derin bir gölün siluetinden geçiyoruziçimizde çakıl taşlarıah bir bilsen ben bile istemedim ay tenine yabancı kalmayı kaburga kemiklerimizde vahalar yetiştirdikkimileri ‘boşlukta çiçek yetiştirenler kuşağı’yla andı adımızıbir söylenişi vardı aşk’ıniçine biz bile sığamazdıkkeşke kum olsaydı düştükleri yerkeşke görünmeyen bile değilim demeseydi bir kadın vakitsizincir çekirdeğini doldurmaya çabalarken bir adamkocaman sesiyle yıkılmaz sandığı duvarlarını yıkmasaydıkimse ona bunu yapmasaydıo kimseye benzemeseydi.. ... derken, bir tramvayın ardından el sallarken buldum kendimi. “hoşça kal, Karl..”ırmak taşırıyorum ağzımdanağzına bir yavru kurbağa sıçratıyorum.artık kimsenin içinden geçmeyen yeşile ayın sırrını veriyorumkabuk bağlamayı unuttum dedirten sökümsüz yaralarımıza sarıyorum hiçliğin zarafetiniyalnız kalamayız, biz hiç kalabalıklaşmadık ki bir öfkenin hörgücündensıksan incir çekirdeğini doldurmaz bir zehirle bağışığız hayata
koşma artık Karlbulamayacağını bildiğin adreslerinden gelemeyen mektuplarını okumalıyım sanakirli çıkı bir martının kefilsiz bırakıldığı odalarından geçmeliyim kuzeye çıkıyoruz umudunu yeniden bulabilmek için ilkin kaybetmeliyiz bir çöl ağladı Karl, bir öfke duruldubir serap olacakları gördü önceden öncesiz bakışlar biriktirdik, hep kuzeye uçtuksürümüzden sağ kalan yok biz hiç doğmadık çünkü.. ırmak yok Karlkoşabileceğin uçurumları kelimelerle örttümalfabetik sırayla kurşuna dizildik !
hoşça ka®l.. kınımda eskiyen kalbimi sırtındaki pürüzlere gizledim genzimdeki kanı bir martının kanadındauçamayacağı nekrosfer katmanlarına sürdümyerim; “kalk yerimden, orası benim” kitabında giriş paragrafı:KIRMIZI ALT BAŞLIKLI KIZ VE KURT KAPANI