti gözlerini silerek. Emin Çavuş, atı aldı ve geride kalan askerlere baktı son kez uzun uzun. Birliğinden çok az arkadaşı kalmıştı. Birkaçıyla sarılarak helâllaştı, bazı tanıdık askerlerle de uzaktan el sallayarak vedâlaştı. Onlar; nice karlı, buzlu yollarda, sarp kayalıklarda, yanında yöresinde arkadaşları birer birer düşerken direnenler, içleri kan ağlayarak bu müthiş geçidi yürüyerek tüketenler, Allahüekber dağlarında kar kelebekleri gibi düşen mehmetçiklerden arta kalanlar, soğuktan kavrulanlar, açlıktan karınları kaskatı kesilenler ve uykusuzluktan gözleri yananlar, öyle yorgun, öyle halsiz, süzgün gözleriyle, çatlamış dudaklarıyla, buruk gülümsemelerle baktılar Emin Çavuş’a gıptayla ve el salladılar... Atla birlikte gözleri dolu dolu dua ederek ayrıldı Emin Çavuş... * Dağlarda, tipi altında donmamış, yaşamayı sürdürmüş; fakat içinde birşeyler donmuştu Emin Çavuş’un o günden sonra. Bir suskunluk, bir düşüncelilik hâkim olmuştu... Her hatırladığında kahırlandıran, yüreğini kabartan, ağlama noktasına geldiğinde; nedense sanki “Ağlama! Ağlarsan rahatlayacaksın, rahatladığında uçacak içindeki bu kahır... Oysa bu kahır beslemeli seni, o oldurmalı, demlenmeli ve sen onunla ermelisin kemâle...” diyen ve gözyaşına hiç müsaade etmeyen kaskatı bir hüzündü bu. İnsanın içindeki güveni kıran ve hissettiğini başkalarına göstermeyen, perdeleyen bir donukluk, bır kırıklık vardı Emin Çavuş’ta. Küskündü... Hayata bir türlü katılamıyor ve sanki hayatın dışında biri olarak, sadece gözetliyordu olan biteni. Ne yapsa ne etse bir türlü yenemiyordu bu duyguyu ve intibak edemiyordu diğer insanlar gibi hayata... Karda, boranda, mesafeler boyu bir bir donup düşen arkadaşlarının hayali gözünden hiç gitmiyordu. En küçük bahanelerle aklına geliyor ve hepsini o son ayrılış ânında ona el sallarken görüyormuş gibi oluyordu. Geride bıraktığı ordu bakıyesinin ve diğer ordu birliklerinin de tıpkı kendileri gibi mahvolduğunu, mevzi başarılara rağmen Sarıkamışı düşüremediklerini, şehit olmayanların da esir alındıklarını öğrenmişti Emin Çavuş... Haberler çok kötüydü. Hafız Hakkı Paşa’nın dahi orduyu terkettiği söyleniyordu. Enver Paşa ise ya İstanbul’a dönmüştü ya da dönecekti, kimsecikler tam olarak bilmiyordu. Bilinen müthiş bir faciaydı. Askerî konağa gelinceye kadar hiç bir zorlukla karşılaşmamıştı. Ormanın içinden giderek ilk köye ulaştığında derhal imamı bulmuş ve dinlenebilmişti. İmam sofra kurduğunda çorbaya kaşığını bir türlü daldıramamış, imam Emin Çavuş’un halini anlayarak, “Sen yiyedur çavuşum, bir ihtiyacın olursa çekinme, seslen! Çocuk biraz hastacaydı hele bir bakıp geleyim” diyerek tabiî bir bahane ile Emin Çavuş’u odada yalnız bırakıp, öbür odaya geçmişti. Emin Çavuş ağlayamadığını ilkin orada farketmişti. Boğazına birşeyler gelip düğümleniyor, yutkunuyor, gözleri doluyor fakat daha ileri gidemiyordu. Güç belâ ilk kaşığı yudumlamış ve içindeki o amansız kahırla devam etmişti yemeğe. Emin Çavuş Kumandanının tavsiyesine uyarak imamın tedarik ettiği sivil kıyâfetleri giymiş ve öyle devam etmişti yola... Bir nehir kenarından geçerken görmüştü kurtların parçaladığı at, eşek, katır, deve ölülerini... Çoğu