Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 12-03-2005
KÖR HÜSEYİN

-1-
Nuri Usta’nın  ahiretliği Veli Usta, alı alına moru moruna girdi dükkâna. 
- Selamünaleyküm birader! Koşturmaktan imanım gevredi. “Of” değil “Allah şükür!” sana ya Rabb’im...
Nuri Usta kalfası Hüseyin’e seslendi:
- Lan Hüseyin! Bak hâlâ eğlenir... Kalk, kahve söyle emmine! N’oldu be birader? Arkandan atlı mı kovalıyordu? Bu ne telâş?
Veli Usta epey soluklandıktan sonra ancak konuşabildi:
- Gün kötü gündür ahiretlik, gün kötü gündür...
- Hayırdır gene ne işittin?
- Sorma birader, sorma öyle ulu orta konuşulacak zaman değildir, hele bekleyelim...
Hüseyin, kahveleri getirdi, kapıda Veli Usta’nın söylediklerini işitmişti.
- Usta ben dolaşayım geleyim istersen...
Ustası, kısacık süzdü Hüseyin’i. Geniş omuzlarına, yeni terlemiş bıyıklarına, erkenden nasırlanmış ellerine baktı... Rahmetli anasının “Eti senin kemiği benim. Kurbanın olayım adam et bu oğlanı, âmâdır diye ezmesinler oğulcuğumu, kurbanınn olayım Nuri usta...” deyip de eline bıraktığı günü dün gibi hatırlıyordu... Şimdi değme kalfalara taş çıkartacak kadar yetişmişti... Bıraksa kendi işini kurardı, bırakmıyordu, bırakamıyordu. Oğuldan ileri olmuştu Hüseyin ona. Şimdi ellerinde bir titreme, hissettiğinde, gözleri bulanıklaştığında... Onu bulurdu yanı başında... Sanırdı ki Nuri Usta... Bu oğlan suskunluğuyla doldururdu dükkânı... Onun oturduğu köşeden  devamlı bir tıkırtı gelirdi ama öyle umursamaz , yeknesak bir saat tıkırtısı gibi değil... “ Burada bir insan var, burada bir insan çalışıyor, burada  “emek” emekliyor, bitmeyen bir ümit emekliyor” der gibi, sıcacık, hafif, içini şevkle dolduran bir tıkırtı... Ve öyle gelirdi ki Nuri Usta’ya bu  kör oğlan görmektedir ki hem nasıl... Hatta, aklından geçenleri bile bilir sanırdı da tüyleri diken diken olurdu bazı bazı... “Fesüphanallah!” diye mırıldandı.
- Otur oğlum, otur... Başka bir şey de demedi.
Hüseyin köşesine oturdu. Bir top ip aldı eline ucundan yağlamaya başladı. Veli Usta dayanamadı:
- A oğlum, bir dakika boş duramaz mısın? Fevkalâde mühim mevzudur konuşacaklarımız, biraz dinlensen...
Hüseyin gülümsedi, konuşmadı. Nuri Usta yüzünde gurur ve rahatlıkla:
- O  ustasına benzemez, çenesinden çok eli işler...
Hüseyin’in yüzü kıpkırmızı oldu:
- Estağfurullah usta... O ne kelime?...

-2-
Veli Usta kahvesinden bir yudum alıp keyifle damağını şaklattı:
- Yoo... Bak yukarıda Allah var, ustan doğru söyler... Birader, vallahi de billâhi de senin şu oğlan gibi kalfa daha ne şu Gümülcine’de ne de koca Rumeli’nde gördüm... Allah nazardan saklasın, Allah hakkı, pırlanta gibi çocuktur...
Hüseyin başını iyice öne eğdi, yüzünü ateş bastı. Bu konuşmanın nereye varacağını anlar gibiydi... Daldı, gitti...  Ustasıyla ahiretliğinin konuştuklarının hiçbirini işitmedi... Zaten şu anda kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. Sözüm ona Hüseyin’den saklıyorlardı sözlerini, bilmiyorlardı ki Hüseyin’in kulakları her şeyidir...
Aklına Zeynep geldi... Göremezdi kızı amma.. Sesinden bir yumuşaklık sezerdi. Ne gönül okşayıcı idi sesi. Bereketli yağmurların küçük adımları gibi ferahlatıcıydı sesi... Toprak kokusu ilk duyulur, çimenler gülümser ya... Toprağın acılı yüzü gençleşir ya...  Sonra gümbür gümbür gümbürder de gök, olanca bereketini yağdırır ya yeryüzüne... Ne zaman aklına gelse Zeynep, Hüseyin’in de içi öyle sarsılırdı. Göğsünün ortasını dağlarlar sanırdı. Zeynep dükkâna geldi mi sesinden yana bir ışık gördüğünü sanırdı... Karıncanın ayak sesinden, rüzgârın fısıltılarına kadar her şeyi işittiğini sanırdı... Işık böyle bir şey olsa gerekti... Zaten Hasan Baba da öyle dememiş miydi, gözlerini öperken... “Hakk’ı görmeyen göze yazıklar olsun, hakk’ı gönlüyle görene başım feda a oğul!...” Bu sefer utandı kendinden, Zeynep’i düşündüğü için... Bir günaha girer gibi... Sonra... Onun gibi köre  varır mıydı ki Zeynep? Belki... Yetimdi Zeynep, onun için kırıktı gönlü, bilirdi, anlardı halden... Bir ümit sızlatırdı gönlünü Hüseyin’in...
Ustasının sesiyle kendine geldi:
- Eey! Hüseyin daldın gittin? Hayırdır? İşitir misin dediklerimizi?
- Hı? Ha.. Evet evet... Kusura bakma dalmışım işte usta...
İki ihtiyar arkadaş birbirlerine gülümsediler... Nuri usta gülümsemesini saklamaya çalışarak:
- Ee “Hüseyin Usta” neler işittin bakalım?
Hüseyin irkildi, ustasının şaka yollu  bile olsa böyle hitap etmesine şaşırdı. Bu ayrılığın habercisi miydi? Ustasının göçüp gitmesinin,  yalnız kalmasının?..
- Estağfurullah usta...
- Neyse bırak şimdi “estağfurullah’ı” falan da kulak ver... Padişah Yeniçeri kışlasını topa tuttu, haberin var mıydı?
-... Var idi zahir ustam...
- Ha iyi o zaman Hüseyin Usta... Ne oldu bu yeniçerilere?
- ...Ne oldu ustam?
- Hüseyin Usta, Hüseyin Usta! Attırma tepemin tasını, bilmezmiş gibi!.. Dört bir yana dağılıp başı bozukluk etmediler mi?
- ...Ettiler...


-3-
- Yakalandıkları yerde asma salkımı gibi asılmadılar mı?
-... Asıldılar ustam...
- “İyi de bundan bize ne usta?” dersen...
- Estağfurullah usta...
- Yahu bırak şimdi... Neyse...  Yine bilir misin, Padişah Bektaşi tekkelerini de kapattırmaktadır, üstelik bütün dedeleri Bektaşi idiyken...
- ....
Hüseyin suskunlaştı, kaşları çatıldı.
- Gördün mü? Anladın mı? İş bu kadarla kalsa iyi... Burada bazı müzevirler sadrazamın kulağına kar suyu kaçırmış ki “Hasan Dede yeniçerilere yataklık eder, padişaha isyandadır...”  diyerekten...
- Haşa! O ne biçim sözdür usta?! Bilmezler mi ki Hasan Baba   gazidir. Kopuk kulağını sadrazama gösterip de “ Kulağının yerine bunu tak da  sözün doğrusunu işit sadrazam efendi!” demezler mi adama?!
Nuri usta ile Veli Usta adamakıllı irkildiler... Birer “Fesüpanallah!...” çektiler. Nuri Usta bir müddet konuşamadı. “ Vay ki vay sana  Nuri Usta! Koyun ağılında kurt beslemişsin de haberin olmamış... Bu ne hiddettir bre! Bu ses bu kör oğlandan mı çıktı Nuri Usta? Tuh  sana ki bağrında demirci ocağı yanan oğlanı saraç yaptın ! Ne yapaydım ey Allah’ım!? Ne bildiysem onu öğrettim...”
Nuri Usta “Helal olsun!...” diye haykırmamak için kendini zor tuttu. 
- Yaa Hüseyin’im... Hakkında ferman çıkmış ki  başı bozuk adamın başı devlete gerekmez, tez giderile diye...
Hüseyin bir epey sustuktan sonra:
-... Ustam bunlar pek biçimsiz lâkırdılardır. Hangi kendini bilmez Hasan Baba’ya böyle iftira atar? 
- Sadrazama yaltaklanmak isteyen âyândan bir iki tamahkârla, müfsit Rum komşuları...
- Hasan Baba’nın kellesini isteyen bilmelidir ki onlarca , yüzlerce  can, kellesini verir de Hasan Baba’nın bir sırrını vermez ele!
Gün akşama dönmüştü. Havada gönül bulandıran bir bulutlar ağıyordu...
- Amanıın!.. Akşamı kaçıracağız ha Veli Usta, kalk, kalk, kalk!.. Hüseyin, sen kapatırsın dükkânı...
Akşam ezanları, yorgun şehrin üzerinden kanatlanırken, Hüseyin kendini her zaman rahatlatan bu sesleri bu sefer garipsedi. Bu davete uyup Tanrı’nın evine gidenlerden bazısı... Gönlü bereketli, toprak gibi cömert bir adamın, öz kardeşlerinin canına kast etmişti. “Ezanın ne günahı var, şaşkın Hüseyin?.. İyice şaştın sen iyice...” Gene de kendini bir fırtınanın karşısında yalız hissetti. “Hasan Baba olmadan... Ey 
        

-4-
Allah’ım! Gümülcine’nin bereketi mi kalır? Gönlümüz nice olur? Yetim kalmaz mı Gümülcine? Kim ümit verir yetimlere, fakir evlerine, kim ekmeğini paylaşır onlarla, kim yetişir dertlerine? Sadrazam efendi mi? Ey güzel Allah’ım! Sen sonumuzu hayır eyle...”
Dışarıdan bir tıkırtı işitti. Kedi zannetti önce... Ama bu tıkırtı... Başka bir şeydi... Israrcı, sinsi, kalleş... Sanki birisi girecek bir delik arıyordu. İyice kula kabartınca arada Türkçe yanında Rumca kelimeler de işitti...
- Bu da mı O Hasan âsisinin müritlerinden?
- Bu da  bu da ... Yorgo bunu kaç defa tekkeye girerken görmüş...
- Haaa... demek öyle... Dur bakalım... 
Hüseyin’in kasları gerildi, dükkanın girişten uzak bir köşesine saklandı, iki eline iki falçata aldı. “Gelin bakalım gavurun dölleri, gelin görün bakalım “O Hasan asisinin müridi” derinizden nice kundura yapar?” 
Arkadaki camlardan biri kırıldı. Kırık camların üstünde fenerlerin ışıkları ışıldadı. Dört gölge uzandı dükkânın içine...
Hüseyin bekledi, bekledi... Fısıltılar kendinden yana yaklaşıyordu. Ardiyeden ilk çıkıp kendine doğru yaklaşan Yanni oldu... Bunu, zaten kırık Türkçe’sinden bir de peltekliğinden anladı. “Vay Yanni! Sen ha?! Kabadayı oldun ha?Can alacaksın ha? Seni sümüklüböcek seni... Gel hele gel Kör Hüseyin mi sen mi daha iyi görüyorsun karanlıkta?” Hüseyin neredeyse hiç nefes almıyordu. Yanni dükkândaki sessizlikten ürkmüştü.
- Nere kayboldi bu oğlan? Bulsam bir seni Hüs...
Sözünü tamamlayamadı. Önce mengene gibi bir kolun nefesini, sonra ince soğuk bir şeyin gırtlağını kestiğini hissetti. Ses çıkaramadı. Çırpındı, eli raflara çarptı. Kurtulamadı, gözleri yavaşça kapandı.
Yanni’nin üç arkadaşından ikisi gürültüye yetişip de yarı karanlıkta Yannin’nin cesedini görünce tabanları yağlamaya kalktı... Biri bırakmadı.
- Durun len! Nereye kaçıyorsunuz karı gibi? Bir kör oğlandan mı korkuyorsunuz?
Bu, Halit Ağa’nın kâhyası Salih’ti. Ağa’nın çoban köpeğiydi, herkes bilirdi. İşret âlemlerinin belâlısı, çirkef herifin tekiydi. “ Yanlarında bu it soyu olmayaydı, bunlar dükkânın yanından bile geçemezdi hele...”
Salih ötekileri kollarında tutup çekiştiriyordu:
- Saldırın lan! Ne duruyorsunuz? Oğlan kör ulan! İki adamsınız, yuh olsun size!

-5-
Hüseyin belki adamların çakal gözlerinin parıldayışını göremedi ama kan kokusuyla hızlanmış nefeslerini işitti. “Bre Hüseyin! Tatlı canı iade etmenin vaktidir. Can derdine düşüp de konuşursan iki cihanda da rezil olasın!  Ey pirim! Kör  koyundan kurbanlık olmaz amma neyleyim, evvel sen kabul et, ahir Allah!” Yaklaşan nefeslerin yönünü kestirip “Ya Allah!” diye nârâlanarak salladı falçatalarını.
....
O gece Edirne yolunda bir ihtiyar ter içinde uyandı. Gördüğü rüyayı yormak istemedi... Bir ovada otlayan koyun sürüsü görmüştü rüyasında...  Sürünün çobanı “Hünkârdı”... “ Hasan! Bu bayramda kurban kesmek sana vacip olmuştur!” demişti de bunu işitince şaşırmıştı. Fakire kurban kesmek ne zamandır vacipti? Hünkâr, eliyle koyunları göstermişti.  Hasan koyunlardan kurbanlık seçmeye çalışırken, biri, paçasını tutup çekiştirdi. Bu kör bir koçtu.
- Git oğlum, git! Senden kurbanlık olmaz...
Koç bırakmadı paçasını, sürüden çıkarmaya çalıştı Hasan’ı.
- Git koçum, bırak paçamı, senden kurbanlık olmaz...
O zaman Hünkâr elini omzuna koydu:
- Hasan biz seni gönül dilinden anlar bilirdik. Kör bir koçun
gönlünü kırar mısın? Hakk’ın evin yıkar mısın?
Gözlerinden yaşlar boşanıp sarıldı Hünkâr’ın eline...
Uyandığında ağlıyordu... “Bre miskin Hasan, vakit durmak vakti midir ki eğlenirsin?”
....
İki gün sonra Edirne’de, sadrazam konağının kâhyası, ihtiyar bir dervişin, kapıda beklediğini, kestiği adaktan pay getirdiğini söylediğinde sadrazam küplere bindi:
- Bre bu ne densizliktir!? Koskoca devletin sadrazamı bir fakirden kurban payı mı alırmış? Gidin söyleyin ki sadrazam kurbanda yedi deve keser, onun gibi yetmiş fakire dağıtır...
Sözü daha uzayacaktı ki kapıda boynu bükük, geniş omuzlu, deri önlüklü ,gençten bir saraç kalfası görünce şaştı, kaldı. Elinde bir çuval tutuyordu.
- Bre kâhya bu ne iştir? Kapıda deli dervişler bekleşir. Bir saraç kalfası destursuz huzura gelir?... Ya sen canına susadın yahut bu oğlan eşsiz bir cengaver? Sana söylerim kâhya! Bu oğlan bunca neferin arasından nasıl çıkıp da gelmiştir?
Kâhya oğlanı çıkarmak üzere seyirtirken, odadaki diğerleri gibi ayaklarını kıpırdatamadığını gördü.
-Bre ne durursun daha!.. Def et şu densizi!
Delikanlı umursamadan sadrazama yaklaştı. Sadrazam telâşla belindeki kamaya sarıldı, bir türlü kınından çıkaramadı. Aniden kan-ter içinde kalmıştı.


-6-
Delikanlı çuvalı sadrazamın ayağının dibine bıraktı. Pırıl pırıl parlayan gözlerini sadrazama dikerek:
- Hünkâr’ım göndermiştir. “Kalp gözüne perde inen adama kör kurbanlıktan pay gerektir.” diyerekten göndermiştir.
Daha konuşmadan usulca arkasına döndü, çift kanatlı kapıyı açıp gitti. Bir müddet kimse kımıldayamadı.
İlk kendine gelen sadrazam oldu:
-Kâhya! Aç bakalım şu çuvalı! Ne göndermiş bu densizin "Hünkârı” bize?
K­âhya çuvalı açtığında küçük dillerini yutacak gibi oldular. Çuvalın içinde az önce gelen gencin tıpkısı, ama kör olduğu gözlerinden belli bir gencin kesik başı duruyordu. Sadrazam kükredi:   
- Bu nedir bre?! Bu nedir? Tez bulun o iti bana!...
Sadrazamın nâraları  konağın pencerelerinden sokağa taşarken konaktakilerin de sokaktakilerin de tek gördüğü, sırtında heybesiyle bir ihtiyar dervişin, bir bölük askerin arasından elini kolunu sallaya, sallaya geçip pazarın kalabalığına karıştığıydı.

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairAFŞAR ÇELİK
gonder 126 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker