 Üye Girişi
 Ara - Bul
|
    |
|
Tüm
Yazılar |
|
|
     |
03-06-2005 |
| SİBİRYA ŞARKISI |
|
|
1 Uzun boylu, gri saçlı adam, paçaları ıslanmış bir halde Çankaya'yı tırmandığında dizlerinin daha fazla dayanamayacağını düşünmeye başlamıştı. "On iki, on dört, on altı, ons ekiz..." Yirmi dört numarayı bulduğunda derin bir "oh" çekti. Gerindi sırtını kütürdetip dikleştirdi. Küçük bahçeyi geçip kapıya vardığında saçlarını geriye yatırdı. Genç başkentin Alman suratsızlığı içinde parlayan bu iki katlı müstakil ev, daha bahçe kapısında, üzerine çeki düzen vermesi için uyarmıştı onu. Bir an solukları hızlandı. Göğsünün ortasına bir sıcaklık yayılır gibi oldu. Her konserden önce hissedilen bir şey değil miydi bu? Belki başka bir şey?... Geçmiş beklenmedik yerlerde dikilir bazen önümüze... "Odesa, 1924... İşçi kulübelerinin arasındaki asfalt yol iki yanında atkestaneleri ve meşelerle, bahçe kapısında askerlerin, nöbet tuttuğu iki katlı bir eve ulaşıyordu. Bir asilzâdeden "halkın temsilcilerine" kalmıştı..." Kapı'da, iki dakika kadar bekledi. Zile birkaç kere uzandı. Sonra... Nefesini tuttu, zili çaldı. - Kim ooo?! Yutkunarak kırık Türkçesi ile: -Ben... İstanbul'dan geliyorum efendim, Solomon Kohen müzik evinden, piyano için... Kapı hızla açıldı. Küçük, yuvarlak camlı gözlüğü burnunda, elinde bir gazeteyle, kısa boylu bir adamdı kapıyı açan. Geleni gözlüğünün üstünden süzdükten sonra içeri seslendi: - Ayla bir adam geldi, İstanbul'dan, Solomon bilmemkim göndermiş... - "Kohen" efendim, müzik evinden... -Ne haltsa!... Ta İstanbul'dan gelerek bulmak için bir sürü uğraştığı üstelik içeri bile alınmadığı evin kapısında, bir halta mensup olmanın nasıl bir şey olacağını düşünürken yine solukları hızlandı. Hele kısa boylu adamın dik, itham eden bakışları... "Bu bakışlar! Allah'ım! Dünyanın her yerinde aynı mı?" " Odesa'daki ev... Askerler iki yanında yürüyordu. Biriyle kapıda bekletilmişti. -Dur bakalım! Komiser yoldaş meşgul... İçeri giren asker belki yirmi dakika sonra ancak halini anlatabilmişti: - Yoldaş Aleksi! Saratov'dan bir adam gönderildi: Piyanistmiş. İçerideki adam söyleniyordu: -Bir burjuva eskisi daha ha?.. Demek hepsini öldüremedik. -Yoldaş Aleksi, adamın madalyası var... Bir de şu belgeler... İçerdeki adam, üzerinde bir bornoz olduğu halde geldi, elinde belgeleri ve madalyayı tutuyordu. - Madalya ha?.. Belgeler, belgeler!... Bir burjuva her zaman burjuvadır! Sen doğuştan hainsin! Ümitsiz bir çırpınışla: - Yoldaş lütfen... Ben zararsız bir adamım... İsterseniz çocuklarınıza ders verebilirim. Kafasına yediği dipçikle bayılmıştı." Şimdi bayıldığı yerde ayılıyor gibi... İçeriden bir kadını sesiyle kendine geldi: - Geldi mi, iyi iyi... Alsana içeri, donmuş adamcağız... Kısa boylu adam, geleni, gönülsüzce buyur etti. Eşikte öylece bakakaldı bir müddet.... O sırada salonun kapısında küçük bir kız belirdi. Bir müddet sessizce baktı adama, ellerini arkasında birleştirerek: - Hoş geldiniz... Adam bir an içim üşüdüğünü unuttu. Gözlerini, kıvırcık saçlarına beyaz bir kudela takılmış, sağa solla sallnıp duran küçük kızdan ayıramadan: -Hoş... Hoş bulduk kü... Küçük hanım. Teşek..kür ederim. -Siz... Piyanomuza mı bakacaksınız? Kız peltekti. Adamın, soğuktan katıldığını sandığı yüzünde