Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 22-01-2005
NEDEN RÜYALARINIZ YOK

Her gün sokağa çıktığımda, yoldan gelip geçen insanları durdurup sormak gelir içimden, kolunun altında iki somun ve elinde bir poşet hızlı hızlı yürüyerek eve kahvaltı için bir şeyler götüren yaşlı amcaya; ceketinin yakasını kaldırmış, soğuktan tir tir titreyerek pencerenin altında kız arkadaşını bekleyen, kızın babasına gözükmemek için de sigarasını yakıyormuş gibi yapan delikanlıya; merdivenleri zıplaya zıplaya inerken, babasıyla karşılaşıp yüreği ağzına gelen, “Acaba erkek arkadaşımı fark etti mi?” korkusuyla babasına ürkek gözlerle bakan genç kıza; devlet memuru olduğunun fevkalade bilincinde, ayaklarının donduğunu hissetmesine rağmen, ucu delinmek üzere olan ayakkabılarının su çekmesine aldırmadan ,hızlı adımlarla okula doğru ilerleyen, kızın öğretmenine; öğleden sonra gelecek olan misafirleri için hazırlayacağı altıncı ya da yedinci çeşit kurabiyenin tarifini almak üzere pür telaş karşı apartmana koşturan, kızın annesine; kızın annesini hiç sevmediği ve kurabiyelerini hiç beğenmediği halde yapacak başka hiçbir işi olmadığı için kızın annesine öğle sonu oturmasına giden Mecbûre, Memnûne ya da Makbûle hanım teyzeye...

Hepinize sormak istiyorum. Bu gece rahat uyudunuz mu? Sizden evvel aynı soruyu sorduğum on kişi, “Deliksiz uyudum” diye cevap verdiler. “Peki ya rüya gördünüz mü?” dedim, “Hayır, ben hiç rüya görmem” dedi hepsi. Allah aşkına söyler misiniz, siz de mi deliksiz uyudunuz? Neden rüyalarınız yok sizin? Neden ülkeye dair, neden sevgiye dair, neden ülküye dair rüyalarınız yok insanlar! Siz de mi arkadaşınızı dalgın gördüğünüzde “Ne arpacı kumrusu gibi düşünüyorsun?”diye soruyorsunuz? Garip olanın hangisi olduğu hiç aklınıza geldi mi? Acaba düşünmek mi düşünmemek mi?..

“Düşünüyorum o halde varım (cogito ergo sum)”. İşte Descartes’ın varlık mantığı ve bu mantığın öncülü düşünmek. Yani aklı hayatın merkezine yerleştirmek, onun ölçüsü dairesinde yaşamak...

Bazen gazete başlıklarında, legal(!) / illegal(!) gösterilerin dövizlerinde bazen de “X” derneği ya da “Y” kulübünün başkanının hamasî nutuklarında rastlıyorum; “Düşünceye özgürlük!” yazıyor bir dövizde, moda tabiriyle bir “entelektüel” çıkıp bir panelde yahut bir hukukçu çıkıp bir konferansta düşünceyi ifade etme özgürlüğünden bahsediyor. Yine bir sabah gazeteyi elime alıyorum, bir köşede bir soruyla karşılaşıyorum, “Düşünemiyorum, o halde yok muyum?” Bir başka gazetenin manşetinde falanca gazetenin başyazarının, filanca derneğin yönetim kurulu başkanının düşünce suçundan dolayı hapse mahkum edildiğini ya da idam istemiyle yargılandığını okuyorum.

“Şaşıracaksınız biliyorum ama ben bütün bunları görüp duydukça, okudukça ne kadar mutlu oluyorum bilemezsiniz. İçimden uçmak, içimden kilometrelerce koşmak, önüme çıkan herkese “sizi seviyorum” demek geliyor. Ne? Ha evet! Delirdiğimi sanıyorsunuz. Oysa ki bir baksanız ve ah bir görebilseniz ki; günlük hayatının rutin işleyişindeki saniyelik sapmayla birlikte telaşlanarak ne yapacağını bilemez hale gelen ve tek telaşı ya da hesabı, maaşındaki yüzde onikibuçuk artışın meydana getireceği realiteye mukabil, çevre esnafın kalın kaşları üzerinde oluşacak kavis ve dalgalanmaların grafiksel periyodu olan insan kitlelerinin yaşadığı bir ülkede benim sevincim ne büyük bir bahtiyarlığın dışa vurumudur. Baksanıza, demek ki birileri düşünüyor bu memlekette. Yani herkes akşam yemeğinde yiyeceği zeytinyağlı dolmanın hayaliyle geçirmiyor bütün gününü. Demek ki birileri ak ya da kara, iyi ya da kötü nasıl olursa olsun düşünüyor. Anlayacağınız ipin bir ucu eksi yönde çekiliyor olsa dahi diğer ucu artı yönüne doğru çekiliyor. Yani bitkiler gibi suyumuz ve vitaminlerimiz eksilmediği sürece değil; düşüncelerimizle canlı ve varız, diyen sesler yükseliyor bir yerlerden. Bakarsınız bir gün bu memleketin bir yerlerinde düşünce klinikleri kurulur, bu kliniklerin yoğun bakım ünitelerinde insanlara düşünmenin değil de düşünmemenin anormal olduğunun öğretisi yapılır. Belki de “minicik gövdelerine Kaf dağını yüklenmek” isteyen insanlar oluşturur artık toplumu. Ne dersiniz, neden olmasın?..

