 Üye Girişi
 Ara - Bul
|
  
|
|
Fıkralar |
|
|
     |
13-01-2006 |
| NİYAZEFENDÂ, BURASI NERESİ |
|
|
Lütfi Hodoğlu anlatıyor:
6—7 yaşlarındayım. Bizim mahalle, yani Kalecik mahallesi sanki mahalle değil de, koskocaman bir ev. İnsanları ve çocukları birbirine öylesine yakın, öylesine saygılı, öylesine sevgili. Mahallemiz, dünyamız bizim. Acı, tatlı herşey orada başlar, orada biter. Kadınlar annemizce, erkekler babamızca sevdiğimiz saydığımız büyüklerimizdir. Erkeklerin bulunmadıkları anlarda, mahallemizin, Ziraat bankası arkasından başlayıp Altınçeşme ilkokulunda nihayet bulan uzun sokağı, tek oyun alanımız. Ne zaman ki bu sokağın bir başında mahallenin bir büyüğü görünür; oyun, şamata derhal durur. O geçip gidip evine girince tekrar başlar. Sevgi ve saygı böylesine tavizsiz. Oyun ve şamatanın mihrakı, Ülfet aplaların yani Mustafa Koşanların evlerinin, sokağa uzantısı olan. Bahçe ya da ev denilmesi mümkün olmayan yerle bir olmuş bir yıkıntı. Oraya «yıkık» diyoruz. Evden ipi koparan yıkıkla alır soluğu. Oyun şamata oradadır. Çocuklar için mahallenin tüm erkekleri saygı değer ve hörflüdür. Ama bunların içinde en hörflüsü, en çok korktuğumuz, rahmetli Kurşuncuların NİYAZEFENDÂ idi, namı-diğer Topal Niyaz. Atı vardı, atının üzerinde halı heybesi vardı, kamçısı vardı. Bıyıkları, sert bakışları ve davranışları ile çok hörflü bir adamdı rahmetli. Ödümüz patlardı ondan. Aksi gibi evi'de bizim oyun yerimiz Yıkık'ın tam karşısında idi, Bazan şamatamız ayyuka çıktığında tesadüfen evde bulunur ve hemen sokak kapısında şöyle bir görünürdü. Daha o ağzını açmadan biz çil yavrusu gibi dağılırdık. Oyunlarımız Bilya-boncuk, ipatlama, Harmanbiş yapma ve top oynama gibi şeylerdi. Bizim için en büyük felâket Toplarımızın NİYAZEFENDÂ'nın bahçesine kaçması idi. Niyaziefendâ evde yoksa mesele yoktu, hanımı Zekiyehanım teyzeden kolayca geri alırdık toplarımızı. Amma eğer Niyazefendâ evde ise, toplarımızı bıçakla kestiğinen gerisin geriye sokağa atardı. Mahallemizin yegâne şımarık haytaları sevgili Mustafa Koşanla benim abim Hamdi Hodoğlu idi. O devirde kimsenin kolay göremiyeceği giysiler, bisikletler, hakiki meşin futbol topları, top ayakkabıları hatta formaları bunlara alınırdı. Onlar da orda burda top peşinde koşar dururlardı. Hele bizim sokakta top oynamıya başladılar mı biz küçüklerin oyunları mecburen durur onları seyre koyulurduk. Yine, NİYAZEFENDÂ'nın evde olmadığının bilindiği bir gün, bizleri kenarlara itmişler Pat-Put futbol oynarlarken topları Niyazefendânın bahçesine kaçtı. Niyazefendâ evde olmadığı için Zekiye hanım teyzeden istemek üzere kapıyı çaldılar. Cevap yok. Tekrar tekrar çaldılar, aksilik Zekiye hainim teyze de evde yoktu. Çare ararken, birden bana döndüler. «Gel, seni duvara çıkaralım, örtmenin üzerinden bahçeye atla, topu sokağa at, kapı-kilitli ise aynı yerden gel! biz seni duvardan alırız» dediler. Tabii yanaşırmıyım ben.. Niyazefendâ'nın bahçesine atlamak.. Allah saklasın. Amma velâkin sonunda Koşanla, abim on tane boncuk vererek kandırdılar beni ve duvara çıkardılar. Damın kiremitleri üzerinden dolaşarak örtmenin üzerine geldim, abimler dışarda: «Hadi len çabuk al!» diye çağırıyorlardı. Bahçeye atladım, topa koştum, elime aldım, tam bu sırada sokaktaki bağırışlar ve şamata birden bire kesiliverdi, ve ne olduğunu anlamadan sokak kapısı şakır-şukur açılarak Niyazefendâ bir heyula gibi içeriye girdi. Beni görmesiyle: «Ne aran len içerde! diye bağırarak korkunç şekilde kasılmış bir çehre ile üzerime gelmeye başladı. Sanki kalbim ağzıma gelmiş ve durmuştu, taş kesilmiştim. Niyazefendânın korkunç yüzünden başka bir şey görmüyor, hiçbir şey düşünemiyor hatta hissetmiyordum. Ve yaklaşıyor iyice, yok olmak üzere gözlerimi kapamak isterken birdenbire ağzım açıldı ve şu sözler döküldü dudaklarımdan: «Niyazefendâ burası neresi?...» Bir saniye mi, bir saat mı ne kadar zaman geçti bilemiyorum, Nîyazefendânın yüzündeki o korkunç hatlar birden kayboldu, bizi her zaman tiril tiril titreten gözlerinde anlatılmaz bir şefkat, üzüntü ve sevgi gördüm ve yine anlatılmaz bir tatlı ses kulaklarımı doldurdu: «Korkma len döğmecem!..» Niyazefendânın başımı okşıyan eli, kucağımda futbol topu olduğu halde beni kapının önüne bıraktığında görünürde tek çocuk yoktu ortalıkta. Birkaç saniye sonra çeşmenin köşesinden evvela iki baş uzandı, bunlar abimle Koşan'ın başları idi, ve sonra yavaş yavaş meydana çıkıp ihtiyatla bana yaklaştılar. Hayretle bir bana, bir de kucağımdaki topa bakıyorlardı. Top kesilip parçalanmamıştı.. Ve ben dayak yememiştim. Abim kapar gibi kucağımdaki topu aldı, elimden tuttu ve «hadi gidelim», dedi. O hâlâ şaşkındı, ben ise yorgun ve mutluydum. Küçücük idrakime insan kalbinin ölçüsüzlüğü sığmıştı.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|