bir gülümseme belirdi. -E.. Evet piyanonuz için. - Ona şarkı söylemeyi mi öğreteceksiniz? Adam verecek cevap bulamadı önce... Hiç böyle düşünmemişti daha önce... -Ee...Evet. Galiba ona biraz öğretmeliyiz... Siz ne dersiniz küçük hanım? Kız küçük adımlarıyla yaklaşıp adamın elini tutuverdi. -E hadi o zaman... Şey... Siz Alman mısınız? Adam yine şaşırmıştı. - Ha... Hayır... Niçin?.. - Babam, "Onlar çok büyük millet!" diyor. "Millet " ne demek? Onlar çok kocamanmış, cesurmuş. Upuzunlarmış, sizin gibi... Ben bir "hanımefemdi" görmüştüm. Sizin gibi konuşuyordu. Adam küçük hanımın "hanımefemdi" derkenki özentisine gülümserken bir yandan sırtından soğuk bir elin geçtiğini hissetti. - Hayır küçük hanım, ben Rus'um. - Aa! Rus mu? Babam Ruslar'a "Pis kommmis domuzlaa" diyo. Komminis kötü bi sey mi? - Şey... Ben... Komünist değilim küçük hanım. Bence... Babanızın konuştuklarını dinlememelisiniz, yani izinsiz. Bu... Nasıl diyorsunuz?... "Ayip" bir şey... Kız bastı kahkahayı: -Hahahaha! "Ayip" diil iste.... Ayıp, ayıp. Aaaaaaaayıp! Siz ne komik konusuyosunuz... Hadi gelin, piyano çalalım. -Hmmm. Peki... Yalnız isterseniz. önce bir sesine bakalım. - Hıhı, tamam... Piyanonun kapağını açtı. Kapaktaki yazıda, sonra tuşlarda gezdirdi parmaklarını. "Smirnoff... Çok güzel..." diye mırıldandı. - Aa!.. Ne dediniz? - "Smirnoff, güzel piyano..." dedim. Piyanonuz eski, hemde çok güzel. Kim çalıyor onu? -Annem, biraz... Ben de ders alıyorum -Yaa?.. Ne güzel. Ben de biraz çalabiir miyim? -Oluur... Pardösüsünü çıkarıp yandaki kanepeye bıraktı. Önce bir kaç akor bastı, sonra bir şarkı çalmaya başladı. Küçük gözlerini kocaman açmış bakıyordu, sonra daha bir şaşkınlıkla küçük elini adamın ellerinin üstüne koydu: -Aaa! Ellerinize ne oldu sizin? Acıyo mu? Adam gülümsedi: -Hayır, artıl hayır... Çalmayı bıraktı, küçük kız gözlerini adamın ellerinden ayırmıyordu. -Bir kaza geçirmiştim de... Sibirya'yı duydun mu hiç? - Iı!... O nedir? " Odesa'dan sonra son hatırladığı yer Kazan'dı. Tahtaların arasından gördüğü kayın ormanlarının koyu gölgelerinin ve İdil'in kollarından ayrılmış bataklıkların üstünden takırdayarak giden trenden indiklerinde bir daha yürüyemeyeceğini sanıyordu. Horoylar'ın köylerinin yakınındaki çalışma kampına yaklaştıklarında yüzlerini yırtan soğuk, bunu hemen unutturmuştu. Bir de okul arkadaşı Hayim'in tökezledikten sonra kampa ulaşamayan gövdesi... Ayı ve kunduz postuna bürünmüş çekik gözlü adamlar, sert bakışlarla süzüyorlardı hepsini. Sonra, arkalarını dönüp sessizce gidiyorlardı. Bir yanda üzerinde karların kumgibi savrulduğu buzlu bozkır, diğer yanda gri kuzey ışığının derinlerinde kaybolduğu tayga uzanıyordu. Soğuk açıkta kalan yerlerine dişlerini öyle bir geçiriyordu ki yanlarındaki askerleri, ölümün kol gezdiği bu topraklarda onlarla eşit kılıyordu. SİBİRYA ŞARKISI 4 Zamanın nasıl geçtiğini bilmek burada daha da zordu. Geceler gündüzler sanki kucaklaşıyordu... Zamanın bu durgunluğu, bütün bozkıra hakim olan o sonsuzluğa uzanan grilik insanı bazen çıldırtacak gibi oluyordu.Burada herkes mahkûmdu. Duvarlara gerek yoktu, çünkü uçsuz bucaksız bozkırı aşmak imkânsızdı. Kurtlar, ormanın karanlığında kaybolanların acılarını dindirmekte geç kalmıyordu. Bu yalnızlığın, bu terkedilmişliğin ortasında kamp komutanı kendini içkiye vermişti. Durmadan içiyor, geğiriyor, parti sekreterine kaçan Belarus metresine küfrediyordu. İşte bu yüzden, gaz lâmbasını devirip de kulübesi yandığında kolunu bile kıpırdatamadan kül oldu. İşin kötü tarafı yangının diğer kulübeler sıçramasıydı. Dev çamların yüzleri kıpkızıl bir korkunu ışığıyla aydınlanıyordu. Askerler, mahkûmlara bağırıyor, kaçmaya kalkanları vuruyordu. Bu arada... Elbette, bozkırı, çekik gözlü ilkel insanlardan temizlemeyi de ihmal etmiyorlardı... Dumanlar her yeri sarmıştı. Bir kulübeden çocuk çığlıkları geliyordu. Genç bir horoy kadını koluna yapışmış, yarım yamalak Rusça'sıyla yalvarıyor, kulübeyi gösterrek yardım isitiyordu. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. "Efendim... Lütfen efendim..." diyordu. Alevlerin yanaklarına değen sıcaklığıyla uyandı... Kafasında çocukların çığlıkları yankılandı... Kadın, elini göğsüne dayayıp yalvarıyordu. Kadının, göğsüne dokunuşuyla irkildi. Bir an, kadının bütün korkusunun kendi kalbine aktığını hissetti. Göğsü patlayacakmış gibi oldu. Ulumayı andırır bir çığlık attı ve alevlerin arasına daldı. Kulübenin çatısı çökmüştü. İki çocuğun üstünde duran bir ağaç, yanmakta olan diğerlerini ayakta tutuyordu. Çok sıcaktı... Kapını yanında duran bir tüfek gördü. Onun tahtanın altına soktu, hafifçe kaldırdı. -Kaçın, kaçın çocuklar! Tahtanın altında kıvrılmış çocuklar hızlıca sürünerek kaçtılar. Fakat bu arada, tahtanın tuttuğu diğer parçalar kaydı ve üstüne yıkıldı. Alevlerin, göğsünü delip geçtiğini sandı. Sanki içine dolmuşlardı. Geldiğinden beridir her yanını saran donma hissinden kurtulmuştu işin garibi. Şimdi... Vücudu alevlerle bütünleşmişti, hafiflemişti. Bozkırda yükseliyordu... Dev çamlar ayaklarının altında küçüldü, küçüldü.... Gözlerini açtığında ihtiyar bir Horoy baş ucunda davuluyla dua ediyordu. Suratı is içinde iki çocuk,şifalı otlarla sarılmış elini tutuyor ve... Gülümsüyordu .... 5 - Sonra Horoylar beni sakladı... Uzun ama çok uzun bir yolculuktan sonra Romanya'ya ulaştım Oradan bir gemiyle İstanbul'a geldim. Buraya önceden gelmiş pek çok Rus vardı. Zaten çok geçmeden harp çıktı. İşte böyle küçük hanım... Az önce adamı isteksizce buyur edip ortadan kaybolan , küçük hanımın babası, salonun kapısından şöyle bir bakıp çekildi. İçeriden homurtuları geliyordu. - Ayla! Bu herif Rusmuş! Niye dikkat etmiyorsun canım?! Bak partide duyulursa itibarım iki paralık olur. Tam harbin bu safhasında... Delirdin mi, eve bir Rus getiriyorsun? -Ama hayatım... Adam en iyisiymiş... Hem ta İstanbul'dan... - Ben anlamam ne yap yap, sepetle şunu. Ben konuşursam kötü olur... - Ya piyano sevgilim?... -Ayla! Başlatma piyanoya şimdi... O da akortlanmayıversin. -Peki peki kızma... Ayla Hanım telâşla salona girdi: -Şey... Beyefendi... Salonda yalnızca küçük hanım vardı. - Yuri... Adı Yuri'ymiş anneciğim, gitti... Küçük hanım, aralık duran sokak kapısına koştu, piyanistin ardından seslendi ve tek görebildiği akşamın alacakaranlığında sokak lâmbalarının altında, yağmura aldırmadan köşede kayboluşu oldu. Küçük hanımın dudakları büküldü, yumuk yumuk elleriyle, yanaklarına süzülen iki damla yaşı sildi: - Güle güle Yuri... Güle güle...
|
|
|
|
AFŞAR ÇELİK
|
|
|
|
|
|
|
|