şişmiş, kokuşmuş ve bir kısmı nehirde dağılmaya başlamıştı, donuk pembe etleri görünüyordu hayvanların... Yolda göç eden birçok insan vardı; ya Ermeni çetelerinin baskınından ya da Rus istilâsından korktukları için içerilere doğru kağnılarla, yükleriyle, çoluk çocuk hep birlikte göç ediyorlardı. Her yer karla kaplıydı ama hava yumuşamıştı. Göç edenler büyük kervanlar oluşturmuştu. İçlerinden bazılarının tüfekleri görünüyordu. Ola ki yolda bir saldırıya uğrarız diye tetikte bekliyorlar ve ara ara atlarıyla göçün ilerilerine kadar gidip yolu kolluyorlardı. Onlardan duyuyordu olan biteni. Köylerine birçok kaçak asker gelmişti, ama birden sıcağa giren askerler vurgun yemiş gibi kaskatı kesilip kalmış; daha sonra ellerini, ayaklarını oynatamayanlar çıkmıştı aralarında. Bazıları yattıkları yerden hiç kalkamamışlardı. Kaçakların çoğu daha sonra sakat sakat çekip gitmişlerdi nereye gideceklerse... Bir kısmı ise hummaya yakalanmıştı, fakat buna aldırış etmeyerek sakatlarla birlikte çıkmışlardı yola. Köy köy ilerleyerek varmıştı askerî konağa. Asker sevkiyatı durduğundan on iki er ve bir çavuş vardı konakta. Bir de tabip bir mülâzım-ı evvel vardı kumandanları olarak fakat o da şimdi hastaneye gitmişti. Yaralılar ve hastalar çoğaldığından haftada bir defa geldiği oluyordu. Emin Çavuş, konağa ulaştığında askerler sivil kıyâfetinden dolayı konağa almak istememiş, ama Harun Çavuş’la konuştuktan sonra buyur etmişlerdi. Emin Çavuş, Harun Çavuş’a kısaca felâketi anlattı ve karargâha gideceğini, geceyi burada geçirdikten sonra sabahleyin zaten yine yola çıkması gerektiğini belirtti. Harun Çavuş, askerlerden birine Emin Çavuş’un atını almalarını söyledi. Zavallı askerler müthiş bir yokluk çekiyordu. Erzak gelmediğinden Harun Çavuş köylere gidiyor ve yiyecek istiyordu. Yine de bir sofra kurdular Emin Çavuş’a, fakat Emin Çavuş’un yiyecek hali yoktu. Bir tatsızlık vardı ağızında. Vucudunda bir kırıklık duyuyordu. Ortalık küf kokuyordu. Sarıyerli bir hemşehrisine rastladı Emin Çavuş, askerlerin arasında. Sarıyerli sigara dumanını üfleyip, Boğaz’ın pırıl pırıl sularından, balıklarından bahsetti. Balık avını, denizin kokusunu, İstanbul’u çok özlediğini anlattı durdu gözlerini kısarak. “Bir çiroz yapardık sorma!” diyordu. Sobanın etrafında bir müddet konuşup durdular Emin Çavuş’u unutmuş gibi... Emin Çavuş soluk bir gemici fenerinin aydınlattığı yatakânede yatmak üzere ayağa kalktı. Ateşi yükselmişti. Askerlerden birisi bütün yatakhâneyi göstererek, - Her taraf boş çavuşum, istediğin yere yat. Yalnız yataklar malûm. Birkaç battaniye al, yoksa donarsın, dedi. Emin Çavuş başını sallamakla yetindi ve gerilere doğru yürüdü. Yürüdükçe küf kokusu ağırlaştı. Yataklardan birine uzandı. Battaniyeleri örtecekti üzerine ama yatağın kaskatı olduğunu farketti. Elini gezdirdi yatakta. Çamurlardan kaskatıydı yatak. Battaniyelerden birini altına serdi, el yordamıyla diğer yataklardan bir battaniye daha aldı. Böyleydi işte... Binlerce asker, günlerce yürüdükten sonra çarıklarını çıkarmadan, bir külçe gibi yatıyordu yataklara sevkiyat sırasında ve deliksiz bir uykuya dalıyordu. Sevkiyat sürdükçe devam eden bu durum yatakları bu hale getiriyordu. Acaba burada yatan mehmetçikler neredeydi şimdi... Kaç tanesi Allahüekber dağlarında kalmıştı... Ateşi iyice yükselmiş, ter bastırmıştı. Emin Çavuş “Humma mı acaba!” diye geçirdi biran aklından. Midesine keskin sancılar girmişti. Madem ki, ileride hastahâne vardı, oraya ulaşınca tabibe görünürdü. Loşlukta bildiği bütün sûre ve duaları okudu, sayısız salâvat getirdi. Sabaha kadar ateşler içinde yandı durdu, ancak sabaha doğru dalabildi biraz. Uyandığında ateşi yine yüksekti fakat biraz hafiflemiş hissetti kendini. Soğuk suyla abdest alınca, iyice açılır gibi oldu. Kıbleyi sorup Sabah namazını kazâ etti. Namazını bitirip duasını ederek doğruldu. Sobanın yanında akşam görmediği bir askerin hazırladığı bir sofra vardı. Asker, Harun Çavuş’un köylere gittiğini ve selâm bıraktığını söyledi. Asker sofraya buyur etti ama Emin Çavuş askerin zahmetine teşekkür ederek oturamayacağını, zira yolunun olduğunu, biran önce gitmesi gerektiğini söyleyerek Harun Çavuş’a ve diğer arkadaşlara selâm söylemesini istedi askerden, sonra sofradaki çavdar ekmeğinden biraz koparıp azık olarak aldı yanına. Asker öylece dinlemiş, sonra Emin Çavuş’la çıkarak atını getirmişti Emin Çavuş’a. Emin Çavuş bembeyaz bir düzlükte yol alıyordu, titreye titreye. O daha fazla çekeceğini zannetmişti yolun ama ileride kazanın minarelerini görmüştü bile. Kar da hafif hafif yağmaya başlamıştı. Kaza, bembeyaz çatılarından tüten dumanlarla onu bekliyordu. Kazaya yaklaştıkça ana yolun kalabalık olduğunu gördü. Geldiği yolda her taraf donmuş, ayna gibi parlarken, ana yoldaki buzlar gelenler yüzünden parçalanmıştı. Kararın üzerinde hayvan pislikleri, kanlı sargılar, samanlarla kaplanan yol inleyen askerleri taşıyan kağnılarla doluydu. Kendini taşıyabilecek olanlar atlara, katırlara bindirilmişti. Yolun iki tarafında da uzanıp kalmış hayvan leşleri vardı. Ağır ağır ilerleyen kağnının birinden kan sızıyordu toprağa, kağnıdaki asker kendinden geçmiş bir halde yatıyordu. Yanında da kafası ve ayağı sarılı bir nefer daha vardı. Emin Çavuş’un midesi bulandı. Çalılarla çevrili bir bahçenin yanına vefat etmiş mehmetçikler uzatılmıştı. Bir tanesinin damarları ve etleri görülen yaralı bacağı iyice şişmiş ve mosmor kesilmişti. Diğerlerinin de kolları ve göğüsleri sarılıydı fakat çoktan makamlarına kavuşmuşlardı. Bir katırın üzerinde getirilen askerin derin inlemelerine çevirdi başını. Askerin bir kolu neredeyse yok gibiydi, sargısı kıpkızıl olmuştu. İlerledikçe bazı askerlerin yoldakilere yardımcı olduklarını görmüştü Emin Çavuş. İyice fenâlaştığını hissettiğinde bu askerlerden birine hastanenin uzak olup olmadığını sordu. Asker eliyle ileriyi işaret edip, - Daha işte, dedi. Emin Çavuş, askerin gösterdiği yere baktı. Kağnılarla, sedyelerde yatan birçok askerin bulunduğu binayı gördü. Kapıda üç beş asker, yaralı ve hastaların işlerini idare etmeye çalışıyordu. Meşin çantayı alıp, atını diğerlerinin yanına bağladı. Askerlerden birine yönelerek durumunu anlattı. Nefer içeriye aldı Emin Çavuş’u hemen. Emin Çavuş hastaları muayene eden kumandanı buldu ve tekmil verdi, derdini anlattı. Hizmet-i husûsî olduğunu söyleyince, Emin Çavuş’a muayene için üstünü açmasını söyledi. Muayene sonrası, - Hemen yatıyorsun, dedi Emin Çavuş’a. Şükret daha ilk belirtiler. Atlatırsın sen bunu çavuş, hiç korkma! dedi. Askerin birini çağırarak Emin Çavuş’la ilgilenip yer göstermesi için emir verdi ve kapının dibinde bekleşen diğer hastalara döndü tabib. Sekiz gün sonra Emin Çavuş düzelmeye başlamıştı ama, gördükleri içindeki donukluğu daha da arttırmıştı. Hastanenin arka bahçesine yığılı birçok ceset vardı ve gömülmeyip bekletiliyordu, ağaçlar arasında. Üzerlerine kar yağıyor ve gün gün artıyordu yığılan cesetler. Bir ere sormuştu Emin Çavuş niye bunların gömülmediğini. Er; - Ah be çavuşum, diyerek başlamıştı söze. Görmüyor musun çektiğimizi. Bu havada toprağa kazma işlemez ki... Bu mezarsız şehitler de dert olmuştu Emin Çavuş’un içine... Hastaneden taburcu olanlar az, fakat gelenler çoktu. Kazadaki birkaç evin boşaltılıp hastahane yapılması bile yetmemişti. Yaralıların çoğu ağırdı ve bulundukları taraftan feryatlar eksik olmuyordu. Hastahane gerekli levazım ve ilâçları bulmakta zorlanıyordu. Tabipler gece gündüz didiniyor fakat yine de bitiremiyorlardı işlerini... Kaza bir ölüler şehrine dönmüştü ve kar sanki bir kefen gibi örtüyordu herşeyi.. * Emin Çavuş bunların hiç birini unutamamış, giderken götürmediği bir suçlulukla dönmüştü Eyüb’e... Kendini suçlu hissediyordu Emin Çavuş. Bu suçluluk çeşitlenerek yeyip bitiriyordu onu... Kimselere açamadı Emin Çavuş... O diğer arkadaşları gibi şehit olamamış, onlardan ayrılarak hayatı seçmiş gibi geliyor, onlara ihanet etmiş sayıyordu kendini. Bunu düşündükçe aslında Allah’ın onu şehâdete lâyık göremediği gibi bir suçluluğu da yaşamaya başladı. Ümmi Sinan Dergâhı’nda bir akşam rahmetli Hafız Mustafa Sefer Efendi’ye açmıştı bu suçluluk hissini de, Hafız Mustafa Sefer Efendi, şehâdetin, gazîliğin nasip meselesi olduğunu, takdir ne ise kişiye hayırlı olanın da o olduğunu anlatmış ve yatıştırmıştı Emin Çavuş’u... Gazi Emin Efendi taraçada ağır ağır yağan karda bunlara dalmışken gözlerinden yaşlar geldiğini farketti birden... İçi sevinçle doldu ama aynı zamanda göğsünün daraldığını hissetti... Ellerini gözlerine götürdü ve gözyaşlarını sildi... Evet! Ağlıyordu fakat göğsü... Derin bir soluk aldı ama bırakmakta epey zorlandı... Geriye yaslandı, kayınbiraderi Hüseyin’i, Allahüekber dağlarında donan arkadaşlarını görür gibi oldu... Gözyaşları iniyordu Gazi Emin Efendi’nin yanaklarından sessizce ve görüşünü bulanıklaştırıyordu, gözlerini açıp kapadı... Tipide ilerleyen birliklerde mehmetçikler düşüp kalıyorlardı... Rüzgâr uğulduyordu... Uzaktan bir ses yankılandı Eyüb sırtlarında.... - Allahü Ekber! Allahü Ekber!... Gazi Emin Efendi de tekrarladı bu sesi usulcacık... - Allahü Ekber! Allahü Ekber!... Sonrasını getiremedi.... Behice Hanım elinde nar şurubu kasesiyle taraçaya çıktığında ezanın son tekbirleri yayılıyordu. Kar yağıyordu. Gazi Emin Efendi dudaklarında saadetli bir tebessüm, sabit nazarlarla sadece kendinin görebildiği bir yere bakıyordu... Behice Hanım kimselere duyurmak istemezmişcesine Gazi Emin Efendi’nin başında sessiz sessiz ağlıyordu...
|
|
|
|
NUSRET ÖZCAN
|
|
|
|
|
|
|
|