İnsan zamanın ve mekanın kuşattığı daire içerisinde küçük bir nokta. Ben ise nokta içerisinde bir zerreyim. Özümde bir avuç toprak var, zamanı gelince özüme döneceğim.
Bir gün güneş bensiz doğacak ve bensiz gurûb edecek sînesine. Her neslin tattığı gibi ben dahi tadacağım ölümü. Bana da "Gel!" diyecekler. Kurumuş bir ot misali çekip gideceğim ardıma bakmadan. Henüz çağrı gelmeden yola koyulmam gerek. Ama hep yalancı sevdalar keser yolumu, yalancı şerbetlerini sunarlar bana altın tepsiler içinde. Gidecekken "Dur!" derler. "Dur, çünkü sen ebedisin." Halbuki bilirim ölümü içimde taşıdığımı, bilirim ebediyete açılan kapının ölüm olduğunu, bilirim tek dostumun ölüm olduğunu ve bilirim kördüğüm olan hayatımda ötesi için hazırlık yapmam gerektiğini. Yoksa öte tarafta çok azap çekeceğimi. Gönül bahçemin güllerini solduran, çorak iklimlere yelken açtıran, beni hayatın cazibeli kollarına atan, mânâya susamış kalbime kezzaplar döken, ruhumu bir perde gibi saran nefsimi yenmeliyim. Yenmeliyim ki, güvercin kanadında pervâz edip, zamanı ve mekânı aşıp; vicdansızlığımı daha ben ölmeden içimde öldürüp tâ ötelere, ebediyete kanat çırpabileyim.
Evet. Ölüm yanımda, yanı başımda. Karanlık kollarımı açmış bana gülümsüyor. Hiç umulmadık bir anda gelebilir ve gelince hırpalanmış, iki büklüm olmuş yüreğimi de alır götürür yanında. Ben ise cehennemin alevlerine şimdiden râzıyım. Çünkü duygularımdaki sefalet, vicdanımdaki zillet ummanlar gibi. Ama yine de ümidin hüzmeleri doğuyor yüreğime, çünkü inanıyorum inanılması gerekene...
Nihayet şafak vakti gelir benim için. Kış mahkûmu olmuş yüreğimde paslar silinir. Misafir olduğum dünyada, ölüm misafir olur bana buğulu bir günde. "Elvedâ!" diyecek vakit dahi bulamam.
Emanet olan canımı gönlümün sultânına teslim ederim, katran karası soluklarım kesilir. Hamalı olduğum kahrımla, dudağımda küskün bir tebessümle giderim. Ana kucağına koşar gibi giderim, tıpkı ölüm gibi sessizce. Ve güneş son kez doğar görmeyi bilmeyen gözlerime. Kırılır kum saatim, kopar zamanımın zinciri. Oysa... Oysa bilmeliydim zamanın kadrini, ona giydirmeliydim bir tâç. Izdırâbı yâr bilip gönül kapımı açmalıydım, gömülmeden ölmeyi bilmeliydim ve yine bilmeliydim toprağın bana ilaç olduğunu. Ama artık bitti, zaman içindeki saltanatım. Bitti elbet. Çünkü bulamadım Lokman’ın yitirdiği reçeteyi