Kırmızı ne mi? Bunu sana söyleyemem. Yalnız şu kadarını bil ki benim bunu söylememem önemli değil. Aslında kırmızının ne olduğu da önemli değil. Benim ve senin gibi..
-Sana sadece kırmızının başına geleni anlatacağım, bu yeterli, şimdilik- Önemli değil deyince o zaman bana ne diyebilirsin. Tabii ki sana ne! Senin neyi önemsediğini bilmiyorum, umurumda da değil. Sadece anlatmak istiyorum. Ben anlatmak istediğim için kırmızının başına gelen önemli. Tabii benim için. Senin için hala değil. Dinledikten sonra, ilgini çekerse, senin için de önemli olacak. Hayır değerli demedim, önemli dedim. Değeri başka türlü biçeriz. Aslında bizim için aidiyet ilişkisi kurulan şeyler değerlidir, kurulamayanlar önemli, ama biz onlara da değerli demekte sakınca görmeyiz. Yani önemsemeyiz. Peki, önemsediklerimiz neler?(ciddiye aldıklarımız mı demeliydim). İşte aslında tam da bunlar bizi biz yapan şeyler. Değerli olanlar için ne yaptık mesela, ne yapabiliriz? Bizim için önemli olmadıkları sürece hiç bir şey. İkisini karıştırmayalım, ben sana kırmızının başına geleni anlatacaktım.
Kırmızı yok. Yani şimdi yok, bir zaman vardı tabii, pek sağlıklı ve güzel değildi, ama o haliyle de seviliyordu. Yararlıydı. En azından çocuklar için. Eğer ben çocuk olsaydım, onun önemli ve hatta değerli olduğunu düşünebilirdim. Ama büyüğüm. Senin gibi. O nedenle kırmızının kendisi değil, sadece başına gelen önemli. Başına gelen dediysem o da kırmızının başına geldiği için değil, benim de başıma gelebileceği için,tabii senin de. Bir zaman anlarsın, anlaman da önemli değil aslında, gerekli sadece, tabii zamanı gelince. Şaşırmaman için, sana anlatılanların yalanın bir parçası olduğunu görüp üzülmemen için.
Kırmızının aslında ne olduğunu anladığın gün, artık sen de olmayacaksın. Yani tırnak gibi. O artık yok ama sen önemsemiyorsun. Onu yiyebilirsin de, kesip atabilirsin de, kendi haline de bırakabilirsin. Ama ondan o diye sözedemezsin. Yani etmemelisin. Ben ediyorum, aslında kırmızı da senden o diye söz edebilirdi. Böyle olması gerektiği için değil, böyle olduğu için. Çünkü o da bilmiyor, tırnak meselini.
Kırmızı yok artık, halbuki yararlıydı, en azından çocuklar için. Aslında çocuklarda sonraları tanımayacaklardı onu. Her çocuk kendi geleceğine koşuyor. Doğal bu. Yoksa yitip gidene ağlamaktan gözleri şişerdi değil mi? Körolurlardı, halbuki onlara gören gözler gerekli, önlerini görebilsinler diye. Yoksa düşebilirler. Koşarken düşmek en korkunç olanı. Bunun yanında kırmızının başına gelen nedir ki! Bak, biz düşmedik.
Durup duruken sana kırmızıyı anlattığım için bana kin duyuyorsun. Duymuyor musun. Olsun, duyacaksın nasılsa. Tırnaklarını hiç kesme, yeme diyen birine kim kin duymaz ki! Hayır ben yiyeceğim için söylemiyorum. Kendimi yemeyi sevmiyorum, şimdilik. Ama değişebilirim de. O nedenle senin bilmeni istedim. Bir gün senin tırnaklarını yemek istersem bana kırmızıyı anlatırsın belki. Şöyle;sağlıklı ve güzel değildği ama yararlıydı, en azından çocuklar için
------------------------------------------------
Kırmızıya Ek
Kırmızı, nar ağacı desem? Kendi haline terkedilmiş tüm nebat gibi, insan elinin özendiği her biçimin parladığı günden uzak, yaşayakalması için neslinin -daha zayıf ve sağlıksız ama daha çok- meyve veren?
Kırmızı, benim desem? En çiçekli gülüşlerle açarken, duygusu mülkiyette, düşüncesi hesap tahtasında çarpılan?
Kırmızı, ceddim desem? Mavi boncuk pazarından çok zaman önce kut'sanan? Kırmızı, insanın ruhu desem? Ben, sen, ve öteki -gaybi- olan? Kırmızı, her ölümün hakettiği gözyaşı desem? Kırmızı, yaşam desem?