Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 08-04-2005
SEKİZİNCİ GÜN

Akıyorum, Kadıköy kalabalığının içinden.

Şimdi akşam saati, Kadıköy mahşer yeri...

Evime dönme telaşı içinde, iskelenin oradaki akbil gişelerine varıyorum. Bir adamla aynı anda varıyoruz gişenin önüne ama adam bana ters bir bakış fırlatıp, “sıra benim” diyor gözleriyle. Usulca çekiliyorum geriye “senin olsun sıran” diyorum boş bir bakış fırlatıp, terslik yapacak halde değilim.

Beni aramadığının sekinci günü bugün. Son konuştuğumuz günün akşamından beri gün sayıyorum, ne zaman arayacaksın diye. Bugün tam sekiz gün oluyor sesini duymadan geçirdiğim. Aslında biliyordum bir daha aramayacağını. Emin değildim, ben her şeyi yanlış anlamış da olabilirdim ama içimde sinsi sinsi gezinen bir şey vardı, kendimi arayacağına dair ikna etmeye çalışırken, ince ince aramayacağını haykıran bir hain. Hainin dediği çıktı.)

Akbil gişesinin önünde sırada bekliyorum, sırtım denize, iskeleye, gemilere dönük.

(Günden güne kararttığım içime neşe vermelerini engellemek için görmemezlikten geliyorum tüm sevdiğim şeyleri. Deli gibi sevdiğim senin, gidişinle ortaya çıkan özgürlük sevincini bastırmaya çalıştığım gibi. Sekiz gün önce seninle konuştuktan sonra daha telefonunun kapat tuşuna basmadan içimde yakılan şenlik ateşlerinin üzerine döktüğüm sular gibi... Sevmiyor muyum ben seni?)

Akbil sırasında gişeye varmama sadece iki kişi kaldı önümde. Her zamanki gibi ellerim mavi kartımla oynuyor, paraları evirip çeviriyor, yine her zamanki gibi telaşlı... Sümüğünü çeke çeke bir çocuk yaklaşıyor yanıma, yumuşak yüzümden güç alarak sırıtıyor önce.

“Abla, bir mendil alsana” diyor. Yüzüne bakıyorum, halbuki hep içimden karar alıyorum yüzüne bakmazsan çeker gider, o zaman terslemene gerek de olmaz, cevap da vermezsin diye; yine yapamıyorum. “İstemiyorum” diyorum çocukluğu eksilmiş kara gözlerine bakarak.

“Ama açım” deyip, can evimden vuruyor beni. Oysa bu söz, onların son zamanlardaki son taktikleri. Bir ara ayakkabı sandıkları dağıtılmış, ağlayan çocuklar vardı İstanbul’un her köşesinde. Sonra parasını kaybettiği için yolda kalanlar devraldı köşe başlarını, şimdi de açlar.

Önce yok diyorum, tam arkasını dönmüş giderken, “Gelsene” diye seslenip, beşyüzbin’i uzatıyorum, alıp gidiyor. Bende rahatlıyorum nedense.

(“Aklımı dağıtabileceğim türlü şey var burada, burası İstanbul” diyorum kendi kendime. Tıpkı sana aşık olduğumu anladığımda dediğim gibi. Seninle tanışalı beri içimde yerleşmiş olduğun yer bana hep acı verdi sanki, hep aklımı dağıtma isteği duydum seni tanıdığımdan beri, seni düşünmemek için. İçimdeki sesleri bastırmak için. )

Sıranın ön tarafından birden bir ses yükseliyor. “Sanane be, ne kadar istersem alırım, bozuğum da yok, istediğim kadar vermek zorundasın” diye. Beklediğim gişede, sonunda sırası gelmiş kızın gişe memuru ile tartıştığını anlıyorum. Durum belli, kız tam para verip, az miktarda akbil doldurtmak istiyor, gişe memuru bozuğu olmadığı için tersliyor, kız zaten sinirli, patlıyor.

