Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 18-11-2005
SEVGİLİ CİNİM, ARSIZ PERİM, HANİMİŞ ÖLÜM?

Cinlerle periler yok mu diyorsunuz? Bir de Dirmit’e sorun bakalım. Sorun ki, ağzınızı bir karış açık bırakabilecek hikâyeler anlatsın size. Kişner Oğlan’ın nasıl peşine düştüğünden başlasın, küllük cininin kolundan tuttuğu gibi kendisini kamyona fırlatışından çıksın. Güzeller güzeli yengesini sırf kıskançlığından dilsiz bırakan Sarıkız’ı, komünist ya da uçak kılığına giren cinleri, ellerine zil takıp oynayanları, insanın ağzını dilini bir çırpıda bağlayanları da eklesin. Hâlâ “Yok öyle şey” diyorsanız, elbette siz bilirsiniz. Ama bir de şöyle düşünün; var deseydiniz eğer, gerçekten inansaydınız bu hikâyelere, cinlerle periler sizin için de var olabileceklerdi. Çünkü inandıklarımız hayatımızı biçimlendirir.

Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’de anlattığı gerçeklik Dirmit’inkidir. Dirmit için içtiği su ne kadar gerçekse Kişner Oğlan o kadar gerçek, cinler ne denli gerçeküstüyse içtiği su o denli gerçeküstüdür. “Atom yiyen kudurur lan!” gibi garip bir yorumun yandaş bulabildiği bir köyde doğmuştur çünkü o, ve bu köyde duvar dibine işerseniz çarpılırsınız, küllükte eşinirseniz çarpılırsınız, kuyuları taşlarsanız –alimallah– yine çarpılırsınız. “Ne alakası var?” diyecek olursanız alacağınız yanıt şu şekilde olacaktır büyük ihtimal:
– Kar üşütür değil mi?
– Üşütür.
– Ya güneş ısıtır mı?
– Evet, ısıtır.
– E, anlamayacak ne var? Cin de çarpar işte.

Yine anlamadınız değil mi? Oysa siz mantıklı bir açıklama ümit ediyor, daha doğrusu etmiyordunuz. Ancak beğenseniz de beğenmeseniz de yukarıdaki diyalog aslında mantıklı bir açıklamadır.

Bundan yirmi yıl önce Sevgili Arsız Ölüm’ü aynı mantıklı açıklama beklentisiyle okumuştum ben. “Derken Dirmit gözlerini açtı, rüyasında gördüklerine gülümsedi. Çocukluğunda anlatılan cin, peri hikâyeleri nasıl da yer etmişmiş içinde meğer,” gibi bir cümleyi bulacağıma ilişkin inancımı son cümleye dek kaybetmeden. Kitap umutlarımı boşa çıkararak bitti. Kalakaldım. O güne dek yazarların boş inanlarla savaşanlarına alışıktım, alıp onları da birer roman kahramanı yapanlarına değil. Cinden periden rahmetli babaannem bahsederdi, o da masal anlatırken. Elimdeki bir masal kitabı değildi oysa, bir romandı. Sonuçta o yıllarda sürüsüne bereket okuduğum köyden kente göç eden bir ailenin dramını anlatıyordu. Ki, bu dramı da pek çok kitapta okumuştum zaten. Kentin çelik pençesine düşüp mutsuz olan eski köylü taze proleterler yok muydu kitapta? Vardı. Vardı ama, saçma sapan inanışlar da onlar kadar vardı. Üstelik birinin gerçekliği diğerine baskın değildi.
Toplumcu gerçekçiliğin biçimlendirdiği bir okuma arka planına sahiptim pek çok yaşdaşım gibi. Sevgili Arsız Ölüm’ü çok sevdim ama nereye oturtacağımı bilemedim. Sonra sonra, zaman değişti. Kemikler yumuşadı, geçişken oldu. Edebiyat akımları birbirlerinden el aldılar, el verdiler; Sevgili Arsız Ölüm’ü de “büyülü gerçekçilik” denilen bir deftere kaydettiler. Anladım.
Perilerle cinlerle örülü bir anlatı, masal formundaysa, biz o formun kalıplarını baştan bilir, rahatça, sorgulamadan dinlemeye koyuluruz anlatılanı. O dünyada anlatılan şeyler zaten kendi inanılırlık kalıplarını kendi içlerinde oluşturmuştur. Oysa bir romanda cinlerle perilerden söz edilmesi, eğer yazar tarafından bunlara gerçekçi açıklamalar getirilmemişse bizi rahatsız eder. Romanın sonuna dek gerçeğin ortaya çıkmasını –örneğin Gulyabani’de Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın yaptığı gibi– yazarın bir açıklama, cinlere, perilere mantıklı bir çözüm bulmasını bekleriz. Fakat Latife Tekin’in burada sözü edilen ilk romanında, yazar gerçekliği sorgulamaz, sadece anlatır. Bu durum okuyucuyu sürekli bir ikirciklik içerisinde bırakır. Cin ve peri hikâyelerini de bilir okuyucu, köyden kente göçe ilişkin romanları da. Sorun, cinlerle perilerin yoluyla o romanların yolunun birbirinden ayrı oluşudur. Sevgili Arsız Ölüm’de ise yollar buluşur.
Örneğin, köylülerin Dirmit’in annesi olan Atiye’yi cinli zannedip ahıra kapamasına “cahil insanlar, yanlış anlamış işte” diyebilir, gülüp geçebiliriz. Hadi, Atiye’nin doğum yaparken yardımına Akkadın denilen bir kadının gelmesine de inandık diyelim. Kadın Atiye’nin çığlıklarını duymuş olamaz mı yani? Fakat aynı kadının Atiye’ye yardım ettikten sonra çıkıp gidişi, sonra da onu dünya gözüyle gören olmayışından hareketle anlatılmak istenen “erdi de uçtu” anıştırmasını ne yapacağız? Aynı Atiye’nin yıllar yılı Azrail’le neredeyse o elle tutulur gözle görülür bir varlıkmışçasına cebelleşmesine ne diyeceğiz?

Hiçbir şey diyemeyiz. Onun için de sorgulamayı bırakır, sadece “okur”uz. Artık biliriz ki, ne gerçekçi romanlarda ne de masallarda yaşamayı bir şekilde başardığımız “tahmin edebilme” haliyle bu romanda karşılaşamayacak, bildiğimiz kalıpların içerisinde okuyamayacağız bu romanı. Burada gerçeklikle gerçek olmayan iç içe ve biri diğerine daha gerçek olma konusunda baskın çıkamadan aynı dille konuşur. Bu aslında bir insanın dilidir. Konuştuklarımızın, söylediklerimizin, diğerleriyle paylaştıklarımızın dışında kendimize sakladığımız boş inanlarımızı da aynı düzlemde ele alınırken görürüz. Ortaya çıkarılanla çıkarılmasından utanılan bu kez el ele vermiş birlikte konuşmuşlardır. Bu deneyim işte, okur açısından gayet yenidir. Keyifle, tadını çıkararak okuruz. Gerçekliğin “gerçek”ten farklı olduğunu, gerçekler üzerinde üç aşağı beş yukarı uzlaşılabilirken, gerçekliğin uzlaşılabilir olmadığını, ne kadar insan varsa o kadar gerçekliğin bulunduğunu düşünerek okuruz. Sonra nihayet karşımıza kent çıkar. O da cinler ve periler kadar kendi başına bir karakterdir romanda.

Dirmit’in cinlerle perilerle örülü büyülü dünyası, kente gelişinin ilk günü derin bir yara alır. Pencereden bakar, sokakta bir peri kızı görür. Annesi ise onun peri kızı bulduğu yerde “saçları yoluk yoluk bir naylon bebekle, ağzı ayrık sokakta dikilen” bir kız görür. Romanın bundan sonrasında ne Kişner Oğlan peşine düşer Dirmit’in, ne başka cinler periler uğrar yanına. Köyden kalan tek büyülü arkadaşı parkta bulduğu kuşkuş otudur. Sonra sonra da şehrin peşine düşecektir Dirmit. Her ne kadar yazar bu konuda bir yorum yapmasa da anlarız ki, cinlerin, perilerin de sınırları vardır. Kentlere ve büyük insanların yanına pek uğramazlar. Yerleri kırsal alanlar ve çocukluktur. Şehir bu anlamda bizi yaşça da bakış açısı olarak da büyütür. Büyüdükçe, dünyaya dair ayağı yere basan bilgimiz çoğaldıkça, cinleri perileri unuturuz. Kent her iki anlamda büyümenin yeridir.

