Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 03-06-2005
ŞEFKAT VE MİDYE DOLMALAR

“Bir sefer de bokunu çıkarana kadar içmeyeyim,” diye düşündü. Şuursuz davulcu, ne yaptığını bilmez tone meisterin sahneye fışkırttığı dumanların ve hiçbir amaca hizmet etmeksizin dönerek yanıp sönen ışıkların kızıl saçmalığında mecusi ateşleri içinde oynaşan ifritlere benziyordu.
Sarhoş ve tedirgin kalabalık ise sis ve yoğun müzik eşliğinde sallanmalarını sabaha dek sürdürebilirdi. Deminki talihsiz benzetmemize dayanak olsun diye seyircileri de ateşler arasında kötücül amaçlarının verdiği duygusal tatminle raks eden zebanilere benzetip bu konuyu kapayalım.
Birçoğu, beden aramaya gelmiş birer avcıydılar. Ve şu an avlanıyor olduklarından, ne müzik, ne de anlamsız ışık ve duman cümbüşü umurlarında değildi. Arkadaşlarıyla sahte bir eğlence kisvesi altında yapay gülümsemelerini kazıdıkları maskeleşmiş yüzlerinin göz boşluklarının olduğu yerden yan yan ama kesinlikle tedirgin bakışlarla karşı cinsi izliyorlardı.
Davulcu, önündeki davulları döverken artık kusmamak için kendini zor tutuyordu. Tüm bu gürültü, duman, koku, hormon, içki, sigara ve ışık cümbüşü “makul” bir saatte son buldu. Davulcu midesini bu kadar tutabildiği için kendisini tebrik edip ödül verecek kimsenin  o esnada hazır bulunmamasından olsa gerek, yalnız başına tuvalete koştu. Döner ve bira kol kola şehir kanalizasyonlarındaki yollarına düzülürken davulcu aynada yakışıklılığını denetliyordu. Saçlarını ıslatıp tokasını çıkardı. Kusmuk bulaşmış sakallarını üvey baba tavrıyla terslerken kumral saçlarının, sarhoş gözleri ile boktan bar tuvaleti aynasının ortaklaşa yarattıkları sahicilikten uzak görüntüsüyle tatmin olmayı bitirip tekrar içeri döndü. Zillerini ve trampetini toparlayıp depoya yerleştirip bara gitti.
“Davulcu içicen mi daha?” dedi barmen.
“Hala hakkım var mı?”
“Boş ver ya...”
“Neyse, demin yer açtım. Ver bir tane...”
İçmek ve boğazından aşağı dökmek kavramlarının ayırtında olmayan genç davulcu sırtını bara yaslamıştı. Midesi rahatlamış bir halde birasını yudumlarken utanmadan bir de etrafı süzmeye başladı. Bir iki ahbap, dost, tanıdık, tanımadık simayla sohbetten sonra bar sahibi yanına yaklaştı. Her zaman yaptığı gibi yüzüne bile bakmadan cüzdanını ağır hareketlerle açtı. Sonra gidecekmiş gibi arkasını döndü ve sanki parayı vermeyi son anda hatırlamış gibi davulcuya dönmeden, banknotları parmak ucuyla uzattı. Bu tavır, çalışanları ile arasındaki mesafeyi koruma amacıyla sergilediği alçaltıcı davranışlarından yalnızca biriydi.
Parayı arka cebine tıkan davulcu şirin şirin etrafına gülümsedi. Hayat ne kadar basitti, evden atılmış, sevgilisi tarafından kovulmuş, cehennemin dibindeki bir okulda debelenip akşamları barda tepiniyor olmasına rağmen insan kendini eğlendirecek bir şeyleri hep buluyordu. Müzisyen arkadaşları çoktan gitmişlerdi. Eh, herkesin bir evi vardı, öyle ya...
Yüzünü bara dönüp dirseklerini koydu. Tepeden gelen ışığın gözlerinin altında Rambrant gölgesi yapmasına izin verirken çapkın çapkın hemen yanındaki kuzgun saçlı ufaklığı süzmeye başladı. Birayı kıçıyla içen biri için sevimli müzisyenimiz oldukça cüretkardı. Kızın bakışlarını daha ilk yakalamasıyla şapşal şapşal gülmesi bir oldu.
Kız da karşılık verdi. Yanında arkadaşları vardı ama onunla pek ilgileniyor gözükmüyorlardı. Yanındakiler iki çiftti ve kız da ister istemez etrafındakilerle ilgileniyordu.
Kızın gülümsemesini alan davulcu birasını “şerefine” manasında kaldırdı. Kız da aynı hareketi yaparken davulcu artık menzile doğru yürümeye başlamıştı bile.
“Naber davulcu, ya, nasılsın görüşmeyeli...!?”
Ağzındaki yılışık gülümsemeyle kalakalan davulcu yavaş yavaş durumu anlarken gülümsemesi de yayvanlaşıyordu. Bu bilmemkimdi, bilmemnerden bilmemkimin sevgilisi ama işte birinin sevgilisi.
“Selam senden?” derken kısık gözler ve şaşırmış ifade kendini ele verdi.
“Beni tanıdın di mi?” dedi, kız.
“Tabi canım.”
Kız başını geriye atıp güldü.
Davulcu şaşmıştı ama sarhoş ve duyuları şişmiş olduğundan üzerinde fazla duramadı.
“Ee, neden geldin yanıma, beni tanımadıysan?”
Kız bunu söylerken bakışlarında haince bir şirinlikle kaşlarının hemen altından davulcunun gözlerinin içine baktı.
Davulcu demin de dediğimiz gibi leşin biriydi... Hatırladığı kadarıyla sevgilisi bu kıza acayip aşıktı. Peki bu kız da leşin biri olabilir miydi? Neyse yargıçlığı bırakıp olayları nakletmeye dönelimdi.
“Sana asılmak için canım, önemli bir şey değil,” diyerek birayı kafasına dikti patavatsız davulcu.
Kız başını iyice ördek gibi ileri uzatmış dik dik bakıyordu. Ağzındaki gülümseme eğrilmişti.
‘Ne bakıyosun öyle salak salak,’ diye düşünen Davulcunun ağzından çıkan sözler şunlar oldu;
“Ne güzel baktın öyle.”
Davulcu eğlenmeye başlamıştı. Ne yazık ki erkeklik organıyla aralarındaki ruhani bağ etik denklemlerini ona her seferinde yeniden kurduruyordu. O sarhoş bir genç erkekti.
“Hımmm saol.”
Bu ‘hımm’ların sonu hayra alamet değildi. Sevgilisi olan bir kızla bir şeyler yapmak can sıkardı, kafa kırardı, dost kaybettirirdi. Ama herhalde hiçbir dostunu çükü kadar sevmiyor olacak ki, davulcu hımlayan kıza iyice sokuldu.
Kız dik dik bakıp yan yan gülmeye devam etti. Romantik bir an sayılırdı işte; göz göze iki genç beden.
“Döner kokuyorsun.”
“Ne?”
“Hiç.” Kız yılışık yılışık güldü.
Davulcu bu lafa sevindi hiç romantik olacak halde değildi, adileşmeye çalıştı.
“Döner sevmez misin?”
“Severim.”
“İyi işte...”
Davulcu ani bir hamle ile dudaklarını kızınkilere yapıştırırken bir elini kızın beline doladı. Kız da onu kolundan tuttu. Dilinin döndüğü kadar öpüşürken bir yandan da küçük kurtçuklar gibi kaynaşan parmaklarını kızın çıplak belinde serbest bıraktı.
Sonra ayrıldılar birinci raunt bitmişti.
Davulcu kıza iyice yaklaştı. Erkeklik egosunu tatmin edecek ve kızın göğüslerine değecek bir mesafeden muhabbete devam etti. Sohbet koyulaştı. Oynaşmalar sıklaştı. Bir süre sonra kızın arkadaşları da veda edip ayrıldılar.
Davulcunun bir evi yoktu. Davulcu leşti ve davulcu azmıştı. Kız saçma sapan konulardan çıkamıyordu, hatta en sonunda bir davulcuyla karşılaşılması durumunda muhabbet olsun diye sıkça sorulan bir soruyu da ihmal etmedi.
“Ya ne güzeldir di mi davul çalmak? Sopalarla, sinirlendikçe hırsınızı davuldan alıyorsunuzdur. Vur vur. Ne güzel,” deyip güldü.
Kesinlikle o da sarhoştu.
“Bende daha büyük bir sopa daha var, evine gidelim, onla da sana vurayım,” dedi iğrenç davulcu, kısık bir yılan sesiyle.
“Efendim?”
“Daha ne kadar kalmayı düşünüyorsun burada? Kapanacak da,” derken kızın saçlarını okşadı.
Kız gülümseyip tekrar davulcunun dudaklarına uzandı. Davulcu sanki arkada biri varmış gibi sıkılma mimiği yaparak kızı öptü. Artık bir eli kızın kalçalarını sıkıyor bir yandan da öpüşleri arasında ne kadar haşin bir erkek olduğunu belgeleyen ısırıklar almayı ihmal etmiyordu. Davulcu, her şey mümkün olduğunca soğuk ve yabancı bir şekilde gelişsin istiyordu. Başka türlüsüne dayanamazdı hele ki birazdan olana şeye...
Kız dudakları ayrıldıktan sonra başını davulcunun omzuna yaslayarak boynuna sarıldı.
Davulcu donup kaldı. Kız şirin şirin mırıldanmaya başladı. Davulcu bu ani şefkat atağını hiç beklemiyordu. Alkolün çarpıttığı zihninde, her şeyin ecnebi model bir ‘one night stand’ dahilinde geçeceğini garantileyecek davranışlar içinde bulunduğunu sanıyordu. Hiç romantik değildi, niyetini belli etmişti. Dahası, bununla gurur duyuyordu. Ama görünüşe göre yanılmıştı.
Şefkat ne garip bir olgudur, sevgili okuyucu. Kimi zaman yalnızlar için bir gıda olan bu küçük, şirin duygu, doğru zamanda, doğru yerden gelmediği zaman insanı nasıl da tedirgin eder.
Şefkat, davulcunun sözlüğünden geçici olarak sildiği bir şeydi. Sanki kirlenmesin diye sandığa koyduğu bir bayramlık gibi. Şimdi çıkarıp giymek vakti değildi.
Toparlanmaya çalıştı. Kızı itti, midesine sert bir kramp girmişti.
“Seni çok fena becereceğim bu akşam,” dedi. Ama şefkat dalgası kırılacağa benzemiyordu. Kız gülümseyerek,
“Tamam o zaman,” dedi ve davulcunun yanağını okşadı. Davulcu afalladı. Hiçbir şey becereceği yoktu, balık gibi kıvranmaya devam etti.
Yapabileceklerini göz önüne getirdi. Tek yol kalmıştı. Zavallı bir kaçış planını devreye soktu. Tuvalete gitme bahanesi ile kızdan ayrıldı ve alelacele toparlanıp bir köpek eniği gibi titreyerek dışarı çıktı. Apar topar fırladığı soğuğu beynine yediği anda biraz kendine geldi. Kabaran erkekliği ve kasılan midesinin de etkisiyle Beyoğlu soğuğunda uzunca bir yürüyüş sonucunda cin gibi olmuştu artık.
Burnu kıpkırmızı olduktan sonra aklına bir şeyler yemek gelir gibi oldu. Zaten tam o sırada da köşedeki midye dolmacılarının önünden geçiyordu. Davulcu sokakta satılan pis midye dolmalarını severdi. Nedense pis olan şeyleri hep sevmişti.
Cebindeki paraları yoklayarak midyeciye doğru yürürken başını kaldırıp o meşum sahneyi gördü...
Midyeci elleriyle açıp limonladığı bir dolmayı yine elleriyle bir müşterinin ‘ağzına yediriyordu’. Müşteri, gözleri mest olmuş bir biçimde, elleri de cebinde bu şefkatli keyfi doyasıya yaşarken bir yandan da gülümseyerek midyeci ile muhabbet ediyordu. Aslında ikisi de gülümsüyordu.
‘Ulan, annemden bu kadar şefkat görmedim yahu,’ diye düşündü, bedbaht davulcu.
Sonra birbiri ardına lup lup yutulan dolmalar bittikten sonra ikram faslı başladı.
“Bu da benden, abi... ooohh, en güzel yerinden.”
Mutlu ve memnun tüketici tanesi elli binden yuttuğu dolmalara verdiği paranın değdiğinden emin, ayrıldı.
Davulcu ürkek adımlarla dolmacıya yaklaştı. Dolmalara baktı. Hepsi açılıp içindeki sırları maceracı gezginlerle paylaşmayı bekleyen esrar kutularıydı sanki. Şefkat sürprizleriydi. Siyah saçlı kızın saçlarından daha siyah dolmalar yorgun davulcuya göz kırptılar.
“Haydi bebek, bizi açsana. Yaklaş, bak sana neler vereceğiz.”
Kabuklu yumuşakçaların içinden çıkması muhtemel, hayatla ilgili ruhbilimsel gizleri John Steinbeck’e bırakıp bunun bir inci hikayesi olmadığını okuyucuya müjdeledikten sonra perişan davulcumuza geri dönelim.
Çekinerek dolmaların birine elini uzattı, aslında bir yandan deminki şefkati yaşamak istiyor bir yandan da dili dönmüyordu. Midyeci bir başka müşteri ile ilgilenirken davulcu bir dolmayı limonlayıp yuttu. Sonra ikincisine uzanırken midyeci uzanıp dolmayı kaptı. Açıp limonlarken,
“Olur mu, abicim, biz açalım. Sen keyfine bak.”
Vay canınaydı! Milyarlar yatırılan bankalarda bile kuyruklarda beklerken şu ilgiye bak yahuydu. “Sen keyfine bak”..! Midyeci gençten, doğulu tipli, kavruk, ufak tefek biriydi. Gözlerinin içi gülüyordu. Neden bu kadar sevinçliydi? Neden en pis yerler en huzurlu yerlerdi, neden kızların kocaman göğüslü olanlarını çok severdik, neden erkekler hamamda birbirini keselerdi, yanlış olan neydi?
Davulcu gülümseyerek ellerini cebine soktu, midyeci artık rolünü anlamıştı. Beyoğlu’nun şavkıyan ziyaları altında kadınsı ışıklarla parlayan midye cilveyle soyundu. Sonra ıslak bir limon, altından çıkan parlak eti şefkatle suladı. Davulcu gülümseyerek gözlerini kapamıştı artık. Midyeci sevgiyle davulcuya hangi takımı tuttuğunu sorarken davulcu ağzını açmıştı. Dili, çıplak ve nazlı dolmayı içeri davet ediyordu.
“Gaassağay...”
Derken ateşli buluşma gerçekleşti. Alt kabuk yavaşça ağzından dışarı kayarken, davulcunun iri diliyle, yumuşacık midyenin pürüzsüz teni sarmaş dolaş oldular.
Diş ısırdı, su aktı, acı damağı yaktı... artık kasılmalar başlamıştı. Gırtlak açılmak, ağız boşluğundakileri yutağa göndermek, orada ezmek istiyordu. Güçlü bir yutkunma, ve son bir titreme...ve içerdeki tüm tatlı sular boşalmıştı.
Davulcu gözlerini açtığında bir dolma daha uzatan midyecinin şefkatli yüzünü gördü.
“Abi, bu da ikramımız olsun.”
“Yok, sağ olasın, yetti bana.”
Bu akşamlık bu kadar şefkat fazlaydı bile...

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairYİĞİT DEĞER BENGİ
gonder 164 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker