Güneş doğmak üzere. Gökyüzündeki kızıllıktan gözlerimi alamıyorum. Kuşlar ne de erken kalkıyorlar böyle. Neden söylenip duruyorlar? Bir telaşları var, ama ne? Aslında biliyorum... Aynı telaş bende de var gibi. Çaresizlikle kardeş hep sarar bu telaş beni... Hep yalnız kalıyorum gökyüzüne bakarken. Yıldızları alıp götüren mavi beni dinliyor gibi sanki. Seviniyorum. İnsan düşüncesine anlam veremezken, insanları çok iyi anlayan birinin olduğunu düşünüyorum. Bu düşünceyle sıcak bir yorgan altında, yumuşacık bir yatakta uykuya bırakıveriyorum kendimi.
Kimi zaman da mecalim kalmıyor uykusuzluktan. Dünyayı tanımaya çalışmaktan yoruluyorum. Dizlerim taşıyamaz oluyor bedenimi. Gözlerimden ıslak sesler dökülüyor. Unuttuğum şeyleri hatırlamaya çalışırken başımın fena halde ağrıdığını hissediyorum. Sonsuz teselliyi arıyorum. Sonra çok utanıyorum. Kendimden, tuzlu yaşlardan sonra gelen garip sözlerden utanıyorum.
Akıl almaz bir çaresizlikle kocaman özlemler yaşıyorum. Rüzgarın bile savurmaya tenezzül etmediği bir hafiflikle yollara düşüyorum. Yine yalnız kaldığımı hissediyorum. Yalnızlık da yalnız bırakırken beni; ben, özlemini duyduğum şeyi çağırıyorum devamlı. İçimin en derin yerlerinden bir volkan gibi çıkıyor “Gel!..” sesi. Göklere Sonsuz’un adı yazılırken bağırıyor bu ses. Pencere kenarlarında kalıyorum yine. Yalnızlık göz yaşlarımla süzülüyor duraklarda. Yanaklarımdan süzülen yaşlar bana ait değil sanki. Dünyada olmayan bir okyanusun acizliği sevdiren damlaları...
Bir başka ses! Ama o kadar farklı bütün seslerden; “Sabır” diyor, “biraz daha sabır...”
Yine ellerime yağmur yağıyor göz pınarlarımdan. Günlerden beridir çektiğim hasret, yüreğimde küçülürken, bir saniyelik özlemim patlamaya hazır bir bomba gibi. Ve volkanlar fışkırmadan geceye, düşünüyorum; şehrin kuytu köşelerinde erguvanların çiçek açmakta olduklarını, umut ağaçlarından birinin dal-budak salacağını hissediyorum:
Dualarımı kabul edeceğini düşünerek heyecanlanıyorum.