Kimi zaman işte böyle neşeleniyor,ümitleniyorum insanlık adına. Ama gün oluyor ki ümidimi kaybedecek gibi oluyorum. Bakıyorum, düşünce dünyasını kaplumbağa hızıyla takip etmenin rehaveti,sanki her ferdi teker teker sıradanlaştırıyormuş gibi geliyor bana. Hep bir gidiş geliştir yaşayıp duruyorum. Bilimselliğin yerini tek tipselliğe terk ettiği, “salla başını, al maaşını” nevinden bir tabi olma sendromunun akademik ünvanlarla paralel bir çizgi takip ettiği bir ortamda sıradanlaşmayı garipsemiyorum ancak bir türlü içime de sindiremiyorum. Aynı rahatsızlığı hisseden, belki benden çok daha fazla sancılarını çeken insanlar da var elbette. Bazen bir gazeteci, bazen bir tiyatrocu ve bazen bir öğretmen... Onlardan birine ait bazı sözler var ki, ilk duyduğumda çok yaban,çok kuru ve kelime cambazlığı gibi gelmişti bana. Yazıp çiziyor, sanatçı diyordu kendine. Hiç durmadan kendi asaletinden, Tanrı tarafından özel yaratılmış seçkin bir birey olduğundan; karanlıkta ışığın, ışıkta karanlığın faruku olduğundan bahsediyor, sıradanlığı kesinlikle reddederken hayatın mecraını –herkes-in aksine –birey-olmak yönünde değiştirmek gerektiğini söylüyordu. İlk tanıdığımda hiç sevmemiştim onu. “Ne kadar –ben-ini yücelten bir insan” demiştim kendi kendime; “Bu bir hastalık olsa gerek!..” Ancak düşüncemin gözlerinden perdeyi kaldırdığımda onun bir ruh gezgini olduğunu fark ettim. Düşünce okyanusunun enginlerine açılmıştı ve uğradığı limanlarda; düşünmesini öğrenmiş, ufkunu ve ruhunu sürekli yenileyen, her gün yeniden doğan bireyler yetiştiriyordu. Asaletle-kulübeyi, benlikle-tevazuu örtüştürmek, “kendi olmak”işte öğretilerinin en önemlileri de bunlar olsa gerekti bence. Bir defasında, “Kitlelerden tiksiniyorum” demişti. Bir başka gün gülümsemesi dikkatimi çekti. “Bu adam ne kadar acı gülüyor” dedim bir arkadaşıma. Oysa ki, bir türlü kendi olamamış, kendi olsalar dahi düşünce planında değil de, pragmatist bir zihniyetle daha ziyade başkalarının sırtından semirmek anlayışıyla -ben- olmuş kitleleri seyrederken; gayri ihtiyari ya da nezaketen gülümsese dahi ancak acı acı gülerdi insan herhalde.

Aynı acıya, aynı değişmez sancıya bir gazeteci- yazarın konferansında tanık oldum. Konferans diyorum, yani Anadolu insanının tanımadığı sevemediği bir lezzet... Televizyon dizilerinin hipnoz etkisi yarattığı ve yerli “ZORO”ların ideal eş, ideal delikanlılık örneği olarak kanıksandığı bir toplumun insanlarını kastederek, dünyaları mideleri etrafında dönen uyuşuk beyinleri uyandırmak adına, “Tanrı insanı baştan aşağı bir sıra üzere yaratmıştır. Kişinin her iş ve hareketinde bu öncelik sırası kendini hissettirmelidir. Birincisi baş yani akıl, ikincisi kalp yani duygu, üçüncüsü mide, dördüncüsü ise şehevi arzuları. Ben bilemiyor ve bir türlü anlamıyorum sebebi nedir ama her nedense bizim insanımız sanki hep amuda kalkmış duruyor”demişti. Önceliklerin yer değiştirdiği bir zaman ve mekanı yaşadığımız şu günlerde ben idamla yargılanmalara hapislere, prangalara seviniyorum. Bunun açıklaması delilik mi? O halde deliyim. Çünkü ben de kitlelerden tiksiniyorum. Çocukların öldüğü bir dünyada amuda kalkmış dolaşan herkesten tiksiniyorum ve tekrar ediyorum neden ülkeye, neden sevgiye ve neden ülküye dair rüyalarınız yok sizin ey insanlar!!!

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairBİRSEN AKPINAR
gonder 105 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker