Mevsimlerin çok çabuk, çok hızlı geçtiği, meleklerin soğuk deniz şarkılan söylediği kuzeyde, gri ve uzak bir ülke varmış bir zamanlar... İnsanlar, renkten, ışıktan, sürprizlerden ve mucizelerden yoksun, kuru hayatlar yaşarlarmış. Herkesin hayatı, olağanüstü sıkıcı, iç karartıcı, bunaltıcıymış. Bu yüzden insanlar, ancak kendilerine masallar satın alarak sürdürebiliyorlarmış yaşamlarını, Gündelik hayatın güçlüklerine, ancak bu masallar sayesinde katlanabiliyorlarmış.
Kimi masallarsa kiralıkmış; bazı yerler elden düşme masallar satıyormuş. Parası olanlar, pahalı ve yeni masallar alırken, yoksullar, çoğu kez rehin karşılığı kullanılmış masallar kiralayabiliyorlarmış ancak. Bazı insanlar, taşıyamayacakları masallar alıyor, sonra bu masalların altında kalarak heba olup gidiyorlarmış. Çok onarılmış masallar, yırtık; sökük yerleri onarıldıktan sonra yeniden kullanılır hale getirilen masallar, dayanıklı masallarmış. Masallarda kaybolmaktan korkanlar için en uygun masallar bunlarmış.
Şehrin biraz dışında, kırların başladığı yıkık surların eteklerinde, her mevsim kirli ve karanlık bir su gibi akan kanala yakın bir yerde, üç kanatlı kapısından bin bir güçlükle girilen eski, köhne bir yapının üzerindeki büyük tabelada "Kiralık Masallar" yazıyormuş. O yöredeki herkes masallarını buradan alırmış aslında; en iyi, en güzel, en dayanıklı masallar burada bulunurmuş. Bu binanın bir de yaşlı bekçisi varmış. Adını kimse bilmezmiş, bilenler de zamanla unutmuşlar zaten; ondan söz açmak için, "Masal Bekçisi" demek yeterliymiş.
Masal Bekçisi, kimseleri sokmazmış masal evine. O şehirde her şeyin bir evi varmış, "Oyun Evi" gibi, "Hatıra Evi" gibi, "Rüya Evi" gibi.
Yoksullar ve kimsesizler, yalvara yakara Masal Bekçisi'nin vicdanına seslenerek, elden düşme bir masal parçasına sahip olmaya çalışsalar da, ya da bir masal kırpıntısından büyük bir hayat umsalar da Masal Bekçisi, çok katı ve ödün vermez bir kişiymiş. Bir ö!ü kadar kayıtsız bir yüzle kapının önünde dimdik durur, buz gibi bakışlarla karşılıksız bırakırmış bu çeşit istekleri. Acıma duygusundan bunca yoksun oluşunu eleştirenlere, Başını beklediğim masalların bana sızmalarına izin verseydim, bunca yıl sürdürebilir miydim bu işi, dermiş.
Geceleri, kanal boyu gezerek, uykusuzluk çeken A' ya acımış bir tek. O güne dek yüzlerce insan onca yalvarmış yakarmışken, bir tek ona acımış. Niye? diye sorma. Böyle şeylerin açıklaması yoktur. Hayat her şeyi gerekçelendirmez, masallar niye gerekçelendirsin? Hayatın bir planı yoktur. Varsa da, bizim hayatlarımızı ve seçimlerimizi aşan bir plan olmalı bu, akıl erdiremeyiz, boş yere zaman yitirmeyelim.
A' nın uzun ve karanlık gecelerini kanal boyunda geçirmesi, o kirli ve karanlık sulara iç geçirerek uzun uzun bakması, hiçbir şey söylemeksizin dalgın gözlerle Masal Evi'nin çevresinde mahzun mahzun dolaşması, nedense Masal Bekçisi'nin içinde bir yerlerine dokunmuş. Bir gece onu Masal Evi'nin içine buyur ederek ne istediğini sormuş.
A, diğerleri gibi bildik masalların peşinde değilmiş. Çok yalın bir sorunun yanıtını bulabileceği tek bir masal istiyormuş yalnızca.
Kimsenin "Hayır" diyemeyeceği biri olmak mümkün müdür? diye sormuş A.
Hayır, demiş Masal Bekçisi. Dünyanın en güzeli bile olsan mı? Evet, dünyanın en güzeli bile olsan, demiş Masal Bekçisi. Kaldı ki, dünyanın en güzeli diye bir şey yoktur.
Ama dünyanın en güzeline kim hayır diyebilir? diye ısrar etmiş A.
Her zaman biri vardır; demiş Masal Bekçisi. Hayat da bu yüzden hayattır zaten. Bu hesap edilemeyen "hayır"lar yüzünden.
A, Ben hep kimsenin hayır diyemeyeceği biri olmak istedim, demiş.
O zaman gir de gör, demiş Masal Bekçisi, onu bir masalın içine âlınış. Ama önceden gerekli bütün uyanlarda bulunmuş:
Bak dikkatli ol, bu masalı kendin istedin, ama günün birinde masalında kilitli kalabilirsin; demiş. Gerçi bu tehlike, bütün masallar için vardır ama, bu gibi masallarda daha da çoktur, ona göre dikkatli olmalısın. Benim de çok canım sıkılıyor burada, başını beklediğim bunca masal yordu beni. Ben de seninle birlikte geleceğim. Masalın içinde, her seferinde başka bir kimlikle karşına çıkacağım, yazgx dönümlerinde sana yiyeceğini, içeceğini ben vereceğim, işte o zamanlarda değişeceksin, demiş. Hep aynı kalmak için çok çabuk yer değiştirmek gerekir. Bunu masalın içindeyken kendin de göreceksin zaten. Merak etme, ben yanında olacağım. Masalında teklediğin zamanlarda karşına çıkacağım. Bütün yapacağın, tam zamanında masalını terk etmektir, yoksa hem masalında kilitli kalırsın, hem de yapayalnız. Günün birinde ortadan yok olursam, bil ki ölmüşümdür. Hadi, şimdi al şu üzümlü keki ve limonatayı da masala başlayalım, diye gülümseyerek . elindekileri ona uzatmış.
A, ilkin üzümlü kekten koca bir Iokma ısırmış, ardından için- de bir nane dalı yüzen zencefilli limonatasını içmiş ve birdenbire kendini bir masalın içinde bulmuş.
Masalını ikliminden tanımış.
Ansızın, kalabalık bir akşamüstü barında, yeni bir bedende, ' harika bir kadın olarak bir mucize gibi belirmiş. Girdiği her yeri fetheden o meşum rüya güzellerinden biri olarak ansızın çıkıvermiş ortaya; herkesin soluğu kesilmiş onu görünce, herkes dönüp dönüp hayranlık ve arzu dolu bakışlarla bakıyor, gözlerini bir türlü alamıyorlarmış ondan, böylece; kendini ilkin başkaların gözlerinde görmüş; nasıl biri hal:ne geldiğini çok merak etmiş ve herkesten sonra görmüş kendini. Ayna olmadan insanın kendisini tanıyamayacağım dehşetle fark etmiş. Sonunda kalabalığı yararak ilerlediği barın aynasına vuran yansısını görünce, soluğu kesilmiş; ne zamandır hayalini kurduğu, ancak masallarda rastlanan, güzelliği bütün zamanlara yayılan kadınlardan biri olarak, aynada kendi karşısında öylece duruyor, kurban farkı tanımayan öldüren bakışlarla bakıyormuş. Herkes çevresini sarmış; erkekler, unutulmaz aşk filmlerinde olduğu gibi, sigarasını yakmak için çakmak yarıştırıyor; herkes ona iltifatlar ediyor, onun dikkatini çekmeye, bir anlık da olsa ilgisini toplamaya çalışıyorlarmış; hepsi de çok yakışıklı, çok hoş, çok çekici, bakımlı erkeklermiş; A, içlerinden hangisi seçeceğine bir türlü karar veremiyormuş. Kendi masalım başımı döndürdü, herhalde ondan böyleyim, diye geçiriyormuş içinden. Bir süre sonra, içlerinden birinde karar kılarak çıkmış bardan, ama aklı diğerlerinde kalmış, ertesi akşamlarsa, diğerleri için gelmiş bara ve her seferinde aynı şey olmuş; kiminle çıksa, akli bir diğerinde kalıyor, kendini yeterince mutlu ve doyumlu hissetmiyormuş. Kısa bir süre sonra, onların ilgilerinden de, varlıklarından da çabucak sıkılır olmaya başlamış. Elde ettiği her erkekten, daha bardan çıkmadan vazgeçtiğini, gecenin kendisi için daha şimdiden bittiğini duyumsar olmuş. .
Bir akşam, barın uzak bir köşesinde, ışığı kıt dip masalardan birinde oturan ve diğerlerinin tersine, ona hiç ilgi göstermeyen genç bir adam dikkatini çekmiş A' nın; genç adamın yanına sokulmuş, güzelliğinin verdiği cüret ve küstahlıkla, adamın yüzüne sigarasından kalın bir duman üfleyip buğulu bakışlarla süzdükten sonra, Neden benimle ilgilenmiyorsunuz? diye sormuş. Genç adam gülümsemiş. O kadar güzel gülümsemiş ki, A, hem bu gülümseyişe sevdalanabileceğini, hem de bu gülümseyişle reddedildiğini anlamış. Bunu bir yanıt olarak kabul etmemiş tabi, genç adamı kışkırtmaya çalışmış: Yoksa kadınlardan hoşlanmıyor musunuz? Aynı yumuşak gülümseyişle, Hayır, demiş genç adam. Kadınlardan hoşlanıyorum, hem de çok... Öyleyse neden benimle ilgilenmiyorsunuz? demiş A. Bakın, burada herkes çevremde pervane kesilmiş dönüp duruyor, siz niye böyle kayıtsızsınız? Yoksa, benim ilgimi çekmek için mi böyle yapıyorsunuz? Eğer öyleyse, yani bu bir taktikse, başardınız demektir, bakın yanınızdayım
ve ben sizin ayağınıza gelmiş oldum.
Hayır, bu bir taktik falan değil, demiş genç adam. Yalnızca ilgimi çekmiyorsunuz, hepsi o kadar. Yoksa beni yeterince genç ve güzel bulmuyor musunuz? diye büyüyen bir hayretle sormuş A. Tersine çok güzel ve genç bir kadınsınız, bütün erkeklerin ilgisini çekmeniz normal. Peki öyleyse, sizin ilginizi neden çekmiyorum? diye ısrar etmiş A. Yanıtı çok basit demiş, genç adam. Genç ve güzelsiniz tabi; sorun da bu ya zaten, benim için fazla güzelsiniz. Kusursuzsunuz, oysa ben kusurlu güzelliklerden hoşlanırım. Bakın, ben yirmi beş yaşındayım ama, benim hoşuma gidenler, kırk yaşın üstünde olan, hafif tombul kadınlardır. Onlar için deli olurum. A, ilkin şaşırmış, genç adamın yüzüne inanmaz gözlerle bakmış, genç adamın yüzünden ciddi olduğunu anlamış, Masal Bekçisi'nin daha masalın başında ne demek istediğini kendisine kavratmakta aceleci davrandığım düşünmüş, ama yine de o anda, onun ilgisini, peşinde koşarı erkekler değil, gülümseyişiyle aklım başından alan bu genç adam çekiyormuş ve ancak bir masalla edindiği bu kusursuz güzelliğin, kendisiyle bu genç adam arasında ciddi bir engel oluşturduğunu görmüş. Hayatı boyunca onu yöneten reddedilmek korkusunun gerçek olduğu bu gerçekdışı durum, onu büsbütün kışkırtmış. İçini tartmış. Ne pahasına olursa olsun, bu genç adamı istediğini fark etmiş, zaten onun böyle bir masal istemesinin nedeni de, yaşamı boyunca reddedilmek duygusu üzerine oynadığı o büyük kumarmış. O an, her şeyden vazgeçip genç adamın istediği gibi bir kadın olmaya karat vermiş. Bunun üzerine, barmenle göz göze gelmiş, barmeni hemen gözlerinden tanımış, Masal Bekçisi' ymiş bu. Bana hemen özel bir yiyecek ve özel içecek verin, diye imada bulunmuş barmene. Barmen, ona, uzun ayaklı kristal bir kadeh içinde tropikal bitkilerin güneş ışığındaki yansımalarını taşıyan rengarenk bir içkiyle, kenarları tropikal bitkilerle desenlenmiş geniş bir tabak içinde hindistan cevizli ufak poitiförler sunmuş. Hemen bir pötiför yiyip serin içkisinden iri bir yudum aldıktan sonra, kendini yepyeni bir bedende bulmuş. Birdenbire, barda yalnız başına oturup içkisini yudumlarken, uğradığı onca hayal kırıklığına karşın, dışına sürüldüğü dünyadan medet umarcasına, umutsuz gözlerle etrafa bakınıp duran, belli ki kalbi hayaller ve iyiliklerle dolu, kırk yaşın üstünde hafif tombul bir kadın oluvermiş. Görünüşünde, arzu uyandırmaktan çok, acıma uyandıran hazin bir yan varmış. Üzerinde, soluk renkli, geniş yakalı, mercan düğmeli, eski moda bir giysi varmış; elbisesiyle aynı kumaştan yapılma, altın suyuna batırılmış iri tokalı kemeri, göbeğini iyice ortaya çıkarıyormuş. Kısa bacaklarından ötürü, bar taburesinin madeni ayaklığına yetişmekte zorlandığı ayaklarındaki, tabanı mantarlı, ucu açık, çapraz atkılı iddialı ayakkabıların pek rüküş kaçmakla kalmıyor, tombul parmaklarına gizlenmiş böcek gözleri gibi bakan narçiçeği rengi ojelenmiş ayak tırnaklarına ürkütücü bir hava veriyormuş. Bara oturmaktan çok, tünemiş gibi iğreti bir hali varmış. Ama, gene de az sonra, onu fark eden genç adam, oturduğu uzak köşeden kalkarak, yanına gelmiş ve onunla yakından ilgilenmeye başlamış. Bunun üzene, A'nın keyfi yerine gelmiş, o güzel gülümseyişinin yanı sıra, yumuşacık gözlerle bakan, çok hoş, çok tatlı bir adammış, onunla güzel vakitler geçirebileceğini, mutlu olacağını şimdiden hissedebiliyormuş; yalnız, o gece, onunla birlikte bardan çıkarken, çevresindeki diğer adamların ilgisinin eksikliğini duymaktan da kendini alamamış; yetmiyormuş gibi, genç yakışıklı bir adamla, kırk yaşım geçmiş, hafif tombul bir kadının beraberliğinde hazin bir yan bulduklarını gizlemeyen apaçık bakışlarla bakıyorlarmış arkalarından. Kendini aşağılanmış hissederek çıkmış bardan. Kendi gibi geçkince ve tombul birini nasıl olup da sevebildiğini inanamadığı genç adama yönelmiş öfkesi; yolda, yok yere bir tartışma çıkarıp hırsını aldıktan sonra sakinleşebilmiş. Genç adamı kollarında gerçekten güzel bir gece geçirmiş ama, genç adamı, her seferinde kendini o haliyle sevdiği için, küçük görmeye başlamış;kendini sevmeyen birinin, başkalarının kendini sevebileceğine olan inançsızlığını ve umutsuzluğunu böylelikle yakından tanmış; hem sonra, ona kimse yetmiyormuş, o, bütün dünyayı istiyormuş, bütün dünyanın hayranlığını, ilgisini; kendine ancak öyle inanabilirmiş; kendi güzünde varlığını ancak öyle onaylayabilirmiş, sonraki günlerde, birlikte olduğu bu genç adamdan da, iki insanın yalnızca kendi içine kapanmış mutluluğundaki kısırlıktan da çabuk sıkılmış.
Günün birinde, bir gece kulübüne yalnız gidecek olmuş, kırk yaşını geçmiş hafif tombul bir kadına kimsenin ilgi göstermeyeceği, ortalıkta gençlik ve dirim fışkıran insanların kaynaştığı, yüksek sesle müzik çalınan, dans pistinden insanların eksik olmadığı hareketli bir kulüpmüş burası, herkesin gözü genç ve diri bedenlerdeymiş; o yaşa ve o kilolara gelmiş kadınların çoğunun hayatında zaten biri varmış. Bunu güven altına almış olmanın rahatlığı ve birçok şeyden vazgeçmenin kayıtsızlığıyla, yiyip içip eğleniyorlarmış onlar. Çevrede çok güzel, çok bakımlı genç kızlar varmış gerçekten. Kimse dönüp bakmıyormuş bile A'ya. Yanından geçenler bile, o kalabalıkta sürtünmemek için, kendilerini özenle geri çekerek, geçip gidiyorlarmış yanından. Bütün bunlar A'nın pek ağırına gitmiş, mutsuzluktan içkiyi biraz fazla kaçırmaya başlamış, koyu ve kalın bir yalnızlığın kapanına kıstırıldığını hissetmiş, iyice hırçınlaşmış, aksileşmiş, bir süredir gözüne kestirdiği genç ve güzel bir adamın yanına gitmiş, adamla neredeyse zorla tanışmış, A'nın ısrarlı ve giderek saldırganlaşan tutumu üstüne, A'yı parasına güvenen, zengin ve küstah bir kadın sanan genç adam, ona bir jigolo olmadığını açıklamak zorunda hissetmiş kendini; böyle anlaşıldığı için çok üzülen A, bu kez de ısrarla genç adama, ne tip kızlardan hoşlandığını sormuş. O genç adam, da, genç ve sarışın kızlardan hoşlandığını, özellikle yeşil gözlülere zaafı olduğunu ve artık kendisini rahat bırakmasını, gecenin herkes için kısa olduğunu söylemiş. Gururu hayli incinmiş olarak genç adamın yanından kalkan A, dosdoğru tuvalete gitmiş, tuvaletin kapısında durup, herkese mendil verip, kolonya tutan yaşlı kadını birdenbire gözlerinden tanımış, Masal Bekçisi'ymiş bu, Bir kâğıt mendil ve kolonyanın yanı sıra, ona, küçük bir çay bardağı içinde koyu ve karanlık bir mayi ile içinde çeşitli otların ve baharların bulunduğu küçük bir çörek uzatmış. A, hemen çörekten iri bir parça ısırarak yutarcasına yemiş, ardından o küçük çay bardağındaki koyu ve karanlık mayii kafasına dikerek, hepsini bir kerede içmiş, birdenbire tuvaletten genç, sarışın, yeşil gözlü bir afet olarak çıkmış dışarı İri göğüslerini iyice ortaya çıkaran, vücudunu sımsıkı saran mini bir jarse giysinin altından görünen yanık tenli düzgün bacaklarıyla, dolgun ve sıkı kalçalarını savura savura, sağlam ve emin adımlarla bara doğru ilerlerken, yeniden savaş atanına dönen dişi bir cengaveri andırıyormuş: Az önceki genç adam, onu görünce vurgun yemişe dönmüş ama, A, ancak uzun bir süre ardında koşturduktan sonra tanışmaya yanaşmış ve gene uzun nazlardan, cilvelerden sonra, onunla birlikte olmuş. Kendini yeniden reddedilememenin güvenli topraklarında hissederken, bir süre daha böyle, sarışın ve yeşil gözlü bir afet olarak yaşamaya karar vermiş.
Bir başka akşam, deniz kenarında bir balıkçı lokantasında, yan masada oturan lacivert gözlü, siyah saçlı, beyaz tenli, güldüğünde inci gibi dişleri ortaya çıkan genç bir adamda kalmış aklı. Adamdan çok hoşlanmasına kaşın, adam öylesine ilgisizmiş ki, dönüp bakmıyormuş bile, sonunda tanışmayı başarmış ama, adamın kayıtsızlığı ve ilgisizliği sürüyormuş. Yüz bulamayınca, Yoksa siz de, orta yaşli kadınlardan mı hoşlanıyorsunuz? diye kızıştırmaya çalışmış adamı. Adamsa, A'nın ısrarları karşısında dayanamayıp, üst üste özürler dileyerek,sarışınlardan hiç hoşlanmadığını, esmerlere, hatta daha koyu tenli kadınlara bayıldığım, yaşamı boyunca sarışın bir kadınla flört bile etmediğini söylemek zorunda kalmış. Bunun üzerine, lokantanın bulunduğu sahilde kayıkta oturan, lokantaya taze balık getiren yaşlı balıkçı gözüne ilişmiş A'nın, uzaktan bile gözlerinden tanımış Masal Bekçisi'ni, hemen yanına gitmiş; balıkçı, ona, ekmek arasında bilmediği bir balık uzatmış; lokantada yediklerinden çok farklı bir balıkmış bu, yanında da bakır bir maşrapa içinde sarı beyaz renkli, ekşimsi tatlı tuhaf bir içecek sunmuş; bunun üzerine A, masaya genç, iri gözlü, gür kirpikli, dalga dalga saçları incecik belini döven, kahve esmeri bir dilber olarak geri dönmüş. Baharatlı teninde çöl gecelerinin yıldızlan ışıyormuş. Adam, bir süre gözünü alamamış A'dan. A ise onu hiç görmüyormuş gibi yapmış. Ama sonunda adamın zekice kurları, tatlı ısrarları karşısında, onunla da mutlu geceler geçirmiş.
Ondan sonraki günlerde, uzun süreli ilişkilerden kaçınır olmaya, canı kimi çekerse, tam da o kişinin istediği gibi biri olarak yaşamaya, sürekli ten ve gövde değiştirerek, bütün dünyayı elde etmeye başlamış. Hep arzulanıyor, hiç reddedilmiyor, herkes tarafından beğeniliyor, hep ardından koşuluyor, hiç üzüntü çekmiyor, canı yanmıyor, hep gülüp eğleniyormuş. Ama, doyurduğu gövdenin, kendi gövdesi olmadığını için için bilmenin ezikliğini bir türlü atamıyormuş üstünden. Bütün bunların kendisini gerçekte tatmin etmediğini, bir süredir, kendisini "biri" gibi hissetmediğini düşünmeye başlamış. Artık kimse onu tanımıyormuş, çünkü öyle biri yokmuş. Her seferinde aynadaki yabancı yüzleri kendisi sanmaktan yorulmuş. Rüzgârlı bir sonbahar günü, sahil boyunda bir bankta tek başına oturarak hüzünlü gözlerle denizi seyreden genç bir adam, ta uzaktan dikkatini çekmiş A'nın; gidip yanına oturmuş ve o genç adamın, o güne kadar gördüğü en güzel, en çekici, en vazgeçilmez adam olduğuna karar vermiş; kendini ne zamandır yorgun hissediyormuş artık, güvercin gömleği değiştirir gibi sürekli değiştirdiği gövdelerin ve hatıraların ağırlığı varmış üzerinde, tanı da bu genç adamın istediği gibi biri olup bundan böyle hayatının sonuna kadar öyle kalabileceğini, yüreğinin yemini bozulmamış en sağlam yerinde hissetmiş. Hülyalı gözleri varmış genç adamın, baktığı denizin dalgalarına benziyormuş, baktıkça onlar da dalgalanıyormuş. Genç adamın kendisinden hoşlanmadığını hemen anlamış oysa, her zamanki taktikleriyle onu deşmeye, zevklerini öğrenmeye çalışmış. A, böyle durumlarda, içinde bulunduğu gövdeyi terk edeceğini bildiğinden, ısrarcı ve yapışkan olmaktan asla çekinmiyormuş artık; onun için önemli olan ulaşmak istediği o kişinin nasıl birinden hoşlandığı bilgisini ele geçirmekmiş yalnızca. Nitekim bankta oturarak denizi seyreden genç adam da bir süre sonra, A'nın ısrarcı ve yapışkan tavırlarından sıkılarak, ona, kendisini rahat bırakmasını, çünkü, kadınlardan değil, erkeklerden hoşlandığını söylemiş. Üstelik, orta yaşı geçkin, kel, göbekli ve mavi gözlü erkeklerden hoşlanıyormuş, el parmaklarının kalın ve boğumlu olması ve boğumlarında da mutlaka hafifçe kıllar olması gerekiyormuş. A, izin isteyip çarçabuk yanından uzaklaşmış genç adamın; ileride, otobüs durağında duran, gene gözlerinden tanıyıp Masal Bekçisi olduğunu anladığı, çay ve simidin yanı sıra, bilet ve jeton satan. bezgin görünüşlü adamın yanına sokulmuş, bir bilet istemiş, geri dönüşsüz bir bilet, ayrıca çay ve simit almış ondan ve zaman yitirmeden, genç adamın yanına tam onun istediği biri olarak dönmüş. Az önce yanına oturan o gürültücü kadından sıkılan genç adam, tam da yerinden kalkıcak üzereymiş ki, kendisine yaklaşân orta yaşı geçkin, kel, göbekti, mavi gözlü adamı görünce heyecanla gerisin geri oturmuş. Çok güzel günler geçirmişler birlikte, çok mutlu olmuş, sonra genç adam günün birinde onu, hiçbir şey söylemeden terk etmiş, başka bir orta yaşı geçkin, kel, göbekli, mavi gözlü ve ellerin parmakları iri boğumlu ve boğumlarının üzeri hafifçe kıllı bir adamın ardından başka bir şehre gitmiş.
Ölecek kadar acı çektiği günler yaşamış. Aylar boyunca şehir şehir gezerek izini sürdüğü delikanlıyı hiçbir yerde bulamamış ve günün birinde masalında kilitli kaldığım anlamış. Kimsenin ilgi duymadığı, orta yaşı hayli geçkin, daha kel, daha göbekli, daha mavi gözlü ve ellerinin parmakları daha iri boğumlu, boğumlarının üzeri daha kıllı bir adam olarak sürdürmeye başlamış hayatının geri kalan günlerini. Birdenbire bütün masalların dışına sürüldüğünü anlamış. Hâlâ gittiği her yerde, umutsuzlukla Masal Bekçisi'ni arayıp duruyormuş; onun, günün birinde birdenbire karşısına çıkacağı günü bekleye bekleye daha da yaşlanmış. Gözleri artık iyi seçemediği için, her gördüğü kişiyi Masal Bekçisi sanıyor, bu yüzden önüne konânı her yiyeceği, içeceği düşünmeden yiyip içmeye başladığı için de, gün günden daha çok kilo alıyor, ölesiye şişmanlıyormuş. Oburluğun birçok çeşidi olduğunu ve bütün çeşitlerinin insanı çıkmaza sürüklediğini anladığında, her şey için çok geçmiş.
O mutsuz ve karanlık günlerde, ölmemek için umutsuzluk içinde çırpınırken, yazı yazmayı, yazıyla hayaller kurmayı keşfetmiş; yazıya ve edebiyata sığınmayı, kalp sancılanın böyle dindirmeyi öğrenmiş. Tutkuyla yazmaya başlamış. Sürükleyici aşk romanları yazıyormuş. Romanlarında kendini hep çok genç, çok güzel, çok cazip, kimsenin reddedemediği, asla "Hayır" diyemediği bir genç kadın olarak anlatıyormuş. Adları, görünüşleri, üç aşağı beş yukarı yaşları ve fizikleri değişse de, o kadınlar hiç değiştirmiyormuş. Hepsi de kendisiymiş aslında, yazı yoluyla bir kadın gövdesini giyiniyormuş.
Masal Bekçisi ise bir daha ortalarda gözükmemiş. Bütün aramalarına karşın, karşısına bir daha hiç çıkmamış. A, onun öldüğünü düşünmeye başlamış. Kim bilir, belki de ölmemiştir, yalnızca A'yı eskisi gibi sevmediği için ortaya çıkmamış olabilir. Ya da bizim bilemediğimiz başka bir neden vardır. Her neyse bunun artık bir önemi yok.
Bu masaldan çıkarılması gereken kıssa, A'nın yapacağı tek şey, doğru yerde, doğru zamanda, doğru insanla karşılaşmaktı olabilir. Belki de bunların hepsi boş! Doğru masal olmadığı gibi, doğru yer, doğru zaman, doğru kişi, diye de bir şey yoktur. Var oluş, hepten bir yanlışlıktır belki de. Hepimiz saçmasapan tereddütlerin esiri olan hayatlar yaşıyor ve bu hayatların altında bir düzen arıyor olabiliriz. Sonuçta, bize kelimeler ve hikâyeler kalıyor yalnızca. Hatıralarla pişmanlıkları saymıyoruz bile...
Masal bittiğinde, Aliye'nin yüzü iyice boşalmıştı. Bu kadar mı? diye sordu Muştik'e: Daha ne olsun? dedi Muştik.
Ağır bir masalmış bu! Hiç hafif masallar bilmez misin sen? Hafif olan tek şey hayattır pamuk kızım, dedi Muştik.
Peki, bu masaldan ne anlamam gerekiyor? diye sordu Aliye. Birçok şey ama, öncelikle, masalını zamanında terk etmeyi, dedi Muştik. Sakın Masal Bekçisi'ne kabahat bulmaya kalkma! Kendi masalından gözleri kamaşmış kişiler içindir bu masal. Kamaşma ile körleşme arasındaysa, önemsiz bir ton farkı vardır yalnızca. ,
Bunu sana kim söyledi? dedi Aliye.
Masal Bekçisi, dedi Muştik ve gülümsedi.
Üç Aynalı Kırk Oda
Aynalı Pastane Hikayesinden