Bildiklerimiz hep bilemediklerimizden azdır. Yine de bunu kabullenmez, bilemediklerimizi de bildiklerimiz haline dönüştürmeye çalışırız. Cinlerle periler, boş inanlarla el ele tutuşup bildiklerimizle bilemediklerimiz arasındaki o pırıltılı grilikten, hayallere teşne boşluktan sızarlar hayatımıza. O boşluğu tahminlerimiz, çıkarsamalarımızla doldurmaya çalışırız. Bilgi kefemiz ne denli hafifse, hayal kefemiz o kadar ağır çeker.
Şimdi bilginin gücü adına bir kez daha gülebiliriz cinlerle perilere inananlara. Fakat Dirmit’in gözünün, aklının, hayal gücünün yerine geçebilir miyiz? Ya Atiye’ye görünen ölümün ne kılıkta geldiğinden emin olan var mı içimizde?

“Sevgili Arsız Ölüm”de Anılan
Cin ve Periler

Kepse: Huvat köye sık sık kimsenin bilmediği şeyler getirmeye başlayınca köylüler onun “Kepse” yakaladığını düşünürler. Kepse “.. .. göze görünmeden önce, ilkin bir ateşle yoklardı. Arkasından bir titreme, bir ter. Sonra da güp! diye gelir insanın göğsüne çökerdi. Mercimek gözlü, elsiz ayaksız, kapkara yumak gibi bir şeydi. İşte o an kolunu kıpırdatabilir, Kepse’yi tutabilirsen tutarsın –kulun kölen olur, bir dediğini iki etmezdi–; tutamazsan kaçıp gider, bir daha da o fırsat ele geçmezdi.”

Sarıkız: Buğlek ininde yatar. Çok güzeldir. Topuklarına değen saçları vardır. Çırılçıplak, elinde bir kara kırbaçla gezer. Güzel kızları kıskanır. Erkekleri baştan çıkarıp peşinden inine yürütür. Sonra da öldürür. Korunmak için erkekler boyunlarına muska takar, karıları kırk “salatantünce” okuyup kocalarının yüzüne üfler, öyle uyuturlar. Kendisiyle uğraşanların başına türlü bela getirir. Sevgili Arsız Ölüm’de onu taşlayarak köy yolundan kovan kadınlara inat, köyün başına eşekleri musallat etmiş, peşine taktığı Ayneli Memet’i köylü ölü bulup da kadınlar Buğlek inini basınca, köyün başına kara bir dumanı musallat etmiş, bu dumanın değdiği nişanlı kızları, taze gelinleri dilsiz bırakmıştır.

Kişner Oğlan: Asıl yeri Kahveci köyüne giden yolun yamacındaki ağaçlık bir tepedir. Arada çevre köyleri dolanır. Erkeklere görünmeyip, kadınların yoluna durur. At kişnemesi gibi sesler çıkararak pantolonunu sıyırır, kaçanın peşinden koşturur. Kişner Oğlan her duayı ezbere bildiğinden kendisini kaçırmak için dua okunduğunda, o da okunan duayı okuyup duanın etkisinden kurtulur. “Ama ‘Allahüla’nın bir yerini okuyamaz, orasına geldi mi dili dönmez, dilini bir türlü çevirip duayı bitiremediğinden, ‘Allahüla’yı çiğneyip geçemez, küfrü bastığı gibi kaçar, ancak duanın etkisi geçerse geri gelirdi.”
Küllük cini: Küllükte yaşar. Rahatsız edilirse külleri havaya savurur. Zil takıp oynar. 

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairARZU ÇUR
gonder 287 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker