Avlunun en sevdiği kuytu köşesinde, hayal evinin inşaatına dalan Zülküf, yengesinin ısrarlı çağrılarına aldırış etmiyordu. Azarlarcasına yaptığı çağrılarından bıkmıştı. Her şey bir yana, sırf bu bağırıp çağırması yüzünden nefreti her geçen gün artıyordu. Kardeşi Emine’nin, “Abi, yengem sana çok kızdı.”demesine aldırmamıştı. Ancak yengesinin, Pavarotti gibi tiz bir sesle "Zülküffff!" diye son ses haykırışı karşısında değil o, bütün mahalleli ayağa fırlamıştı sanki. Ancak her şeye karşın, dört çocuğuyla sıkıntı da çekse, Zülküf ’le kardeşi Emine’nin varlığına açıktan isyan edemiyordu yengesi.
Yaklaşan Ramazan bayramı için konuklarına sunacağı tatlıları yetiştirme derdine düşmüştü. Onun bayram tatlıları mahallede nam salmıştı. Tatlısı, ’küsleri barıştıran’, diye anılmaya başlamıştı. Özellikle anasından öğrendiği göçmen tatlıları onun uzmanlık alanıydı. Ailesinden aldığı görgüyü sürdürmeye çalışıyordu. Her geçen bayram daha fazla ziyaretçi akını oluyordu. Dar bütçeleri vardı. Ancak bayram onlar için her şeyin önünde geliyordu.
Ailesinin ikinci çocuğu olan Zülküf, akıllı ve aktif olmasından mahallede kısa zamanda bir çok arkadaş edinmişti. Onlarla bütün gün al takke ver külah oyunlar kurup oynarlardı. Ama eve gelince birden değişir ve içine kapanırdı. Sık sık hasır döşeli odasına çekilir, gizlice ağlardı. O an yanında annesinin olmasını ne çok isterdi. Yengesinin kendi çocuklarını kendisinden ayrı tutmasını içine sindiremezdi. Öfkesi giderek kabarır bazen arkadaşlarına karşı saldırganlaşırdı. Öfkesi geçince, tekrar normale dönerdi. Zeki ve çözüm bulucu tavırlarıyla kendisine kızan arkadaşlarının hoş görüsünü kazanmıştı. Böylece kısa zamanda liderliğe yükselmişti.
Zülküf de yaşıtları gibi akşamları teravih namazına giderdi. İmamın hızlı namaz kıldırması bir yana, babası yaşındakilerle yan yana olmak ona ayrı bir haz veriyordu. Ellerini göbek hizasından aşağı tuttuğunda yanındakine bakıp, elini düzeltmeye çalışırdı acemice. Secdeye vardıklarında, kuru fasulyeci arkadaşı İsmail’in gaz kaçırmasıyla kıkırdarlardı. Diğerlerinin namazının bozulup bozulmadığına aldırış etmezlerdi. Ön sırada saf tutan amcası ise elinde olsa o an, onları, kulaklarından tuttuğu gibi camiden atabilirdi. Her gece onlar için bir oyun gibi geçerdi. Teravih saatini bu yüzden iple çekerdi. Ramazan bayramını beklediği gibi.
Alacakaranlık çökmüştü evin avlusuna. Ahşap çıngıraklı sokak kapısı gıcırtıyla açıldı. Gelen elinde dolu bir paketle amcasıydı. Avluda ayağındaki rugan ayakkabılarının sesi daha anlamlı bir ses veriyordu sanki. Salınarak gelişi onun yaptığı işten gurur duyduğuna bir işaretti adeta. Kendi çocuklarından önce Zülküf atılmıştı amcasının elindeki pakete. Oldukça büyük bir paketti. Hepsi merak içindeydi. Amcası ise paketi bırakmıyor, sıkı sıkıya tutuyordu. Ne vardı acaba?
Zülküf’ün canı bir an sıkıldı. İçinden," Keşke babam şimdi yanımda olsaydı! Kesin, beni yanaklarımdan öper, paketi açmam için uzatırdı."diyerek, derin bir ah geçirdi. Onun sıkıntılı halini hemen fark eden amcası, gülümseyerek;
"Çocuklar ilk hediyem Zülküf’e. Aç bakalım, neymiş?"dedi. Zülküf amcasının bu jesti karşısında, utandı, heyecanla amcasının eline sarılıp, öptü. Amcası da başını okşayıp;
"Hadi aç oğlum."diye, yineledi sözünü. Zülküf dikkatle kağıt poşeti açtı. Siyah lacivert arası pek anlayamadığı bir renkten kumaştı onunkisi. Dalgın bir şekilde baktı bir süre, okşadı eliyle. Amcası;
"Bizim terzi Kulaksız Osman dikecek."deyip, kumaşı elinden almak istedi. Ancak Zülküf;
"Amca n’olur, bu gece bende kalsın."dedi. Amcası da olur dercesine, başını sallamakla yetindi.
Zülküf’ün anne babasından ayrı kaldığı ilk bayramdı. Amcasıgiller hakkında o güne dek kafasında oluşan kara bulutlar, elinde sıkıca tuttuğu bu yumuşacık kumaşla adeta kayıp gitmişti. Ailesinden binlerce kilometre uzakta geçireceği bu bayramı kendisine zehir etmemeliydi. Avludaki herkese gülümsedi. Yeğenleri babalarının davranışına bozulmuşlardı. Ona öfkeli bir kıskançlıkla baktılar. Yine de babalarının kızdığı zaman neler yapacağını bildiklerinden ses çıkarmadan, sıranın kendilerine gelmesini beklediler.
O gece Zülküf, heyecandan yastık altına sakladığı kumaşla sabahı zor etti. Erkenden horozlarla uyandı. Gözünü açar açmaz ilk yaptığı, yastığı kontrol edip, kumaş yerinde mi, diye bakmak olmuştu. Kumaşı yüzüne sürmüş, elleriyle okşamıştı. Yüreğinde duyduğu sevinci tarif etmekten acizdi. Kumaşla oyalanırken dışarda zaman su gibi akıp gitmiş, pencereden sabahın keskin ışıkları odasına çoktan konuk olmuştu.
O sabah, yengesi her sabahkinden daha farklı bir kahvaltı hazırlamış gibi geldi Zülküf’e. Hatta yengesine içinden gelerek, "Günaydın yengeciğim"demişti. Onun bu davranışına alışık olmayan yengesi de şaşkınlıkla sadece "Yerine oturmadan bi koşu bakkaldan ekmek al gel." diyebilmişti. Başka zaman olsa öfkeyle homurdanan çocuk, o gün başkası olmuştu.
Bakkal Kadir de Zülküf’ün yüzündeki değişikliği fark ederek, "Hayrola, ne o, bayram değil seyran değil."deyince. "Boşver be Kadir amca, ver şu ekmeğimi de gideyim."diye geçiştirmişti sevincini. Çıngırak sanki bir başka çınlamıştı kulaklarında. Bir koşuda, soluksuz hızla içeri daldı. Körfezin sabah serinliğini iliklerine kadar hissetmişti. Onun bu kadar çabuk gelmesine yengesi bir anlam veremedi, ancak sesini de çıkarmadı. Zülküf’ün aklı, kahvaltı sonrası ölçü vermeye gideceği terzi Kulaksız Osman’daydı.
Her gün evlerinin önünden geçen Kulaksız Osman’ı o mahallede tanımayan yoktu. Bir arkadaşın söylediğine bakılırsa, Kulaksız’ı değil sokaklarında, şehirde bile tanımayan yokmuş. O, böylesine ünlü bir terziydi. Zülküf de bu tanınmış ustanın elinden çıkma bir pantalonla bayrama çıkacaktı. Komşu kızına caka atabilecekti.
O sabah kahvaltıda herkes neşeliydi. Yeğenleri de hediyelik kumaşlarını onun gibi yataklarında saklamışlardı. Amcası bütün çocukları düşünmüş, onlara uygun hediyeler almıştı. Zülküf aklı başında bir çocuktu. Amcasının ne kazandığını bilmese de, yengesinin yakınmalarından çok fazla kazanamadıklarını anlıyabilecek yaştaydı. Ama nasıl oluyor da amcası onlara böylesine güzel hediyeler alabilmişti. Sormaya da utanıyordu. Bir ara kahvaltı sonrası mutfakta, amcasıyla yengesinin fısıldaşarak konuşmalarına kulak kabartmıştı. Amcası,"Şu birader de olmasa, kimse yüzümüze bakmayacak hanım. Aman ha yeğenlerime iyi davran, onları hoş tut."diye konuştuğunu duymuştu. Gene de bir anlam verememişti duyduklarına.
Zülküf’ün anne ve babası yurtdışında çalışıyordu. Ancak yaz tatilinde Türkiye’ye geliyorlardı. Çocuklarının kendi doğup büyüdükleri şehirde eğitim almalarını istemişlerdi. Bakımları için her ay kardeşine para yolluyordu. İki ülke parasındaki kur farkı yüzünden gönderdikleri az da olsa burada değeri artıyordu. Çocuklara yettiği gibi evin de her türlü ihtiyacı karşılanıyordu. Hatta amcası bir miktar para bile biriktiriyordu gizliden gizliye. Çocuklarınsa bu para trafiğinden haberleri yoktu.
Terzi Kulaksız Osman’ın dükkanı çarşının merkezindeydi. Yanındaki üç çırak bir kalfayla gece gündüz harıl harıl çalışıyorlardı. Raflarda top top kumaşlar diziliydi. Bayramın birinci günü raflar boşalıncaya kadar iğneyle kuyu kazıyorlardı. Dükkanın bir köşesinde çaydanlık sürekli fokurdardı. Teravih namazından çıkan müdavimler çay içmeye ve günün siyasi gelişmelerini konuşmak için doluşurlardı. Yerlerde kesik kumaş artıklarına aldırış edilmezdi. Bu muhabbet çoğu zaman sabah namazına dek sürerdi. Ahbaplar sahurun ardından sabah namazına, ordan da kuşluğa kadar yatmak üzere evlerine giderdi.
Amcası diğer iki oğluyla birlikte Zülküf’ü de ölçü vermesi için getirmişti. Çocukların heyecanları yüzlerinden okunuyordu. Kulaksız Osman’sa boynuna astığı mezurayla oynayarak, çocuklara yumuşak fakat yorgun bir yüzle;
"Hoşgeldiniz."sözcüğünün ardından;.
"Hanginizin ölçüsünü alayım önce?" deyip, Zülküf’ün belini tutup sıkıca yoklamış, bu ani hareket karşısında ürken Zülküf kendini geriye atmak istemişti. Onun çekinmesi karşısında usta;
"Korkma evlat, sadece boyunun ölçüsünü alacağım."demekle yetinmişti. Diğerlerinin de ölçüsünü alan usta kumaşların üstüne her birinin ismini terzi tebeşiriyle yazıp, tezgahın bir köşesine fırlatıvermişti. Ustanın bu hareketini kumaşına yapılmış bir hareket gibi içerleyen Zülküf, içinden öfkeylendiyse de yapacağı bir şey yoktu. Mırıldanarak dükkandan ayrılmıştı kuzenleriyle beraber.
Günlerden arifeydi. Ertesi gün de bayram. Sokaklarındaki hareketliliğe bakılırsa, bayram pazarı çoktan kurulmuştu. Özellikle şekerci tezgahlarında el öpmeye gelecek çocuklar için alınan şekerlere rağbet çoktu. Amcası da o gece elinde iki paketle çıkagelmişti. Elindekileri bir koşuda yengesi almıştı. Amcasının suratına baktı Zülküf. Sıkıntılıydı. Oysa yarın bayram değil miydi? Ne olduğunu anlamaya çalıştı. Fakat sormaya da çekiniyordu. Yengesi;
"Teravihe gitmek yok bu gece çocuklar, yarın bayram."deyip, tatlılara şerbet dökmeye gideceği sırada amcası,
"Çocuklar, size kötü bir haberim var. Sakın üzülmeyin!"deyip, bir solukta divana koyuverdi kendini.
Bütün ev halkı amcasının başına heyecanla toplanmıştı. Herkes derin bir merak içindeydi.
"Ne oldu diyordu?" yengesi, "Hadi söylesene be adam, çatlatacak mısın bizi?"
Adam yerinden hafifçe doğruldu. Beli çok ağır bir yük kaldırmış da kaymış gibiydi. Zaman kazanmak ister gibi bir hali vardı. Öksürdü, genzindeki tükrüğü yutkundu. Ağzından sözler tıslayarak çıkıyordu.
"Dün gece sabaha doğru, Kulaksız Osman’ın dükkanında lüks feneri patlamış. Çıkan yangında dükkanda ne varsa yanmış. Elbiselerden kurtulan olmamış."der demez, Zülküf de...