Akşamlarımızın tek eğlencesi radyodaki -arkası yarın- oyunu.Sabahın tekrarı olan skeci dinledikten sonra bir türlü uyku girmiyor gözüme. Horozlar ötmeden uyanıp okula gideceğim için, yatmam lazım. Yün kırpığı yatağımın topaklaşmış tüylerinin oluşturduğu tepeler arasında debelenip duruyorum. Yatağın şekline göre sekiz çizen bedenimin geçmeyen yorgunluğu değil beni uyutmayan... "Kubilay Han'ın Gelini..." dizisi. Steplerde koşturan ak taylarla, doru tayların eyer vurulmamış çıplak bedenleri, dağı taşı tozutarak aşıyor rüyamı. İlkokulun son sınıfında Kubilây'a gelin gidiyorum..
Tarih dersleri benden soruluyor. Hunlar, Moğollar, Çin Şeddi, Orhun Yazıtları... Tarihin masal kuşu ANKAsı... Antikasıyım. Önümde tek bir engel tanımıyorum! Belki de bu dizi yüzünden başladı tarihe ilgim!
Bağ omacaları, serin esmeye başlayan rüzgârın esintisiyle gerilmiş geniş asma yapraklarını sallarken, biz, okula, humuslu topraklara karışan, sarısı çok kavruklarını takip ederek gidip geliyoruz komşu çocuklarıyla. Sonbaharın bu iki ayı bağlardayız, sonra kasabaya taşınıyoruz. Buradan en az sekiz kilometreyi buluyor okul yolu. Diğer öğrencilerle belediye otobüslerine doluşuyor, bağırış çağırış kat ediyoruz zamanı. Cennet dünyamızın şen şakrak hür çocuklarıyız bağ yolunda. Yaşam gailesi yok, kavak yelleri esiyor başımızda.
Üç dönüme yakın bağımızın, cevizlerle sarmaşıkların oluşturduğu bahçe duvarının derme çatma kapısına geldiğimde; dallarından sarkmış ekmek ayvaları, çığlık çığlığa bağırarak 'Eğer beni toplamazsanız, ağzını hiç kapatmadığınız kuyuya düşeceğim' diyor, birkaç günden beri... Hiç umurumda değil! Ayva gibi derdim olsun! Kökleri birbirine geçmiş, narların bedenlerinde oluşan -ağlayan narla gülen ayva- masalı, benim vurdum- duymazlığıma patlamış, kalın kabuğu da bana mısın demiyor. Pembe kırmızı dizilerinde kendilerini saran zarlara parçalanmışlar. Uzatsam elime dökülecekler ama, onlar " da derdim değil!. Varsa yoksa tarih kitabım!... Sayfalarına yüz sürmüşüm!.. Evliya türbesinde bir meftun gibiyim... Gidiyor, geliyor okuyorum. Karıştırılmaktan başı dönmüş tarih sayfaları, yıpranmış... Okurken; bir Aztek güzeli oluyorum, bir asma bahçelerinde gezinen Babil Sultanı. Mısır'ın Kleopatrasıyım bazen, Nefertiti olma fikri geçiyor içimden ara sıra... Oturduğum eğri boyunlu asma omacalarında, prenseslikler arasında mekik dokuyor, Kubilây'da karar kılıyorum.
Annem zamanın kararttığı tahta sulukta, üzümleri ezmek için çizmelerini giymiş, durmadan tepmiyor, yorgunluktan bitmiş, terini siliyor elinin tersiyle. Akşam, kelifin çatısına saklanmış suluğun büyüyen gölgesiyle tepeye yaslanmış çitlembiklerle, maki çalıları devleşmiş, hep birlikte annemi yutuyor. Saatlerdir çiğnediği üzümler gibi kızarmış yüzü, yanmış yüreğiyle bağırıyor, "Kızım su çekiver kuyudan! Maşrapaya koy,getir!.. Ablan da susamış,dolu olsun! Yeter okuduğun! Alim mi olacaksın başıma! Bak hava kararıyor." İsteksiz yerine getiriyorum emirleri. Kubilây Han'ın Gelini gibi uzatıyorum maşrapayı! Yeniden kitaplar arasına eğiyorum başımı...
Sabah ezanlarıyla uyanıyoruz. Yatağımdan der top olup kalkıyor, siyah önlüğümün beyaz yakasını, kırmızı çamur yollarında bağlıyorum. Gecikmemek lazım. İki yüz metre ötede, Hüseyinlerin bağı var, aynı sınıftayız. Kerpiç duvarlarına dayanarak her sabah beni bekliyor. Birkaç dönüm ötede Emine, geciktiğimiz için sabırsızlanıyor. Üçümüz Belediye Otobüslerinin tek ana durağı Çaybaşı'na yetişmek için koşar adımlarla ilerliyoruz. Minik bacaklarımız komando askerlerininki gibi güçlü..
Ders kitaplarıyla dolu deri çantamın ön gözünde, molalarda bile çıkarıp incelediğim, atlas kitabım var. Türkiye'nin fiziki ve siyasi haritaları, bölgelerin genişletilmiş ölçekli olanı, bir de dünyanın beşeri çizimleri... Bu sıkışıklıkta bile karıştırdığım Atlas için arkadaşlarımdan azar işitiyorum.
Hüseyin, Emine ve ben bağ yollarının sabah kuşları... Cıvıltılarımızla doğayı kıskandıran. Yürürken kara kara bakan dimnit üzümleri, razakı ve kadın parmakları doluyor azıklarımızın içine. Üçlü öğle sofralarımızın vazgeçilmez yiyeceği yaş cevizler, ağzımızda sakız gibi... Damağımızda süt tadı... Ezilmiş üzümler, posasına karışmış şekeriyle doğal marmelat olmuş, yiyoruz. Ah bağlarımız, ah bağ yollarımız... Yollarında Kubilây Han'ın gelinleri,çerileri, öğrencileri...
Dersler sabahtan akşama kadar. Annem, daha minicik olan üç kardeşimle uğraşmaktan, bağ bozumunun zorunlu hazırlıklarını yapmaktan başını alabilirse , benim öğlen azığım prenseslerinki gibi... Su böreği... Sofra adabını hiçe sayarak, hoplaya zıplaya atıştırdığım öğle vakti doyumları... Yediklerim börek olmuş,ya da kuru ekmek pek önemli değil.. Üzüm ya da sucuk olması da pek fark etmiyor. Şimdiki oburluğumun binde biri yok o zamanlar. Kuş kadar yiyorum.Bir lokma alıp, bir atlasa bakıyorum. İşte cesur Hunlar, işte korkak Çinliler... İşte kilometrelerce setleri... Sarı bir razakı dudağımda erirken, bağırıyorum, "Amanın Afrikalı kadının burnundaki halkaya bakın!..." Ya da ihtiyar Kızılderili kadının güneş yanığı buruşuk yüzüne, atmaca gibi bakışlarına... Sofra düzenini alt üst edişim yetmiyormuş gibi, gözlerine soktuğum sayfalar sayesinde arkadaşlarıma da rahat yok. Akıllı ama midesine düşkün Hüseyin, bağırıyor, "Bir daha seninle yemek yemeyeceğim!" Onları kaybetmekten korkup önlerine serdiğim dünyayı çekiveriyorum..
"Benim dünyam yalnız kasaba olamaz, evreni kucaklamak istiyorum." diye düşünsem de susuyorum. Yağlı parmaklarımı yalayıp temizliyorum kedimiz Pamuk gibi. Atlasın kabına akan yağlarla, dünya koyulaşmış. Sarı ve yeşilleri gösteren ovalarında petrol kuyuları açılmış sayemde... Teksas soframıza gelmiş. Emine yan yan bakarak, "Ne kadar pissin! Benim kitaplarımı bir görsen, yeni alınmış gibi!" diyor. Alınmıyorum. Gülerek elimi yıkamaya koşarken başımı muzipçe çevirip, "Sayfaları hiç açılmadığından! Sen saçlarını taramaktan, kolalı yakalarının dantellerini değiştirmekten başka bir şey mi yapmıyorsun da ondan!.." diyor, uzaklaşıyorum. Art niyetsiz, dobra sözlerimizden alınan, sakınan, kızan yok aramızda. Üç küçük kardeş gibiyiz, sıkça itişip kakışan... Birlikte çalışan, oyunlarını birlikte kuran...
