Babamın babasının büyük babası bir şeyin olmasını istediği zaman ormandaki gizli yere gider, kurumuş dallardan bir ateş yakar ve dua edermiş. İstediği gerçekleşirmiş.
Babamın babasının babası bir şeyin olmasını istediği zaman ormandaki gizli yere gider kurumuş dallardan bir ateş yakar fakat bilmediği ya da hatırlamadığı için dua etmezmiş. Bu kadarı yetmeli dermiş ve yetermiş. İstediği olurmuş. Babamın babası o şeyin olmasını istediğinde ormandaki gizli yere gitmiş fakat ne ateş yakmış ne de dua etmiş. Bu kadarı yetmeli demiş ve yetmiş. İstediği olmuş. Babam o şeyin olmasını islediğinde sadece ormandaki gizli yeri düşünmüş. Bu kadarı yetmiş ve islediği olmuş.
Ben o şeyin olmasını istediğimde ne ateş yakmayı ne dua etmeyi ne de ormandaki gizli yeri biliyordum. Sadece bu hikayeyi anlatmanın yeteceğini düşündüm. Yetmeli.*
Kaybettiğim inançların beni ittiği o bataklıkvari ataletin çamurunu üzerimde hissettiğimde televizyonun karşısında inanılmaz saçma bir program tarafından hipnotize edilmiş buldum kendimi. Programın abuk sabukluğu beni artık eğlendirmiyordu fakat bir türlü gözlerimi alamıyordum ekrandan. Sonunda kendimi kurtarabilmenin tek yolu başka bir kanala atlamak oldu. Evin içinde yalnızdım. Benden önce varolmuş, benden bağımsız düzenlenmiş ama içinde bana da bir yer ayrılmış ve benim (sınırlı ölçüde ele olsa) iz bırakabildiğim, değiştirebildiğim bir mekan. Oradan çıkıp gitsem, varlığını benden bağımsız sürdürebilecek bir şey. Ve ben televizyon gibi, kanepe, küllük ya da perdeler gibi sabitlemek istercesine kendimi, seyrediyorum. Gözlerimin önünden gelip geçen bir hayat ya ela onun kötü bir kopyası değil. Sadece bu tüpün içinde varolabilecek bir olaylar yığını. Bir aile kavgası, bir aşk macerası, Somali'de olanlar, Türkiye'nin güneydoğusunda yaşananlar, yaşatılanlar (Bizim doğumuz? Üçüncü dünyamız?) Arka bahçemiz? Biz kimiz?), trafik kazasında ölenler çeliğin kağıt gibi yırtıverdiği gencecik bedenler (yaşlı olsalar sanki daha az acı olacak yaşananlar. Sırf gencecik sözünün duygu sömürüsü yüklü tınısına kapılıyorsun. Gazete haberiııdeki güzel Aysel, güzel olmasa öldürülmesine, vahşice tecavüze uğrayıp, bıçaklanmasına üzülünmeyecek sanki.)
Eskiden aramızda bir şakaydı; iyiye, doğruya, güzele olan inancımızın hiç sönmeyeceği. Ellerimizden kayıp giden ve tutamadığımız bir şeyler olduğunun farkındaydık. Birileri dolu dolu hayatlar yaşamış, bedeller ödemiş, hesaplaşmalara girmişti. Biz kavruk bir toprağa dikilmiş fidanlar gibi ne gökyüzüne uzatabildik kollarımızı ne topraktaki köklerimizden kurtulup koşup kaçabildik. İyiye, doğruya, güzele inancımız kendi kendimizle alay etmek için bir vesile olarak kaldı artık. Şimdi onu bile yapmıyoruz. Mesleki başarılar, duygusal performanslar, parıltılı bir zekanın göstergesi sivri sözler, güzel olmalar, başarılı olmalar, müthiş bir birikime sahip olmalar, akıllı olmalar, alaycı olmalar sardı dört bir yanımızı. Kendimizden başka mallanabileceğimiz şey kalmamıştı çünkü. Tek sermayemiz, mümkün olan tek yatırımımız buydu çünkü. Belki bir öteki; çok sevebileceğimiz, aslında yücelebileceğimiz ve her türlü süflilikten arınabileceğimiz bir imge, düşerken tutunabileceğimiz bir dal. (Durmadan düşmüyor muyuz, öne, arkaya, sağa, sola, aşağı, yukarı... Hâlâ bir aşağı ya da bir yukarıdan söz edilebilir mi? Böyle diyordu Nietzche.) Aşk "yüce" olanın kaçıp sığınabileceği tek yer. Ha bir de delilik var diyorlar değil mi? Muhafazakarlık ettiğimi söyleyeceksiniz ama; aşk one night standlerle barların gözde mezesi olduktan ve delilik, sistem dışı kuralsızlığını mesnetsiz "sıradışılık", "marjinallik" iddialarına, kişisel yakıştırmalara ödünç verdikten sonra yine "otantik" olma anlamında "gerçek" aşkın ya ela deliliğin peşini kovalarken bulmayacak mıyız kendimizi.
Ne çok tırnak, ne çok parantez kullanıyorum öyle değil mi? Bunun, kelimelerin kaybettiklerini düşündüğüm gerçek anlamlarını çağrıştırma çabası dışında bir açıklaması olabilir mi?
Ne diyordum? Kaybettiğim inançlardan söz ediyordum öyle değil mi? Hayatımı sakat bir biçimde uzamış, aşırı büyümüş (tıpta hipertrofi eliyorlar galiba) bir cümle gibi görme eğilimindeyim. Ne bir nokta, ne yeni bir cümlenin büyük harfi; virgüller, noktalı virgüller, iki nokta üst üsteler, tireler, parantezler (parantezlerim), soru işaretleriyle sonlanmayan yarım kalmış sorular... Sürüklenip duran, uzadıkça aradığı anlamından uzaklaşan bir dil. Her değişikliğe karşı ataletini koruyan amorf bir yapı.
Atıl çünkü inaçsızlığına sığınmış.
Atıl çünkü kendi kuyusunun içine düşmekle meşgul.
Atıl çünkü küskün.
Atıl çünkü seyirci.
Atıl çünkü alaycı.
Atıl çünkü hareket etmekten önce yorulmayı, öğrenmiş.
Şimdi burada, şu durduğum yerde görüyorum ki bu ataletten silkinmenin tek yolu var. Yapmak, etmek, harekete geçmek.
İnancım olmasa dahi. İyiye doğruya güzele ulaşılabileceğine birgün inanmasam dahi, hayatı bir yerlerinden yakalamak. Delirmemek, ölmemek, redclimi harekete geçirmek (delilik ve intihara düzülen onca övgü bazen kanımı donduruyor. Bu ikisini "öteki"nde gördüğümden, şeytani ya da hastalıklı saydığımdan değil; tıkır tıkır işleyen sistemin dışında kalanlara sunulan çözüm olarak kala kala bu ikisi kaldığından) Delirmemek, ölmemek, reddimi harekete geçirmek.. İnançsızlığıma rağmen. Yo, nihilizmin manifestosunu tekrarlamak değil niyetim. Yalnızca saf, kusursuz bir inancım olmasa da, bir ütopyam yoksa da yapabileceğim bir şeyler olması gerektiğinden söz ediyorum. Ne dersiniz?
Ben o şeyin olmasını istediğimde bana anlatılan hikayeyi dinlemenin yeterli olacağını düşünmüştüm. Yetmedi.
* Bu hikaye Jean-Luc Godard'ın son filmi 'Helas Pour Moi'nın başlangıcında anlatılmaktadır. Tabii ki babamdan duymadım ve tabii ki aklımda kalan şekliyle anlattım.