Önümdeki adam aynı ters ifadeyle dönüp bakıyor bu kez, gişedeki kavgadan muzdarip, dertleşmek amacıyla. Bu kez ben ters ters bakıyorum adama, hiç yüz vermiyorum, hemen dönüveriyor önüne. Yan sırada bir kız çalan telefonunu açıyor. “ Neredesin sen yaa?”

(Nerede olduğunu düşünüyorum şimdi, kiminle olduğunu bir de. Benden uzak olduğun sürece bunu hep düşünürüm, kiminle olduğunu. Elimde olmadan hep beni aldattığın fikrine kapılırım uzakta olduğun için. Yokluğuma ağıt yakıp ağlamayacak kadar güçlüsündür sen, realistsindir, gidene, olmayana ağlamaktansa, elindekiyle yetinmesini bilirsin, durumun içinde adice sırıtan tembelliğe ve vurdumduymazlığa aldırmadan. Daha iyisini isteme hırsını taşımazsın basit yaşamın içinde.)

Gişedeki kızın kavgayı bitirmeye niyeti yok, gişe memuru küfür etmeye başlıyor artık.

“Bana bak kızım, akşam akşam belaya sokma başımı, al paranı defol git” diyor.

Kız daha da ters çıkıyor bu sefer, “Terbiyesiz, bir de küfür ediyor, şikayet edeceğim seni, görürsün sen. Ver paramı, terbiyesiz”. Biliyorum ki kız, bundan daha iyisini yapıp, o da adama okkalı küfürler edebilir ama adam önce davranıp terbiyesiz taraf oldu, kız ağır davranıp üste çıkmalı. Hep bildik şeyler.

Sonunda sıra önümdeki adamda, bana çok az kaldı...

(Halbuki dönmene çok az kaldı. Gideli tam üç ay oluyor, daha sevgimi anlayamadan, sevildiğimi anlayamadan düştün yollara be adam. Ne için bilmiyorum.

Daha 27 yaşındayım, fedakarlık için geç bir yaş. Gözlerimi karartıp, önümü ardımı görmezden gelip peşine düşeceğim yaşları geçtim. 3 senedir çalıştığım şirketi, arkadaşlarımı, annemi, babamı, kız kardeşimi görmezden gelemezdim ya. Ben senin gibi pılı pırtısı çantasında gezen bir gezgin değilim, yatağımı yastığımı; bardağımı, sokağımı ararım. Ben senin gibi her işi yapamam, elim kalem tutar, aklım anca vergi hesabı yapar, ötesi hep boşluktur bende.)

Adam çekiliyor gişenin önünden, sıra bende. Gözleri kocaman kocaman açılmış, iri, esmer gişe memuruyla göz göze geliyoruz. Parayla birlikte üzerinde akbil takılı mavi kartımı koyuyorum adamın önüne.

“Aylık mı” diye soruyor, “Evet, aylık” diyorum.

(“Kurtar kendini bu günlük, aylık yaşamdan” diyorsun ellerimi tutarken. Hep bu halin geliyor gözümün önüne, ellerime uzanır halin. “Her günün o günün akşamını, her haftan o haftanın hafta sonunu, her ayın bir resmi ya da dini bayramı, her kışın yağacak karla birlikte gelecek kar tatilini, her senen yıllık tatilini bekleyerek geçiyor, masa takvimine benziyorsun” diyorsun, her kelimene hayran bırakarak beni.)

Gişe memuru uzatırken mavi kartımı, gülümsüyorum, o da gülümsüyor. Otobüse doğru hızlı hızlı yürüyorum, sanki yetişmem gereken bir yer varmış gibi. Oysa yetişecek hiçbir şeyim yok. Hiçbir şeyim.

(Son akşamımızda otobüse doğru yürürken “Biraz çabuk olalım, yetişmem lazım servise” diyordun. Yine elim elinin içindeydi. Gitmen mi gerekiyordu bu şehirden, beni bırakman mı gerekiyordu ardında. Biliyorum, emindin peşinden geleceğime, oysa gelemezdim, sürekli avuçlarının arasında duran ellerim bağlıydı benim; bu köhne, bu kalabalık, bu pis şehrin kapılarına; sımsıkı...)

Ayakta kalacağımı bile bile perondan kalkan otobüse koşup yetişiyorum, ha yolu ayakta gitmişim, ha peronda bir sonraki otobüsü beklemişim. Fark yok.

(“Küçümsediğin, acıdığın, süsten püsten başka derdi olmayan kızlardan farkın yok” demiştin bana son kez seninle gelip gelmediğimi sorarken. Beni o boş beyinli diye nitelendirdiğim kızlara benzettiğini duyunca sana öfkeyle bakmıştım.)

Otobüs kalabalık değil ama oturacak yerde yok, en arkaya gidip sırtımı direğe yaslıyorum. Ellerim daha yerime yerleşmeden çantama dalıyor istemsiz, Platon’un “Mektuplar”ını çıkarıveriyor. Açıyorum kaldığım kırk ikinci sayfayı, Platon devam ediyor “İşte yurdumu bu gibi düşüncelerle bıraktım...”

(“Tatlım, bu şehri bu gibi düşüncelerle bırakıyorum ben” demiştin gitme kararı verdiğinde.

“Senin gibi olamam, bir büroya kapanıp akşama değin çalışıp sonra eve gidemem, hiç yapmadım ben böyle, ben hep şehir şehir gezdim” demiştin gözlerin mavi denize takılı, Beşiktaş’ta Barbaros’ta otururken. Babanın polis olması, senin üniversiteye kadar olan okul hayatını tam altı farklı şehirde geçirmene sebep olmuştu. Üniversiteyi kazandığında geldiğin İstanbul, onca şehrin ardından sana ne çok güzel, ne çok efsunlu gelmişti. Şehirdi işte, kalabalık, yoz, karmakarışık bir şehir. Önceleri yaşadığın şehirlerden dikkat çekici bir farklılığı olmayan, öylesine bir şehir. Anlayamıyordun burada yaşayan insanların bu şehre olan aşklarını. Saçma gelirdi sana.)

Ani bir fren yapıyor otobüs, benimle birlikte ayakta duran tüm yolcular savruluyor bulundukları yerden. Toparlanıyorum, şoför dahil tüm otobüs yolcularının küfür ettiği, otobüse yol vermeyen beyaz Polo arabaya bir bakış fırlatıyorum bende yanından geçerken; Platon, kırk beşinci sayfadan devam ediyor “Böyle yapmam ne derece doğru ve akılcıydı?”

(Gittin. Sonra bana bir mesaj gönderdin gittiğin günün ertesi. “Böyle yapman ne derece doğru? Kendi cennetini kendin ateşe veriyorsun.” Sadece bunları yazmıştın, benden uzakta bana gönderdiğin ilk mesajda. Oysa sen mesaj göndermeyi sevmezdin, “insanlar söyleyeceğini söyleme cesaretini gösteremiyorsa, zaten söylenmemelidir o sözler” demiştin; küçük bir filozoftun sen, derin sularda her dibe battığımda nefes almamı sağlayan. Şimdi, üç aydır derin denizlere dalıyorum sensiz, her seferinde boğulacağımı ve asla yüze çıkamayacağımı hayal ederek. İçimde çocukluğumdan beri taşıdığım hüzün, hep kötü sonlara hazırlanmamı sağlar benim, oysa sen zorda kaldığımda uzanan bir el olduğunu gösterdin, tam eline uzanmaya cesaret duyduğumda, ağır sözlerinle dibe batırdın beni...)


Otobüsten iniyorum. İndiğim durakta bir adamla çarpışıyorum. Adam dönüp benim ona kasten çarptığımı düşünerek “Dikkat etsene kızım” deyiveriyor. İçimde, hücrelerinde sımsıkı kilitli tuttuğum tüm cinlerim kapılara abanıyorlar, yanık canım sızlamaya başlıyor, söndürmeye çalıştığım tüm şenlik ateşleri alevleniveriyor. Adama dönüyorum, gözlerinin içine bakıyorum. Adam ifadesiz “ne var” bakışı takınıyor. Çok derin bir iç çekiyorum, “pardon” diyorum. İçimden “ben senin kızın değilim, hayvan herif” diyorum. Cinlerim sessizce çekiliyorlar köşelerine; canım, yanıklarına üfürükler gönderiyor, şenlik ateşleri kalakalıyorlar, yandıklarıyla kalıyorlar, tıpkı benim gibi.

Üst geçitten geçiyorum parkın üst tarafından. Üst geçit her zamanki gibi esintili; Boğaz Köprüsü’nü, karşı yakadaki camileri görüyorum. Saçlarım yüzüme dökülüyor, dokunmuyorum.

Gittin gideli hiç ağlamadım, ağlamayacağımı da biliyorum. Eve uzanan yokuşu sessizce iniyorum, başım öne eğik. Bir fenalık yapmış, yüz kızartıcı bir suç işlemiş gibi, yaşadığım şeyin adını koyuyorum içimde. Terkettin beni.

(“Terketmiyorum seni. Sakın beni terkediyor deme. Sana bir aydır yalvarıyorum gel diye. Sakın arkadaşlarına, annene beni terketti deme” dedin bir keresinde. “Nereden çıkardın bunu? Dönmeyecek misin ki?” deyiverdim, içimde o güne değin sakladığım korkuyu ortaya serercesine. Şimdi, sekiz gündür aramadığına göre, dönmeyeceksin. Hiçbir zaman sevmediğin İstanbul’a, sevdiğin birkaç dostun dışında dönmeni gerektirecek hiçbir şey kalmadı. Gittiğin yerden sıkılınca başka bir yere gideceksin, İstanbul’a gelmeyeceksin. Belki başka ülkelere gidersin bu kez. Seni tutan hiçbir şey yok bu ülkenin topraklarında, bu soluduğumuz havada, bu suda. Güzelliğini inatla görmediğin bu şehrin mavi sularında...)

“Sular kesik kızım” diyor annem ellerimi yıkamak için yöneldiğimde banyoya. İçi su dolu bir pet şişe uzatıyor ellerimi yıkayabilmem için. Ellerimi yıkamak için lavaboya uzandığımda aynada bana küsmüş gözlerimle karşılaşıyorum. “Bırakamam onları” diye fısıldıyorum gözlerime, “hem terketti beni, nereye gidiyorsun?” diyorum. Gözlerim hiçbir şey demiyor, susuyor ölesiye. Omuz silkiyorum ben de, “konuşmazsanız konuşmayın” diyorum. Banyodan çıkıp, kendimi yatağa atıyorum. Annem gelip, gün boyu yaptıklarını anlatıyor, babam yine tüm gün kahvedeymiş zaten, “bu saat oldu hâlâ yok adam” diye söyleniyor. Gülümsüyorum, içimden “gidemem” diyorum.

(Bugün tam sekiz gün oldu beni aramadığın. Son konuşmamızda, “İyi geceler“ diledin. Sen bana asla iyi geceler dilemezsin, her telefonu “görüşürüz” diye bitirirsin. O sözü duyduğumdan beri bir daha aramayacağını biliyorum. Kabullenip, içinde hapis olduğum payıma düşen bu sisli hayatı yaşayacağım. Sana da “neden” bile demeyeceğim. Seni aramayacağım, aslında gitmene sevinmiş olduğum yalanını içten içe devam ettireceğim.

Göğe bakıyorum, beni terkettiğini gözlerime tane tane anlatıyorum.)

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairSEZEN ÇELİK
gonder 187 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker