Onların adı Mehmet'ti, Ahmet'ti. Onların adı Bedirhan'dı.
Onların adı, bir gece yarısı yastığa gömülen candı...
Onların henüz bilinen bir adı bile yoktu, belki de ...
Onların adı, seksen dört sıcak ve cansız bir bedendi,
Kum, kireç, demir ya da can hırsızı, katil denilen koca ejderin yerle bir olmuş mağarasında.
Sessizdiler. Bedenleri sımsıcaktı onların. Al kanlar içindeydi kimi canlar, o koca ve çarpık enkazın altında...
Her şey, o gece olmuştu.
Evet, o gece ...
Ne ümitlerle uzanmışlardı koğuşlarındaki iki katlı ranzalarına. Ne ayak kokuları, ne ter kokuları; ne horlama sesleri, ne ranza gıcırtıları ; ne de, iki nöbetçinin beton zemindeki ayak sesleri bölebilmişti onların derin ve tatlı uykularını.
Menekşe kokularıyla başlayan, kardelen tazeliğindeki o beyaz hayaller, yerini ağı ağır makam- mevki sahibi rüyalara bırakmıştı çoktan, ayaz ve tenha gecede...
Her gece, ne sırlar barındırır?
Karanlık, yeryüzünde koca dudaklarını gezdirirken, gecenin koynunda yatanlara neler homurdanır kimbilir, neler?
Öyle demiyor mu bir şiirinde şair:
"Koyu maviye çalan rengiyle
Bir yay çizer gönlümde
Ve hep gebedir bir doğuma
Şafakla birlikte geceler..."
Bakalım bu tenha ve gizemli gece nelere gebe? Hangi sürprizleri hazırlamış, koynunda yatan gençlere, istikbalin adam olacak çocuklarına?...
Hiç kimsenin haberi yoktu. Hiçbiri , ama hiçbiri hazırlık yapmamıştı o geceye. Hem, nerden bilebilirlerdi ki, o gece, ne olacağını?
Dağ köylerinden, kuş uçmaz, kervan geçmez o garip ve yalnız köylerden koparılmış bir tutam kekikti, bir tutam dağ çayıydı, koğuşta yan yana uzanan Ahmetler, Bedriler, Burhanlar...
Ah, o cansız uzanan körpe kuzular, ah!...
Hepsi adam olmak için gönderilmiş ya da adam etmek için getirilmiş birer ana kuzusuydu.
Okuyacaklardı, okul denen o beton duvarlar arasında. Oturacaklar sıralara, vatandaşlık okuyacaklar; devleti, kanunu öğrenecekler ve köylerini, kentlerini adam edeceklerdi.
Öğrendikleri fen ve tabiat bilgileriyle, matematikle önce bölgelerini, sonra ülkelerini imar edecekler, insanlığın saadeti için, çalmadan, çırpmadan dürüstçe çalışacaklardı.
Ama olmadı...
Oldurmadılar. Daha yeşermeden kuruttular kezzap suyuyla geleceğin koca çınarlarını.
Devlet, onlara yaptı yapacağını: Kurşunla mı, topla, tüfekle mi? Hayır, hayır!..
Çakıl hırsızı bir elle, katil bir vicdanla yaptı yapacağını...
Bilemediler işte, bir kurşunla vurulmuş yaban keklikleri gibi, uzanan o cansız bedenler bu sürprizi...
Hiçbir zaman da bilemeyecekler, gecelerin ya da gündüzlerin içinde neler barındırdığını...
O gece...
Evet, o katil gece, sırtını karlı dağlara yaslamış yatılı bölge okulunun etütlerinde neler konuşulmuştu neler...
Ödevler yapılmıştı.
Çocuklar, çok sevdikleri öğretmenleri hakkında konuşmuşlar, daha sonra uzun uzun, köylerden, köylerindeki ilk aşklarında hasretle ve hararetle söz açmışlardı. Kimileri de büyük ideallerden dem vurmuş, büyük büyük hayaller sıralamıştı o gece, yatmadan önce.
Etüt saati sona erdiğinde, bin bir ümitle yarına merhaba diyebilmek için herkes yatağına uzanmıştı. Giriş kapısının sağ tarafında "yatakhane" yazan büyükçe bir odada yatıyorlardı. Kendileri ve bazı öğretmenler oraya koğuş diyordu.
Koğuşta herkes uyumuştu uyumasına; ama içlerinden birinin gözlerine uyku girmiyordu hiç. Ne yapsa uyuyamıyordu. İçinde tuhaf duygular vardı. Terliyordu. Sağa, sola dönüyor olmuyor; yüzükoyun yatıyor yine olmuyor; edemiyor sırtüstü yatıyor; ama ne çare... Gözler bir türlü uyku tutmuyordu.
Hayal kurdu; köyünü düşündü, annesini, babasını, kardeşlerini düşündü uzun uzun. Köyden ayrılırken arkasından el sallayanları, kendisine, "derslerine iyi çalış" diye nasihat edenleri hayal etti; yine de uyuyamadı.
Bu şekilde uyuyamayacağını kestiren Mustafa, yatağından sessizce kalktı. Yavaşça ranzasından indi ve parmak uçlarına basa basa koğuştan çıktı. Bir üst kattaki dershanelerden birine girdi. Pencereyi açtı ve gökyüzünü izlemeye koyuldu. En çok da yıldızları izlemeyi severdi. Kendi yıldızını aradı kapkaranlık gecede... Yıldızına İlham adını vermişti. Her gece koğuş penceresinden onunla dertleşir, ondan ilham alırdı. Şiir de yazardı çoğu zaman yıldızından aldığı ilhamla. Zaten, o yüzden İlham adını vermişti gökyüzünün sonsuzluğundaki biricik dostuna.
Mustafa, daha bir dikkatle baktı gökyüzüne. "Gözümden kaçmış olabilir, ya da bir bulutun arkasına gizlenmiş olabilir" diye düşündü. Biraz bekledi yıldızını, belki sessizce çıkar gelir bir yerlerden diye. Ama gelmedi. Görünmedi Mustafa'nın yıldızı. İçinden bir şeyler koptu Mustafa'nın. Kelimeler boğazına dizildi, göz yaşları göz kapaklarına... Neden dedi, neden?...
"En sadık dostum, İlham'ım nerdesin? Yoksa bana küstün mü?"
Diğer yıldızlara baktı, hepsi olmasa bile bir çoğu yerli yerinde duruyordu.
"Yıldızım yoksa, ben olmuşum, olmamışım ne anlamı var? Rehbersiz yolculuğun ne kıymeti var? Ha yıldız, ha ben...
Mustafa yatağına tekrar döndüğünde gece çoktan yarıyı devirmiş, saat 03.00 sularına gelmişti. Gözleri uykusuzluktan kan çanağına dönmüştü.
Battaniyesini tepesine kadar çekti ve kendi nefesiyle başbaşa kaldı... Bir an önce uyumak istiyordu artık. Hayal bile kurmak gelmiyordu içinden. Geceye, gecenin yeryüzüne musallat kıldığı zifiri karanlığa kızıyordu, yıldızını sakladığı için. Kimbilir Mustafa'nın yıldızı, belki de kayıp gitmişti o gece, başka alemlere...
"Geceler yeni bir başlangıç olur
Benim gündüzlerimde...
Olmadık umutlar doğar
Ansızın, kimi gecelerde..."
İşte, o olmadık umutlar doğdu bu gece...
Yeni bir kapı açıldı onların kısacık hayatlarına...
O hayat, gerçek hayat, sonu olmayan hayat işte...
Seksen dört tane kıvırcık saçlı, esmer tenli, kumral ana kuzusu, menekşe kokusuyla başlayan yolculuklarını, o gerçek hayatla noktaladı bu gece...
Henüz daha soğumamış, sıcacık bedenlerin üzerlerinde tonlarca beton, demir ve çakıl yığını, tepelerinde de uçuşan binlerce tandık, tanımadık ses vardı. Hele içlerinden bir ses vardı ki, yürekleri dağlıyordu. "Mustafa'm, gitti yavrum!" diye inliyordu . O bir anaydı, kara gözlüsünü son kez görmek istiyordu.
Bütün bunları tepkisizce dinleyen ve kendilerine açılan uhrevi pencereye sevinçle bakan o, yatılı bölge okulunun cansız öğrencileri, sadece gülümsüyorlardı...
Onların adı, bir gece yarısı yastığa gömülen candı...
Evet, onlar sadece gülümsüyordu şimdi...
(Bakalım o, kum, kireç hırsızları da gülümseyen bir yüz bırakabilecekler mi geride!...)
"Bingöl'deki Yatılı Bölge Okulu'nda, depremde ölen çocukların anısına..."