Öğle öğününde karar aldık, otobüse binmeyeceğiz. Yürüyeceğiz.Bilet parası olan yirmibeş kuruş yanımızda kalacak. Bisküvi alacağız. Kervansarayların biraz ötesinde, tabakhaneleri geçince, yeni kurulmuş bir bisküvi fabrikası var. ona gideceğiz.. Artık yüzlerce türevi olan bu tür hamur işleri, o günlerde yalnızca -Tita bisküvileri- olarak imalatına başlanmış, tadını merak ediyoruz. Perakende satış yok ama kamyonlara yüklenenlerin yanmışı, kırılmışı, bayatlamış olanlarını veriyor kapıdaki görevli işçi. Onları, dönüş parasına alacağız, zaten başka tek kuruşumuz bile yok. Kararlıyız. İki katlı taş örme bina, tüm kasabalının gittiği birkaç okuldan en eski olanı, bizimki.Selçuklu kalesi'ne yaslanmış. Bedenini güneşten koruyan, arka bahçesindeki birkaç akasya ağacının gölgesinden başka, kış gölünün vahşi çığlıklar atarak kabaran dalgalarına da yıllanmış çınarlar paravan oluyor. Poyrazının keskin soğuğu, dalgalarla daha derinden hissedilirken, kaya yosunlarını besleyen meltemin serin dokunuşlarıyla daha çabuk gelişiyor balıklar. Soğuğa, ava meraklı emekli adamların rüzgâra yelken muşamba yağmurlukları engel oluyor bir de. Kuş sidiğinin okyanusa katkısı hesabı... Taş duvarların çevrelediği bahçesinden geçip büyükçe bir alana açılan kapısının yanında buluşuyoruz son zille beraber. Çil yavrusu gibi dağılan öğrenciler, evlerini yolunu tutarken, biz hâlâ kararlıyız, yürüyeceğiz. Yorulduk demeyeceğiz. Gecikmemizin nedeni için ortak bir yalan uyduracağız ailelerimize. Günlerdir merak ettiğimiz bisküvilerin tadını damağımızda eritmeye hevesliyiz. Sekiz kilometrelik yolun başındayız. Sırtımızda çantalarımız ilerliyoruz, bisküvi fatihleriyiz. Kararlıyız. O gün, rüzgârın şamarlarıyla öfkelenmiş gölün dalgaları, yeni açılmış sahil yolunun kayalar oturtulmuş kıyılarında beyaz köpükler bırakıyor. Bazen elele tutuşarak, bazen kavga ederek, bir saniyelik küslüklerimizden sonra barışarak, ama yolun solunu takip ederek yürüyoruz. Sanki bütün gün hiç ders yapmamışız. Öyle hafifiz ki... Bisküvinin tadına varacağız ya.Bir de bu kadar yolu yürüdük diye arkadaşlarımıza caka satacağız. Yürüyoruz, batan akşam güneşinin yaydığı kızıllıkta... Sahilin serinliğini iyice hissederek...
Dağlardan suya uzayan üçgen bir yarımadaya kurulmuş kasabamızın, ahşap evlerini geride bıraktığımızda, belediye otobüslerinde hızla geçerek, zamanında evlerine ulaşacak olan arkadaşlarımız, bizi şaşkınlıkla
izliyor. Onların cama dayanmış merak dolu yüzlerini görmezden geliyoruz. Bazen sekerek, bazen olduğumuz yerde "Bezirganbaşı" diyerek üçlü bir oyun tutturduğumuz yollar da, daha çok elim sende ve kovalamaca da karar kıldığımız yolculuğumuzda, yorgunluktan eser yok.
Akpınar köyü'ne çıkan yolun, yamaca tırmanan bölümüyle, caddeye ayrımından sonra biraz daha yürüyünce, büyük büyük binaların beyaz badanaları görünüyor.Gölün engin maviliğine gömülmüş, boydan boya pencerelerine vurmuş batan güneşin son ışıklarına kurulu hastaneye geldiğimizde, bir taşa oturuyoruz. Mola verdik. Ben, dirseklerimin arasına aldığım başımı eğmiş dinlenirken, baş ucumda beliriveriyor bir adam. Siyah çizgili, beyaz pijam; sıyla önümde dikilmeye çalışıyor, ama bacağındaki alçı yüzünden ayakta durmakta zorlanıyor. Koltuk değneklerine dayanmış, beni süzüyor. Başımı kaldırıp dikkatle bakıyorum adama. O, nefes nefese konuşuyor, sözcüklerinde -h- harfini kullanmayarak. "Ava çok güzel. Ben. ta Edirne'den geldim hastaneye. Sağlıcağım için-verem- dediler... Tedaviye... Yürümenin ne kadar önemli olduğunu asta olunca inandım. Yürüyün! Yürüyün ama bacaklarınızın değerini de bilin! Sizi görünce, burnuma çocuklarımın kokusu geldi. Yanınıza kaçıverdim." diyor, acı bir tebessümle. Karabataklarla, martıların çığlıkları, sözlerinin nağmesi sanki... Sarı süveterini beline sarmış Hüseyin'le, mendiliyle terini silen Emine'ye bakıyorum, yeniden sırtlamışlar çantalarını, taşıyorlar. Öfkeyle el edip yanlarına çağırıyorlar. Yoruldum sanacaklar korkusuyla koşuyorum. Deminki adam nereye kayboldu? Hastaneyle yol arası en ez beş yüz metre...
Yamaca dayalı çok büyük bir bahçe, hastaneyi sanatoryum gibi çevreliyor. Yeni dikilmiş selvileri gölgede bırakan upuzun eskileri ve daha pek çok ağaçla donanmış burası, küçük bir koruyu andırıyor. Yola bakan yüzünde Isparta gülleri nin dayanılmaz kokusu geliyor burnuma mis gibi. Pembe yaprakları, akşamın yelinde uçuşurken; kadını, erkeği, hastası, sayrısı gül kokuyor. Dallarının ucundaki tomurcukları yabancı ellerden koruyan dikenler, daha aşağıda, diplerinden ağarmaya başlayan güllere söz geçiremiyor. Esintinin yönüne uyup uçuşanların arkasından bakıyor umutsuzca. Biz burnumuza vurarak geçen yaprakların ardında bıraktığı kokularla gül cennetini aştığımızı farkında olmadan yürüyoruz. Akşamın kızıllığı gittikçe çöküyor. Evlerimize gecikeceğimizi biliyoruz ama ne beis... Koyulaşan sularıyla bir okyanus derinliği hissi bırakan göl, kollarını uzatarak bizleri içine çek i verecekmiş gibi geliyor. Tüylerim ürperiyor. Ortasındaki iki adadan, küçüğünde hiçbir yaşam belirtisi yok. Ağaçlarla kaplı yüzünün koyulaşan yeşilini yansıtan yakamozlar, kayalarda billur ışıklarla yanıp sönüyor.. Adaların büyüğü, adı Rumlardan kalma NİS. Bizim Yeşiladamız. Dut dallarının arasından pencerelere vuran kızarık ışıklar, kararan havayla gitgide koyulaşıyor. Genellikle iki katlı, tavanları yüksek, ahşap evlerin cumbaları artık bir siluet halinde görünüyor. Biz uzaklaştıkça küçülen adamıza, geceyarısı korsanlarının, gemilerini yanaştırıp, metruk kilisesine define sakladıklarını düşünüyorum bir ara. Benim sağa sola bakarak oyalanmama kızan ve zaman kaybettirdiğimi düşünen Hüseyin'in, öfkeyle kolumdan asılmasıyla gerçek dünyaya, bisküvilere döndürüyoruz adımlarımızı. Fabrikanın kapanmaması için acelemiz var.
Büyük yangından sonra devlet desteğiyle yapılmaya başlayan Yeni Mahallenin evlerinden gelen keser, çekiç sesleri ulaşıyor sert ve hızlı adımlarımıza. Çatılara abanmış ustaların çelik kolları, akşam kızıllığında, usta heykeltıraşların elinden çıkma yontular gibi... Yorgun bedenleriyle merdivenlerden iniyor bazıları.
Yolu yarıladık. Bundan sonra mezarlıkları geçmek var. Hep üç kulhuvalla bir elhamla ölmüşlerin ruhuna dualar okurum. Yine mırıldanıyor dudaklarım... Akşam, yalnız gölgeleri değil, her şeyi büyütüp devleştiriyor. Mezarlar büyümüş, taşlar büyümüş, hayallerim ve korkularım büyümüş... Bir sıkışıyorum ki sormayın gitsin!... Bacaklarımı birbirinin üstüne atıp işeme gereksinimimi gidermeye çalışıyorum boşuna. İki adım atıyor, biraz bekliyorum. Arkadaşlarımdan iyice geri kaldım ama çişimi tutmamın olanağı yok. Her şeyin bir çaresi var canım- diye düşünüp mezarlıklara bitişik kervansaray döküntülerine koşuyorum. Rahatlamam için bulduğum en iyi yol bu. Seyirtirken, arkadaşlarıma beklemelerini söylüyorum. Han kapısından arta kalan kocaman bir kayanın yosun tutmuş yanına çömeliyorlar isteksiz. Başlanın -tamam- diye sallarken, ben içeri süzülüveriyorum...
Kervansarayın sökülmüş duvarlarından hızla geçip görülmemek için daha ileriye doğru ilerliyorum. Orasından burasından dökülmüş künk taş bloklarıyla çevrili odaya benzer bir bölmeye geldiğimde görüyorum onu. Tolgasını ve kılıcını taş masa üzerine bırakmış, çizmesi, uzun etekli gömleği, siyah peleriniyle, tıpkı tarih kitabımdaki Atilla gibi bir adam. Kafası gerektiğinden büyük, elmacık kemiklerinin çok çıkık olduğu bir yüzle bakıyor bana. Onu ilk önce bir çobana benzetmiş olsam da dikkatli bakınca sakallı yüzündeki vakur ifadeden bir Hun Hükümdarının karşısında olduğumu anlıyorum. Bana, kısık, çekik gözleriyle bir step ejderi gibi bakarken, korktuğumu göstermek istemiyor, karşısında dikilip bekliyorum.. Ne yapacağımı bilmiyor, çelişkiler içinde durmuş öylece bakıyorum. Onu yüzyılların ötesinden gelmiş, etten kemikten bir canlı olarak görmenin panikliğini duyuyorum birden. Yutkunurken, "Atillâ!" diye bağırıyorum.O, başını sallıyor, "evet" der gibi. Sonra, "Doğru!Benim, Atillâ!" diyor. Önünde diz çöküp yerlere kadar selamlıyorum. Gözlerime inanamayarak yeniden soruyorum. "Sahi siz O musunuz?" "Evet, benim, tuna boyunda gözlerini açıp, Akdeniz, Roma İmparatorluğunu üç kıtaya yayan Han. İpek yolunuzda at koştururken yoruldum, dinlenmek için Hamidabat Emirliği'nin beyini ziyaret edeyim dedim. Doğrusu çok da güzel karşılandım. Geldiğimden beri sohbet muhabbet... Yedik içtik, doyuncaya, tıksırıncaya kadar... Beyin haceti gelmiş, helaya gitti. Bekliyordum, sen çıktın karşıma... Peki sen kimsin?" diyor, gözümün içine bakarak.Çişim gelmişti, onun için buraya koştum mu desem yoksa Kubilây Han'ın Geliniyim mi desem diye düşünüp hiçbirini söyleyemiyorum. "Şey ben bisküvi yemek isteyen bir kızım. Tadını çok merak etmiştim de." diyebiliyorum. O, kalın pazıbentlerine işlenmiş, hareket ettikçe parlayan altınlı kollarını uzatarak, saçlarımı okşuyor. "Peki, bana soracağın bir şey var mı?" diyor. Sesi, radyo tiyatrosundaki -Kubilây Hanın Gelini,- müziği nağmeli... Onun bu içten davranışı karşısında, deminki korkumu üzerimden atmış, herhangi bir kişiyle konuşuyor gibi olmuşum. "Han nasıl olunur? Cermenleri nasıl egemenliğiniz altına aldınız?" rum galiba. Bu soruları ben mi soruyorum sahiden? Dizlerimin üstünde ellerimi ovuştururken, onun mağdur ve mazlum halkların bir öç mızrağı olduğunu düşünüyorum.
"Ben Atilla. Uyruğumdaki halklara dirlik ve düzenlik getiren, halkını vergileriyle inletmeyen, kabilelerini sınıflandırıp tabakalaştıran... Greko-Latin uygarlığına karşı, Step uygarlığı tesis eden, Büyük Hun İmparatoru..." Sırtını duvara yaslıyor. Çok uzaklardaki bir buluta doğru başını kaldırıyor. Sanki emir yağdırıyor gök tanrısına. Dışarıda bir şimşek çakıyor, bir şimşek daha... Gök gürler gibi oluyor. Bana dönerek gülüyor. "Korkma! Gök tanrısının izniyle Orta Asya Türklerine buralardan güzel haberler götüreceğim. Atların yerine uçan demir kuşlarınızı anlatacağım, işte sana, bir altın sikke, bununla bisküvi al." diyor. Gök gürültüsüyle inen bir buluta atını atlar gibi binerek uzaklaşıyor. Arkasından dehşet içinde bakakalıyorum. Gördüklerimin bir hayal olduğunu düşündüğüm sırada avucumun içinde, turasında Atillâ resmi olan pırıl pırıl bir altınla, başı dönmüş halde kervansarayı terk ederken, önüme bir çığ düşüyor.
Avucumda sıkılı paramla, korkuyla bakıyorum çığ yumağına.İçinden çıkarken ağır ağır başını kaldıran, yakışıklı bir bey oğluyla karşılaşıyorum. Hamitoğulları Beyoğlu. Okuduğum tüm masal kitaplarının şehzadelerinden daha uzun boylu, daha geniş omuzlu, daha göz gözlü, daha gök mavisi bakışlı bir prens bu. Sadağındaki oklardan birini alırken bana öfkeyle bağırıyor, "Yoluma çıkan, önümü kesen bu kara giysili, saçları benim kadar uzun küçük kız da kim? Sen nasıl önüme çıkar, yolumu kesersin? Bak yaptığın işe!".Başını çevirip baktığında göl yerine yemyeşil ovalarda koşan karaca sürüsüyle karşılaşan zavallı bisküvici kızın halini bir görseniz!... "Ninemin yün eğirme işi yüzünden sürülerimizin otlağına geyikler karıştı. Ben avlamak zorundaydım. Sen avıma engel oldun! Kaçan karacamın peşinden yıllardır koşuyorum. Bir beylikten öbür emirliğe. Çekil önümden!" deyip uçarcasına kaçan bir karacaya nişan alıyor bey oğlu. Birden elimdeki sikkeyi fırlatarak hayvanın ölümüne engel olmaya çalışıyorum. Ok sikkede kırılıyor. İki taş arasına saplanıyor kalanı. Bey oğlu yürüyor, taşların arasından pınarlar gibi sular boşalıyor. Bakıyorum ova yine göl olmuş. Bey oğlu atına atlayıp, uzaklaşırken, EGİRDUR!" diye bağırıyor. Ben yere düşen kırık okla, bey oğlunun deldiği altınımı alarak arkadaşlarımın yanına koşuyorum.
Beni beklerken öfkeden kuduran arkadaşlarımın yanına vardığımda soluk soluğayım. Gördüklerimi, yaşadıklarımı anlatsam bana inanmayacaklar. Hiçbir şey söylemiyorum. Bu kez Emine hırsla eteğimden çekiyor. "Sana uyduk. Akşamı ettik. Bir acıkır, bir işersin. Bir daha mı, seninle..." diyor öfkeyle. Üçümüz fabrika kapısına kadar koşuyoruz Geride kalan Emine, arkamızdan yetişiyor.
Bisküvileri kutulara yerleştiren, kasketini kaderine eğmiş işçinin yanında dururken nefes alabiliyoruz. Önce üçümüz yirmi beşliklerimizle bisküvi alıyoruz. Ben ortası delik altını uzatıyorum sonra. Elimdekini görünce dilini yutan adama açıyorum avucumu. "Kardeşlerim çok küçük. Annemin sütü yetmiyor. Onlara yanık olmayan, şişman ve sütlülerinden almak istiyorum..." diyorum.