Döküldü.
O istemeden, kendiliğinden akıverdi içindekiler. İnanın istemeden...
Sonra sustu.
Sustu Memduh!
Hiç konuşmamacasına... Söyleyecek söz bulamıyor... Tükendi sözcükler... İstese de konuşamaz...
Böyle olacağını bilseydim üzerine varır mıydım?
Ben, yüzündeki çizgilerin ne zaman, hangi zaman aralığında, hangi yaşanmışlıklarla oluşuvermişliğini düşünürken, yüzünden hiç eksik etmediği gülmeleri, kahkaha patlamalarına dönüşü verince ödüm koptu.
Tam köşeden dönerken, duraksamasaydı, kesin geri gelmeyeceğini bilirdim.
Dışarısının soğuğu burnumu kesinceye kadar baktım arkasından. Bu son görüntü yıllarca gitmeyecek gözümün önünden.
Bir koltuğunda sardunya!
Sarkak adımlarla... öylece yürüyor.
Rotasını yitirmiş gemiler gibi yalpalıyor...
İkircikli...
Her an geri dönü verecekmiş gibi!
Dünyanın ağırlığını üzerine almışçasına çökük omuzları. Zamansız kır düşmüş saçlarının tıraşı gelmiş.
Bu kadar kambur olduğunu niye fark etmemişim ki?
Babasından kalan ceketinin astarının potluğu mu daha kambur gösteriyor?
Tam kapıdan çıkarken boynuna doladığım yün atkı, eğreti duruyor.
Sıcak soluğunu getiriyor rüzgâr.
Boşta olan elini "hoh'layıp pantolonun cebine sokuyor. Ceketinin delik ceplerinden umudu yok.
Bir koltuğunda sardunya!
Yitiyor gözden!
Annemin iğneli sözü kulağımda. Memduh'un bundan önceki gidişinde söylemişti.
"Sebatsız adamdı canım, dursa ne yararı var ki?" Sebatsızlığı bana mı, işine mi, pek anlayamamıştım. Hayata karşı umursamaz olduktan sonra, şuna ya da buna olan sorumsuzluğu tartışılır mıydı?
Varsa da yoksa da kavanozları!
"Açma," diyor, "açma şu kavanozun kapağını." Bezgin, dermansız sesinin yankılanıp tekrar içinde kaybolmasından korkarak bakıyor.
Dizi dizi cam kavanozlar... Garip maddelerle dolu... Bazıları boş...
Bu kavanozlarda görünmeyen şeyler mi saklıyor, yoksa gerçekte olmayan şeyleri sakladığını mı sanıyor?
Gün boyunca kapalı bir odada, mırıltılarını duyuyorum ara sıra. Aniden içeriye girdiğimde tedirgin oluyor, dilinin ucundan sözcükler hepten gidiyor. Durgunlaşıyor. Küsüyor mu, tam kendisini bir şeylere vermişken bölünmüşlüğün rahatsızlığını mı yaşıyor, her nedense, kavanozlarıyla baş başa bırakıyorum ben de.
Tedirgin olmuyor da değilim.
Köyünün toprağını saklıyor iki tanesinde.
Bir tek bunu biliyorum. En üst rafta, arada bir tozunu almak için dokunuyor.
İlk gidişinin dönüşünde getirmişti.
Toprak kavanozu eksikti tek!
Aylar sonra, sardunyalardan birinin dibine döktü bir kavanoz toprağı.
Anlamıyorum Memduh'u...
Aramızda hep uzaklık... İlk günlerden beri...
Gözlerinin gerisinde göremediğim öyküler var. Söze dökülemeyen... Ancak yaşayanın bilebileceği.
Dalıyor, ağlamaklı oluyor kimi kez. Böyle anlarda köyüne gitmek istiyor.
Düşünde ağlıyor bazen. "Tamam," diyor, "Getirip bırakacağım."
O kadar konuşturmaya uğraşıyorum, söylemiyor. Neyi bırakacak, nereye bırakacak? Uykusunda bile rahatsız olduğuna göre... Onu sıkan her ne ise yardımcı olmalıyım, diyorum.
Konuşulmaz ki! Susar hemen. Temelli kapanır içine.
Annemin serzenişleri kulağımda.
"Bak, balkona o kadar sardunya dikti, onları bile sulamıyor. Allah'ın günahsız, dili olmadığından derdini söyleyemeyen çiçeklerinden ne istiyor?" demişti.
Biliyorum Memduh'un çiçeklere neden sık su vermediğini.
Sabah erkenden kalkmış, balkonda yeni açmış bir sardunyanın başında, ha bire konuşuyordu.
"Teşekkür edilecek bir şey yok aslında. Yine de bu inceliğiniz için ben size teşekkür ederim," diyordu. Ona görünmeden kaçmaya çalışmıştım içeriye. Hissetti beni arkasında.
Sustu.
Sardunyalarla da konuşmadı o gün.
Akşam, "Çiçekleri neden her zaman sulamıyorum, biliyor musun?" dedi kendiliğinden.
"Hayır," dedim, şaşkın.
"Uzun süre sulamazsan, suladığın akşamın sabahında çiçek açarak teşekkür ederler. Karşılık bekleyerek bir şey yapmayı sevmem aslında. Nedense bu durum hoşuma gidiyor."
Memduh'un hoşuna giden bir şey!
Üstelik sorgusuz sualsiz, öylesine söyleyiverdi...
Bu hallerini mi seviyorum onun?
Her devinimi bilinçli, bakışlarında derin anlamlar gizli.
Annemin söylemlerini dinlemiyorum bile çoğu zaman. Hem bir kere olsun "Memduh," dediğini duymadım ağzından. "Damat" aşağı, "Damat" yukarı!
Peki Memduh?
O zaten konuşmaz ki... Hele annemle!...
O gün de konuşmak istememişti önce. inanın kimseyi kırmak niyetinde değildi. Ben kırılmadım. Konuştukça kendisi kırıldı nedense. Belki konuşmak zorunda bıraktığımızdan.
"Üsteleme!" dedim anneme, "Görmüyor musun, konuştukça mahcubiyeti artıyor.", "Mahcup olur tabii. Ne iş ne güç, hayatı kolay sanıyor. Dizi dizi kavanozlarla konuşmak ne zamandan beri bir meslek haline geldi?"
Hiç sesini çıkarmadı Memduh, annem yan komşuya geçene kadar.
İncecik, utangaç sesi her sözcükte bambaşka kırılganlıkları barındırıyordu.
Kendiliğinden elime hiç gitmeyen eli, konacak yer bulamayıp omuzlarımdan destek alıyordu.
Gür bıyıklarının örttüğü dudakları, çocuk masumluğuna dönüşüp kırpıştırdığı kirpikleri, gözlerindeki nemden daha uzun görünüyordu.
"Annem, bizimle aynı evde yaşıyor; ama sen, onu tanımadın," dedi.
İrkildim.
"Korkma, onu buradan götüreceğim," dedi.
Elimden tutup balkona götürdü. Elleri hep bu kadar güçlü müydü, ben mi yeni hissettim?
Geçen sabah balkonda konuştuğu sardunyanın saksısını kocaman elleriyle kavradı.
"Odadaki toprak dolu kavanozu bu çiçeğe dökmüştüm," diyerek gözlerime baktı. Öyle derin baktı ki kendimi anlamsızca suçlu hissettim.
"Annem şeker pembesini severdi; görüyor musun ne tatlı bir pembe? Annemin yanakları gibi!"
"Bana teşekkür eden annemdi, ona çiçek açtırdığım için!" dedi.
Annesi!
Elbette, bu saksı, bu çiçek!
Yetkililer mezarlığı bozmaya başlayınca, Memduh'a da haber göndermişlerdi. Ayaklarını sürüyerek sessizce evden çıkışının ardından geç saatte perişan bir halde geldiğinde, annesinin ufak birkaç kemiğini geçici olarak bir yere gömdüğünü söylemişti.
İlerde yeni bir mezar yaptırıncaya kadar orada saklayacaktı kemikleri... bana öyle söylemişti!..
Ertesi günün sabahında, daha gün doğmamışken, saksıların topraklarını kabartmaya girişmesini de üzüntüsünü gidermeye çalıştığına yormuştum.
O günden sonra anlamsız kavanozları daha da çoğalmıştı.
Dünyanın ağırlığını alarak, ama kendi yükünü bana bırakarak köşeyi dönü verdiğinde, annemi de yitirmiş gibi kalakaldım.
Gitti, annesiyle sarmaş dolaş gitti!
Pembe yanaklı annesinin pembe gülücük saçan gözlerini de alarak gitti!