Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 17-03-2005
KOÇLAR

Sarı İsmail o gün sinirliydi. Ne edeceğini bilemiyordu. Evden ahıra, ahırdan eve iki kere gitti geldi.
- Usandım bu dürzü mallarından, dedi. Satayım da kurtulayım en iyisi. Eskidenmiş koç beslemek. Bu adamsızlıkta ne edeyim ben şimdi? Her gün peşlerinde mi gezeyim? İşler kaldı ortada. Çift koşulacak, pancar ekilecek...
Burnundan soluyordu.
Küçük oğlu Selim, kitapları koltuğunda kapının önünde dikiliyordu. Okula gidecekti.
- Satma boba, diye yalvardı. Ben güderim...
- Git ulen başımdan! Sen koç güdecek adam oldun mu?
- Güderim boba, valla güderim.
- Okul ne olacak e?
- Bugün gitmeyiveririm.
- He gitmeyiverirsin. Niyetin o zati.
- İzin alırım boba.
İsmail cevap vermedi. Sağa sola bakıyor, bir çare arıyordu.
- Parayla adam bulunmuyor dürzü köyünde, diye söylendi. Herkes işinde gücünde, ne edeyim ben şimdi? Başıma bela oldu bu koçlar.

Büyük oğlu askere gideli beri işleri başedemez olmuştu.
Karısı ortalığı süpürüyordu. Toz toprağın içinden doğruldu.
- İki gün daha çifte gitmeyiver herif, dedi. Ne bulanıp durursun? Koç katımına ne kaldı şurada?
- Zırlama be! Herkes çiftini bitirdi, ben daha başlamadım.
- Öyleyse salıver kırlara. Kendi başlarına gezsinıer,ne yapalım?
- He, birbirlerini öldürsünler. Kavga edip dururlar zati.
Koçların azgın zamanıydı. Başlarında bulunmadan olmazdı. Vuruşmaya başlayınca hemen ayırmak gerekirdi. Sonra ne olurdu kimbilir?
- Ben güderim ana, dedi Selim. Valla iyi güderim. Hiç döğüştürmem. Gidip öğretmenden izin alayım.
Babası dinlemedi. Vurup köyün içine gitti, adam arayacaktı herhalde.
Koçlar ahırdaki bölmede meleşip duruyorlardı. Acıkmışlardı belliki. Dışarı çıkarılmayı bekliyorlardı. Uzun kıvrık boynuzlu, iri koçlardı. Birer kucak kuyrukları vardı. Tüyleri ımbıl ımbıl dökülüyordu aşağı.
Selim kimbilir kaçıncı kez gitti, sırtlarını okşadı. Boynuzlarına dokundu. Bırakıp okula gidemiyordu. Öyle seviyordu onları.
- Okula geç kalma oğlum. Boban kız ar sonra, hadi bakim!
- Bugün gitmeyim ana, ne olur? Koçları güdeyim. Valla iyi güderim.
- Başedebilir misin bilmem ki?
- Başederim ana. Sopayı alırım elime, dövüşürlerse vurur, ayırırım.
- Ya aralarında kalırsan?
- Kalmam ana, kalır mıyım? Sen beni ne sanıyon? Babası burnundan soluyarak geldi. Adam bulamamıştı.
- Sen daha burda mısın ulen? Yürü okuluna dürzü! Geç kaldın.
- Boba... Şey, ben güdeyim koçları bugün. Sen de çifte git.
- Olmaz! Götürüp pazara satacagım. Birini de keseceğim. Başka çare yok!
Selim ağlamaklı oldu.
- Kesme boba, ne olursun? Ben güderim.
Oğlunun yüzüne baktı. Başını iki yana salladı. Güldü kendi. kendine.
- Heyallah, sen bilirsin.
- Deli mi oldun? dedi karısı. Bu zamanda koç kesilir mi? Şimdiye kadar bakmışta, üç gün daha bakamıyacak...
- Üç gün beş gün derken, çift geçiyor karı!
- Gütsün işte oğlan. Güderim diyor. Sen de çifte git. 
Sarı İsmail'in yüzü kıpkırmızıydı. Zor durumdaydı.Yere baktı,
- Peki ulen, dedi. Çıkar da sür. Kayran'a doğru götür. Ben de o taraftaki tarlada olacağım. Döğüşürlerse karışma. Kırsınlar birbirlerini. dürzü malları!
Selim kitaplarını anasına uzatıp fırladı. Kapının arkasındaki sopayı aldı eline. Sevinmişti. İnce bacakları, çilli yüzüyle on yaşlarında kedi gibi bir çocuktu. Kırları, tarlaları, bir de koçları severdi. Dünyalar onun olmuştu sanki. «Hüşt! Hüşt!» diyerek sürdü. Koçlar ımbıl ımbıl kuyruklarını sallayarak keyifle yürüdüler. Ne de iri hayvanlardı. Hele Karagöz, koçların koçu. Nazar deymesin diye boynuzlarına gök boncuk takmışlardı. Köyde yoktu böylesi. Gören maşallah çekerdi. Akkoçda ondan aşağı kalmazdı. Boynuzları iki kere kıvrılmış, sonra tekrar öne çıkmıştı. Tüyleri pamuk yığını gibi aktı. Çalımlı bir yürüyüşü vardı ki gören cinsinin en güzeli olduğunu kabul ederdi.
Selim'in asıl koçu Hüdaverdi'ydi. Ta çocukluğundan bilirdi onu. Birlikte büyümüşlerdi. Kuzu iken eliyle çok ekmek yedirmişti. Anası takmıştı bu adı. Selim'in kuzusu derlerdi. Şimdi anlı şanlı bir koç olmuştu. Karagöz'den Akkoç'tan biraz küçüktü ama onlardan daha alımlıydı. Elciydi, insana yakındı. Selim'in, peşinden ayrılmazdı.
- Yürü ulen, bugün ben güdeceğim sizi. Azmayın ha!
Önce çeşmenin oluğuna yanaştırdı, su içirdi. Çeşmeye su almaya gelen karılar kızlar korkup kıyılara kaçtılar. ' Bu Selim'in hoşuna gitti,
- Korkmayın; dedi. Bir şey yapmazlar.
Sesi övünçlüydü. Yetişkin insan tavırları içinde ıslık çaldı, suladı koçları. Sonra sürdü.
 Kırlar geniş Ve aydınlıktı. Sığır sürüsü ta uzakta toz bulutunun içindeydi. Yandaki kırmalarda başka bir davar sürüsü görünüyordu. «Kayran'a doğru götüreyim. En iyi yeri bize bırakmışlar hadi.»
Yoldan saptı. Sopayı sallayıp duruyordu. Ak topraklı kırlarda yavşan otları, kuru pirenler vardı. Koçlar kopara kopara yürüyorIardı. Dövüşecek olsalar,sopayı sallayıp ayırıyordu.
- Dee! Yürü işine dürzü! Kemiğini kırarım ha! Koçlar başlarını sallayıp otlara eğiliyorlardı.
Selim çift süren birinin yanından geçti. Baktı, Halil dayısıydı. .
- Ne o Selim? Nereye böyle?
- Koçları güdüyorum dayı.
- Boban nerede?
Köye doğru baktı,
- Çift sürecek, dedi. Şimdi gelir.
- Ulen deli mi bu adam? Koçları senin önüne katıp nasıl yolladı?
- Bir şeyolmaz, korkma.
Tarlanın kıyısından sürüp götürdü. Halil dayı arkalarından baktı. «Cık cık cık...» etti içinden. Kafasım iki yana salladı.
- Parmak kadar çocuğun önüne bu koçlar katılır mı yavu, ne biçim adam bu?
Dereye girip gözden kayboldular.
Oralar iyi otluydu. Kapışarak yiyorlardı. Selim bir taşın üstüne oturdu, kendi kendine türkü söylemeğe başladı. Sopayı usul usul ayaklarının ucuna vuruyordu.
Derenin içinde bir patırdı oldu. Akkoç'la Hüdevardi döğüşüyorlardı. Geri açılıp trak diye vuruyarlardı kafaları.
- Het! Hüşt! diyerek koştu. Sopayı salladı. Ama koçlar iyi kızışmışlardı. Selim'i dinlemediler.
- Durun ulen dürzüler! Het!
Geri çekilip tekrar birbirlerine koştular. «Küt!» diye vuruşup geri çekildiler. Birbirlerine kızgın gözlerle bakıyorlardı. Döğüş sürecekti anlaşılan. Selim ne edeceğini şaşırdı. Sopayı sallayıp Akkoçun üstüne yürüdü. Kaçıracağını sanıyordu, ama kaçmadı. Başını eğip vuracakmış gibi üstüne koştu. Tam o sırada Hüdaverdi arkadan küt diye tosladı. Selim iki koçun arasında kaldı. Bir an nefesinin kesildiğini duydu. Neye uğradığını anlayamadı. Koçlar üstünden yürüyüp geçtiler. «Anaoo..» diye korkulu bir ses çıkardı. Dizi de taşa çarpmıştı. Orasını tuttu, kıvranmaya başladı. Sapa elinden düşmüştü.
Halil dayı sesini duyar gibi oldu. Pulluğun sapım bırakıp koştu.
- Ne oldu ulen?
Selim cevap vermedi. Yüzü sapsarıydı. Kendini sıkıyordu.
- Ne oldu oğlum?
- Yok birşey dayı, düştüm.
Koçlara baktı, koçlar otluyorlardı.
- Kalk bakim, niye düştün?
- Şey... Ayağım kaydı.
Yerinden kaldırmaya çalıştı, kalkamadı. Ayağı basımıyordu.
- Oy oy oy... Anam anam anam...
- Nasıl düşmek bu ulen? Bacağın mı kırıldı yoksa?
Paçasını sıyırıp baktı, bir şey anlayamadı. Dizinin altı sıyrılmıştı.
- Hayallah, gördün mü olanı? Ben dedim zati, nasıl koç güdersin sen?
- Koçlar birşey yapmadı dayı, kendim düştüm.
- Kalk öyleyse, yürü!
Bilmedik yerleri derin derin ağrıyordu, Yüzünü buruşturdu. Kalkamadı.
- Gel bakim bin sırtıma, götüreyim.
- Koçlar ne olacak dayı ?
- Ne olursa olsun, gel...
Sırtına alıp tarlanın kıyısına götürdü. Kendi kendine söylendi epeyce.
Parmak kadar çocuğa koç güttürülür mü? Nasıl adam bu? Otur bakim şuraya. Su ister misin, su vereyim mi?
- Ver, dedi Selim.
Zor konuşuyordu. Rahatsızdı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Suyu içince yattı oraya.
- Kımıldama hiç, yat biraz. İyi olursun...
Biraz sonra Selim kendiden geçti. Yüzü kireç gibi bembeyazdı. İkide bir sıçrıyordu. Babası geldiği zaman ateş basmıştı. Tanınmıyacak durumdaydı.
- Selim, dedi babası. Ne oldu oğlum? Kalk hele? Selim gözlerini açtı,
- Yok birşey boba. İyiyim.
Doğrulmaya çalıştı. Başı dönüyordu. Öbür tarafa düştü. Çabuk çabuk nefes alıyor, ıkılıyordu.
- Dur oğlum kalkma, yat...
- Koçlar nerede boba? Koçlara bakacağım.
- Bırak koçları, yat. Ne oldun böyle?
- Birşey olmadım boba, düştüm. Koçlar... 
Doğrulup koçların olduğu tarafa bakmağa çalıştı. Kendini tutamıyordu. Ateş basmıştı. Yüzü değişmişti iyice. Sesi başka bir çocuğun sesine benziyordu.
- Allah allah, ne oldu bu oğlana? Bir yerin mi ağrıyor oğlum?
- Yok boba. Koçları satma ne olur. Birini keseceğim dedin, kesme ne olur?
Sayıklar gibi çabuk çabuk söylüyordu.
- Peki peki kesmem. Yat sen, iyi ol.
Selim iyi olmadı. Gittikçe kötüleşti. Sarı İsmail sırtına alıp köye getirdi. Hep koçları sayıklıyordu.
- Boba koçları satma. Boba koçları kesme...
- Olur oğlum satmam, kesmem. Bir şey yapmam. Yalnız doğru söyle, koçlar döğüşürken aralarında mı kaldın?
- Yok boba, aralarında kalmadım. Koçlar döğüşmedi. Onları satma.
İki gÜn sonra hastaneye götürdüler. Kendini bırakmıştı, artık konuşamıyordu. Kesik kesik ıkılıyordu. «Koçları satma, koçları, koç...»
Doktor filmlere baktı,
- Ciğerleri ezilmiş bu çocuğun, dedi. İki kaburga kemiği de içeri batınış. Ameliyat olacak.
Selim kesik kesik ıkılıyordu,
- Boba koçları satma, koçları kesme...
Sarı İsmail başını sallıyor, ama ne evet, ne hayır diyemiyordu. Perişandı.

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairTALİP APAYDIN
gonder 149 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker