I
Eline doladığı eşeğin yularını çekiştirerek sırtında tüfekle dışarı çıkıyor yaşlı adam. Bir gölge, onların arkasından birkaç adım atıp yağmura yakalanmamak için pervazın altında duruyor. Gidenler karanlığa karışınca, elindeki tokmakla boynundaki davula vuruyor.
Ses yırtıyor geceyi, yağmur çuvaldız.
Gecenin kuytu vaktinde bir silah sesi.
II
Köy meydanında, rengârenk elbiseler içinde, kızlı erkekli gençler halaya tutuşmuşlar. Davul zurnanın eşliğinde oynayanların başından kâğıt paralar savrulurken tüfekler güm güm gümlüyor.
Kadınlar zılgıtlara avazlanıyor.
Gençler, "Kî zava, kî zava? Remzo zava, hela hela he!" derken, gözleri damlarda sıralanan genç kızlarda. Sandalyede iki eliyle bastona yaslanan damadın babası, çevreye gülücükler dağıtıyor.
Çocuklar köy meydanında birbirlerini kovalıyor, oynuyorlar. Ayran dağıtıyor biri. Yeni gelenlere yer açılıyor, sonra hep bir ağızdan, "Merheba, tu bi xer hatî." sesleri. Aniden bir genç orta yere atılıp davulun ritmini yakalamak için vücudunu titretiyor, iki eli açık, başı yukarıda, bir şeyler yapıyor. Gülüşmeler başlıyor, eller daha hızlı çarpıyor, ritmi hızlandırıyor düğündekiler. Çocuklar, onun gibi ellerini açıp havaya bakıyor, dönüyor, gülüşüyorlar.
O, sesler çıkarıyor, bağırıyor. Hayır, çığlık çığlığa diz üstüne çöküp iki eliyle toprak savuruyor. Bir el, davula "yeter" diyor, susuyor davul. Yere düşüp tostoparlak oluyor. Ellerini başına dolayıp ağlıyor.
Köyde bir misafir yanındakinin kulağına fısıldıyor "Kim bu?" diye. Köylü başlıyor anlatmaya.
- Bizim köyde yıllardan beridir süren bir gelenek var. Ergen olan her genç, civar köylerden bir eşek çalarak evlenmeye hazır olduğunu gösterir. Bu nedenle bizim köylülere kerdiz diyorlar.
Bu çocuk da geçen yıl bir eşek çaldı. Babası onu eşekle ahırda, affedersiniz şey yaparken yakaladı. O geceden sonra çocuk delirdi.
- Yazık, eşeğe ne oldu peki?
- Ne olabilir ki beyim, tabii ki öldürüldü. Zaten çocuk eşeğin öldürülmesinden sonra böyle oldu.
- Babasına söyleyin, yarın İstanbul'a döneceğim. Hastanede tanıdıklarım var, isterlerse götürüp gösterebilirim.
Köylü, koşup çocuğu yerden kaldırmaya çalışan babasının kulağına bir şeyler fısıldarken eliyle şehirli misafiri gösterdi. Baktı, süzdü babası ve başını salladı şehirliye.
Sabahleyin köy minibüsü arkasında toz bulutu bırakıp giderken geride ağlayıp testiyle su döken bir ana, buruk, çaresiz bir baba ve donuk gözlerle bakan elleri ceplerinde bir kardeş bıraktı.
III
Yıllar sonra elinde valiziyle, donuk bakışlı bir genç, Beyazıt Meydanı'nda üniversite kapısını seyretmeye başladı. Gelip geçenler çarpmaya başlayınca kapıya doğru yürüdü, kalabalığın içinde bir su damlası olup kayboldu.
IV
Yurt odasında, ranzanın üst kısmında uzanan genç, elindeki siyah beyaz bir fotoğrafa bakıp bakıp uzaklarda kayboluyor, odaya girenleri görünce doğrulup resmi saklıyor. Oda arkadaşlarıyla tanışıp sohbete dalıyor. Nereli olduklarını, nerede okuduklarını söylüyorlar, "Adım Zeydin." diyor yastığın altına sokuyor elini, fotoğrafa dokunarak.
- Yıllar önce delirip İstanbul'a gelen ağabeyimi bulmak için buradaki fakülteyi kazandım. Avukat olacağım. Tedavi olduğu hastaneye gittim, oradan yıllar önce kaçmış. En son onu Topkapı civarında görmüşler. Abim olmadan yaşamak, her gün eksik uyanmak gibi.
Konuşmalar, sigara dumanı, açılıp kapanan kapıların gıcırtıları, ayak ve ter kokuları, sonra gece ya, ışık söner, uykuya teslim olunur.
Kayıplar Aranır mı?
I
Bir ay boyunca gözleri otobüslerin pencerelerinden dışarı sarkıp durdu Zeydin'in. Beraber çektirdikleri siyah beyaz fotoğraf elinde buruşmaya başladı. Surların diplerinde, Topkapı'nın izbe, çamurlu, yoksulluk kokan mahallelerinde gezindi. Aksaray'daki ara sokaklara, otellerin önlerinde bekleyenlere, kahvelerde oturanlara takıldı gözleri. Taksim'de serserilere, tinercilere, eski, yıkık ve terk edilmiş evlerin karanlık loş köşelerine sinmiş siluetlere baktı, "ne bakıyorsun ulan!" seslerine kapadı kulaklarını. Küfürler arkasından gelirken, başını kabanının içine gizleyerek uzaklaştı. Diyarbakır'dan tanıdığı arkadaşı Ali'nin Beyoğlu'nda işlettiği bara gitti. Barın adı, Cîbabo. Ali'ye anlattı derdini, Ali, "Dört bir yana haber salar, buluruz onu." diyerek teselli verdi. Akşam saatlerinde, Beyoğlu'nun arka sokaklarında, sarhoşlara çarpa çarpa yürüyüp dumanların içinde kayboldu.
II
Oda arkadaşları, gece geç saatlere kadar kâğıt oynayınca Zeydin dayanamayıp yurttan ayrıldı. Aksaray'da tek odalı bir çatı katma taşındı.
Herkesin Kaybı Kendine
I
Okulda Serhat'la tanıştı. Beyazıt'ta tarihi bir mekânda çay içip sohbete daldılar. Birden karşıda duvara asılı bir davul gördü.
- Abim, davulu çok severdi, onu davulla arayacağım, davulun sesine mutlaka gelir!
Davul almak için koşarak gitti.
Bir davul ile Topkapı'nın sur diplerine geldi, uzakta yerde yatan bir sarhoş, oynayan çocuklar ve otlayan bir iki koyun ile güneşlenen iki yaşlı vardı. Davulun ipini boynuna dolayarak tokmağı havaya kaldırdı, vurmaya başladı. Semt sakinleri dönüp davul çalan çocuğa baktılar, bir anlam veremediler. Zeydin yürüyerek davula vuruyor, meraklı bakışlarla toplananlar artmaya devam ediyordu. Sokakları geziyor, boynundaki davula vuruyor da vuruyordu. İnsanlar tuhaf tuhaf ona bakıyorlardı. Çocuklar alkış tutarak onu takip ediyorlardı. Yaşlı bir kadın, pencereden uzanarak "Ne oluyor, ne satıyorlar?" deyip elini gözüne siper ederek baktı.
Zeydin'e bağırıp çağıranlar, gülenler, alkışlarla tempo tutanlar, dükkân önlerinde toplananlar, sokaklarda birikenler çoğalıyordu.
Birden önünde polis arabası durdu. Kimliğini isterken nereli olduğunu sordu polis. Diyarbakırlı cevabını alınca, "Bu davulla milleti galeyana mı getiriyorsun ha?" diye bağırdı. Biraz önce oynayan, tempo tutan insanlar yuh çekmeye, Zeydin'e hücum ederek bağırmaya, elinden yere düşen davulu alıp ayaklarıyla parçalamaya, tokmağı kırıp onu kovalamaya başladılar. Zeydin, tekme ve tokatlardan kurtuldum diye düşünüyordu polis otosuna giderken.
II
Polisler Zeydin'i hayal kırıklığına uğratmış, dışarıda yarım kalan vazifeyi ikmal ederek götürmüşlerdi.
III
Gözaltından çıkınca eve gidip derin bir uykuya daldı, vücudundaki morluklara aldırmadan.
IV
Yağmur kokusunun otobüsün kapısından içeri sızdığı bir günde Zeydin, kan ter içinde attı kendini otobüse. Burnunu çekip başını nemli pencereye dayadı. Beyazıt'a geldiğinde itiş kakış arasında otobüsten inip okula doğru yürüdü. Erkendi. Kapının önünde bir bankta oturup koşuşturan insanları seyre daldı. Kabanına sarılıp büzülürken elinde tepsiyle dolaşan çaycıdan çay istedi. Karşı bankta oturan, saçı sakalı birbirine karışmış, abuk sabuk konuşan adamı görünce acıdı. Başını çevirip okulun kapısının açılmasını beklerken deli adamın anlamsız sözlerine kulak kesildi.
"Kaçmayın, kaçmayın sizi kovalayan kurt, yüreğinize yerleşti, görün artık! Yüzünüzdeki kireçleri silin, korkutuyorsunuz beni, koşmayın haa haaa!... Koşarken mezar taşınıza takılıp düşerseniz, beni çağırmayın, gelmem! Beni korkutamazsınız, haa haaa!..."
Yanma gidip oturdu Zeydin. Bir yandan öksürüyor, bir yandan da konuşuyordu, eliyle insanları işaret ederek, "Sağa sola koşuşturmaktan yorulmadınız mı ha?" diyordu. Zeydin, ona iyice baktı.
Oydu, abisiydi.
- Ne var, ne istiyorsun, ne yaptım sana ha?
Çıkarıp bir sigara uzattı Zeydin; çekinerek alıp ağzına götürdü, yaktı, derin bir nefes aldı abisi. O da cebinden, yerden topladığı izmaritlerden birini çıkarıp uzattı, Zeydin alıp içince çok sevindi.
Bir süre hiçbir şey yapmadan oturdular. Çaycı geçince abisine bir çay istedi, birlikte çay içip koşuşturan insanları seyrettiler.
Saçı sakalı uzamış, elbiseleri yağ tabakası bağlamıştı. Zeydin, eliyle ağzını göstererek "Yemek yemeye gidelim mi?" diye sordu. Abisi, tamam anlamında bir şeyler söyledi, başını salladı. Lokantaya gittiler, birlikte yemek yediler. Berbere gidip saçını sakalını kestirdiler.
Eve götürdü abisini, oturdular, o hâlâ öksürüyordu. Onu alıp banyoya götürdü, yıkanmasını istedi, bir süre banyodan ses gelmeyince, gidip baktı, abisi banyoda oturup duvara bakıyordu.
Zeydin, onu soyup yıkamaya başladı, aralarındaki güvensizlik kaybolmuş, birbirlerine ısınmışlardı. Abisi, boş ve anlamsız bir şekilde duvarlara bakıyordu. Banyodan sonra kendi kıyafetlerini getirip ona giydirmeye başladı. Bir anda değişmişti, durup kendisine bakıyor, şaşılıyordu. Eliyle saçına sakalına, üzerindeki kıyafetlere dokunuyor, çevresinde dönerek daire çiziyor, eliyle işaret ederek bir şeyler söylüyordu.
Çay getirip abisine uzattı, o da alıp hızlı bir şekilde bardağı karıştırmaya başladı, gözleri bardağın içinde dolanan kaşıktaydı. Sonra durup hızlıca içmeye başladı. Öksürmeye devam edince, Zeydin, köydeyken annesinin hacamatla kendilerini iyileştirdiğini anımsadı. Abisinin sırtını soydu. Hacamatı vurup bekledi.
Beraber çektirdikleri siyah beyaz fotoğrafı cebinden çıkarıp abisine gösterdi, abisi fotoğrafı alıp uzun uzun baktı, bakışlarını kaçırıp mahcuplaştı.
Pencereden karşı caddedeki Özel Sevgi Hastanesi'nin ışıklı tabelası yanıp sönüyor, abisi hâlâ öksürüyordu.
Koca su bardaklarının içi mosmor olmuştu. Hacamattan sonra, abisini yatağa uzatıp, onunla konuşmaya başladı. Annesini, babasını, köyünü, birlikteyken yaptıklarını anlatırken eliyle başını okşuyordu.
Abisinin gözleri parıldamaya başladı, ağladı, yorganı başına çekip uyudu.
Kendisi de uyumaya gitti.
Kayıp Hatıralar Kayıp Kalmalı!
I
Gece vakti bağırtılarla uyandı Zeydin, gidip baktığında abisi yatakta yoktu. Yağmur yağıyor, şimşekler çakıyordu. Sağa sola bakındı, terasa çıktı. Terasta abisinin elinde bıçakla, gökyüzüne bakarak sayıkladığını görünce beyninden vurulmuşa döndü.
Yanına yaklaşınca, abisinin kanlar içindeki donuna ve yerdeki küçük et parçasına bakıp bağırdı.
Kerdiz: Kürtçe "eşek hırsızı".
Kî zava, kî zava? Remzo zava, hela hela he! Düğünlerde Kürtçe atılan bir nâra; "Damat kim, damat kim? Damat Remzo".
Merheba, tu bi xer hatî: Kürtçe, "Merhaba, hoş geldin".
Cîbabo: Kürtçe, "babanın yeri" anlamında.