Yalnız başıma ney çalmak değil amacım. İstediğim şu: Kendimi dinlemeliyim; aynı zamanda geriye çekilmeli ve o odadaki başka tınıların da farkına varmalıyım. Yorgun bir ney'in yosun tutmuş, ıslak sesi geçiyor içimden. Bir kırlangıcın kanadına dokunuyor parmaklar. Bir senfonik şiir ve yaylı çalgılar dörtlüsü:
tam ta ta ta
tam tam ta ta
tam ta
tam ta ta tam ta
Perdeler kapalı. Oda gecesini yaşıyor şimdi. Her şeyi duyan bir dört duvar. Duyup da duymazlıktan gelen bir sağır oda. Sesler yutuluyor hemen. Duman dolmuş buraya, soğuk tütün ve acı. Tadı dilimde kalan kelimem, "acı" babaanne. Saza düşüyor mumun ışığı. Yaranın kabuğunu kaldırıyor mızraplı bir el. Tellerin sesine gözleri kapalı eşlik ediyor bir soprano. Ben öyle düşlüyorum çünkü.
İçimde bir boşluk; daha önce hiç hissetmediğim; garip bir şey bu, eksik bir bütün.
Çekilen kapının çarpma sesi kulağımda. Cebime attığım üç beş kâğıtla ve ayağımdaki ketenlerle kapıyı ardımdan çekiyorum. Çekip gidiyorum; boşluktaki çocuğu aramaya. Nedensiz garipliğime bir neden yaratmaya. O neden neyse onu bulmak için yürüyorum. Sokakta sessizliğin ayak izleri; adım adım kokusuz kedi çişleri. Bendirin sesi adımlanma gölge oluyor; ama hep bir yerde kaçırıyorum ritmi.
Duvar dibine büzüşmüş sıska, yaşlı bir köpek. Çok yorgun olduğu her halinden belli babaanne. Kemiklerini rahatlıkla sayabilirim. Nasıl da aç; pideleri çiğnemeden yutuyor. Ne hali var kaçmaya, uzaklaşmaya ne de öyle bir istemi var aslında. Sanki ona sunulmuş bir hediyenin paketini zevkle açıyor. "Afferin be Levent", diyorum, "şu zavallıcığı aç bırakmadın ya!"
Pidecinin kapısını ittirmekle ittirmemek arasında bir yerlerdeyim. Çok zor bu kapıdan içeri girmek. Hani bir dükkâna, bir pideciye girmek değil sadece; geçmişe girmek demek bu kapıdan geçmek. Pişmiş hamur kokusu beni yedi sene önceye, şu dipsiz kuyuya itekliyor.
Her masada bir çiçek var; her gün yapraklarının tozu alınır ve toprağı ıslanır. Arka bahçesinde kırlangıç yuvaları ve beyaz kirece boyanmış tenekeler içinde sardunyalar. Duvara sarılmış mor bir begonvil. Yerler tertemiz, duvarlar ayna, aynalar duvar. Hep seninle gelirdik, en sondaki masaya otururduk. Arka bahçeye bakan pencerenin kenarına da sen otururdun. Dirseğini pervazına dayar, sigaranın dumanıyla daireler çizerdin. "Çiçekler buradan bir başka güzel," derdin. Sen çiçekleri izlerken benim içimde bir yerim okşanırdı babaanne. Kuru belleğimde yumuşak bir el gezinirdi. Kan, bunalmış damarlarımdan akar; ılıklığı hecelerin, tenin üzerinden kayıp giderdi. Babaanne, o sevdiğin türkü hâlâ aklımda. Ne zaman gözüme kaçsa sigaramın dumanı türkün söylenir kulağımda.
tak ta ta ta tak tak ta ta tak ta
tak ta ta tak ta.
Levent'in hamur açarken mermer masaya vuruşu dört duvarın arasında yankılanıyor. Sanki geçmiş bir hamur; evrile çevrile şekilleniyor. Beyaz önlüğünü bağlamış, elinde de geçmiş; beynimi yoğuruyor Levent. Bir masa koymuşlar ocağın yanına. Üstünde de bir örtü. Kabarık; belli, bir şeyi örtmüşler.
"Kaç pide oldu anne?"
Nezihe Teyze örtüyü kaldırıp destelenmiş pideleri paket paket saydı.
"Bununla kırk Levent. İki deste daha yapacaksın, bir deste de bizden yap. Cenaze evi bu, kalabalıktır."
Nezihe Teyze, pidelere yağ sürüyor sonra da bilenmeyi bekleyen bıçakla bütünleri parçalıyor. Ellerini hamurdan sıyırıyor Levent.
"Sana diyorum; huu!... Nerdesin be kızım?"
Her zamanki gibi boş babaanne, Levent'in Aile Pide Salonu. Yalnız, içi dışı birdir bu ocağın; sen de bilirsin. Bir tek alevde fazla pişirir Levent hamuru, lahmacunun uçlan kararır kömür gibi. Şimdi ne kadar yabancı bana bu duvarlar, bu pencere, ah bir bilsen...
"Kolay gelsin Levent. Nasılsın? İşler nasıl?"
Acısız bir pide istiyorum Levent'ten. Aynadaki gözlerime bakıyorum konuşurken. Nefesimle dudağımdan uzaklaşan kelimeler. Konuştukça kelimesizleşen, artan boşlukta yankılanıyor tanıdık bir çocuk sesi. İçime doğru yürüyor; ilerliyor bedenimde... İçimde bir geçmiş zaman odası beliriyor. Çocuk o odayı adımlıyor.
Cenazeyi kaldırırken gülüverecekmiş gibi gözlerin babaanne... Üzgün bakışlara dalınca içimi nedensiz cıvıltılar bürüdü o gün. Bana ters ters baktılar. Rolüm, ev sahibinin edepsiz çocuğu. Hiç kimse sana ağlamıyordu ama. Kadının kulakları tırmalayan iniltilerine katlanabilmek için başlarına gelen şeyleri düşünüyorlardı hep. Hayatlarının en kötü anlarını bir kez daha yaşıyorlardı o karanlık odada. İyi ki benimle geldin. Senin ruhunu karartır bunlar. Oysa senin karakalem çektiğin gözlerinde hep bir bahar var babaanne. Bak zillerini oynatıyor kırlangıçlar. Kanatlarında zil taşıyor her biri. Hiç kimse görmüyor bizim oyun yerimizi. Afrika’ca konuşan menekşeleri duyan yok bizden başka. Herkes bir sağır kendi odasında babaanne.
Levent, pul biber kutusunu açıp bir avuç kadar boşaltıyor pidenin üstüne. "Dur n'apıyorsun, acısız demiştim Levent."
Pis pis gülüyor siyah, kalın çerçeveli gözlüklerinin ardından.
"Senin değil bu. Seninki hazır; iki saattir bağırıyorum sana, al, piden pişti diye. Daldın gittin be kızım."
"O pide kimin peki Levent?"
"Ha, o mu? Şu hırsız köpeğe vereceğim onu. Görsün bakalım nasılmış pide çalmak."
Paketi önüme koyuyor Levent. Elimdeki sıcaklık köz bir oduna dönüşüyor ve damarlarım alev alıyor. Sırtımı yoğuran onca el, sopalarla dövüyor bedenimi. İçlerinden biri ateşe atıyor beni, derim gevrek gibi kızarana dek çeviriyor. Pullanan acılarım aç bir köpeğin dişinde kanıyor. Zamanın titrek dili seyreltmiyor acımı. Zaman neyi silebiliyor ki? Bak, eksikliğin hâlâ üstümde. Ne kırlangıçlar kırlangıç ne sardunyalar daha güzel şimdi bu pencereden babaanne. Yedi sene geçti, hâlâ kötü bir şaka gibi geliyor bana yokluğun. Ben ritmimi kaybettim. Doğru dürüst sesi çıkmayan yalnız bir ney'im.