Tam bayram üstü ne gereği vardı merdivenlerden düşerek iki kaburgasını kırıp, bacağının liflerini kopartacak? Dikkat etse, düşmese olmazdı sanki!
İyi de Vildan çok mu istemişti düşüp kırılmayı? Çalan telefona yetişmek isterken yuvarlanıvermişti işte.
Bayramı yarı yatakta, yarı ayakta geçirdi. “Sınırsız sorumlu”nun neden hep kendisi olduğunu sorgulamadan, kırılmışlığını gö zardı ederek yüklemlerini eksiksiz yaptı. Aile büyüklerine bile gittiler. Bir eliyle kırıklara hafifçe bastırarak, ağrı kesicilerle destekleyerek yaptı tüm işlerini.
Bedeninin büyük bir bölümü asıl rengini unutturacak kadar mor çürüklerle kaplıydı ama sızlanmamayı öğrenmişti artık. Elinin ulaşabildiği yerlere ilaç sürerek kendini sağaltmaya uğraşırken, düşünmeye başladı:
"Git gide artarak kediye benziyorum. O da, sevgi için yaltaklanır, hastayken de kendini sağaltır ya! Yalnız olsam neyse ne! Ama aile - hani o nice umutlar yüklenmiş, yalnızlığa çözüm olarak gösterilmiş o yüceltilmiş kurum - içinde ilgisiz, kendi çözümüne bağlanıp kalmak nasıl da yıpratıcı. Hani " Seni sırtımda taşırım!" diyordu birileri...
Kendilerine sunulmasını hakları olarak kabul ettikleri ilgi, sevgi, sevecenlik; " Bayram tatili burnumuzdan gelecek, şimdi işler bize kalacak" bencilliğinin ve tepki olarak ortaya çıkan bir tür kızgınlığın ardına saklanıp kayboluvermiş.
Bir yerde yanlış yapmış olmalıyım ama nerede? Aslında yanıtı biliyor da..."
Ellerini yıkayıp, sofra kurmaya başladığını fark edince ev işlerine programlanmış bir robot olduğu aklına geldi birden. Buruk bir gülümsemeyle sürdürdü işini.
-Yemek hazır mı?
-Evet. -Görmüyor sanki!- Haydi çocuklar yemeğe! Seslenmek canını acıtıyor. Zaman zaman nefes alması bile zorlaşıyor iyice.
-Nasıl olmuş? iyi mi?
-.....
-Neden güzel olmuş, eline sağlık demek bu kadar zor geliyor bilmem! Sofraya bir çatal koysanız teşekkür beklersiniz ama...
-Tuzluğu versene.
-....
-Bulaşığı toplayınca Ayşen’e gitmek istiyorum.
-Akşam akşam...Hani her yerin ağrıyordu?
-Ağrıyor tabii. İş yaparken gelmiyor aklınıza. Zaten evi iki sokak ötede, çok sıkıldım. Değişiklik olur biraz.
-İyi, iyi. Sen bilirsin.
Topallayarak yavaş yavaş yürüyordu ama dışarıda olmak çok hoşuna gitmişti. Her adımında tatsız düşünceler ardında kalıyordu sanki.
Ayşen arkadaşını görünce nasıl rahat ettireceğini bilemedi. Sırtına yastıklar yerleştirip iyice şımarttı onu. Sonra ellerine çay bardaklarını alarak uzun uzun konuştular. İnsan ilişkilerinden, iletişimden daha çok da iletişimsizlikten konu açılınca zaman çabucak geçiverdi.
-Aaa, saat on biri geçiyor, ben gideyim artık.
-Daha erken, ne güzel konuşuyorduk. Hem Orhan seni eve bırakır, otursana.
-Sabah işyerime gidip rapor alacağım. Erken kalkmalıyım. Çocukların kahvaltısı, okul hazırlığı filan....Ben kalkayım.
- Orhaan,hadi oğlum Vildanı eve kadar götürüver.
-Çocuğu rahat bırak Ayşen, iki adımlık yol için giyinmesin. Daha geç saatlerde bile gitmedim mi ? Şimdi ne istiyorsun çocuktan?
-Korkmaz mısın?
-Yok canım, çocuk muyum ben?. Haydi hoşça kal.
-Hoşça kal canım, görüşürüz.
Vildan, ağrıyan bacağını zorlamadan yavaşça indi bir kaç basamağı. Yazdan kalma bir sonbahar gecesiydi. Mutluluk veren derin soluklar alarak, usul adımlarla; her adımdan, her soluktan tat alarak yürümeye başladı. Görünürde kimseler yoktu. Birden hemen arkasında adım sesleri duydu. Önce aldırmadı, sonra arkadaki kişinin geçip gitmediğini, adımlarını onun yavaşlığına ayarlayarak yürüdüğünü farketti. Olanağı ölçüsünde hızlandı, adım sesleri de öyle.
Korkak biri değildi ama bir gariplik seziyordu. El yordamıyla cebindeki anahtarlığı bularak iki anahtarı muşta gibi kullanabilmek için parmaklarının arasına sıkıştırdı. Kısa bir süre sonra yan yana yürümeye başladılar. Vildan sesini kalınlaştırıp, sertleştirerek, özellikle de korku tınılarını saklayarak caydırıcı kılmaya uğraştığı bir ses tonuyla: "Çabuk uzaklaş yanımdan! Yürü!" dedi, cevap yoktu. Garip solumalar duyuluyordu yalnızca.
İlk kez sorunun büyüklüğünü kavradı. On beş yirmi metre kadar ileride sokak lambası ve onun hemen karşısında da evi vardı. Önce ışığa ve sonraki aşamada da evine ulaşmayı amaçlıyordu. Bacağının ağrısını duymuyordu bile. Yalnızca, parmaklarında anahtarın basıncı... "Çabuk olmalıyım ama adam korkumu anlamamalı, yoksa uyarılıp saldırganlaşabilir" diye düşünüyordu. Hızlandı. Bir anlık sessizliğin ardından koşma sesleri duydu.
Ve bir el....
Yeşil ceketli, uzun boylu adam soldan saldırdı. Binlerce kolu varmış gibi dokundu bir anda. Vildan koluyla savurdu onu. Anahtarlı eli havada " Hayvan! Seni hayvan!" diye bağırdı istemsizce ve göz göze kilitlendiler. Adam kıpkırmızı yüzü, yuvalarında devrilip duran gözleriyle korku filmlerinden çıkıp gelmiş gibiydi. Kelleşmiş kafa derisine kadar kıpkırmızı, yılbaşı hindisini çağrıştıran bir adam! Bu görüntü, gülünç gelmiyor ve garip bir şekilde korkutuculuğunu arttırıyordu. Omuzları ileri geri devinimler içinde; saldırsın mı, dursun mu, kararsız gibiydi. Hırıltılar içindeki sözcüklerinden adamın, garip bir kendinden geçiş halinde olduğu anlaşılıyordu.
İnsan, bazen ölçülemeyecek kadar kısa bir anda ne çok şey düşünebiliyor. Düşünüyor Vildan: "Adam, sarkıntılık edişinin yanı sıra iyice dengesiz davranışlarıyla tam bir deli. Hadi, git artık!" desem anlayacak durumda değil.
Düşünüyor: "Cinsel açıdan tehlikede değilim. Tam ışığın altındayız. Hem üstümde pantolon var. Bu da en azından zaman kazandırır bana. Ancak şiddet uygulayabilir. Vurabilir. " Gözümü hiç ayırmamalıyım gözünden. Omuz hareketleri de hızlandı, bir adım ileri bir adım geri atıyor şimdi. Bir şeyler yapmalıyım. Bir tekme atsam, en can alıcı yerine bir tekme...
Düşüncenin hızı gerçekten şaşırtıcı. Birden bire yıllar önce yaşadığı bir olay geliyor aklına. Hiç de düşünceye, anılara dalmanın zamanı değil aslında ama elinde değil: öğrenciyken Kütahya’dan aldığı bir çağrıyla konuk gittiği psikiyatrist Işık beyin, aile dostlarının evinde şimdi.
Evin hanımı Perihan teyze özenli yemekler hazırlamış. Işık bey, Perihan teyze, oğulları Mehmet ve Vildan masa başında yemek yiyerek konuşuyorlar. Mehmet:
-Nasıl korktum geçen gün bilemezsiniz. Okulda yine olaylar çıkınca ortalık bir karıştı ki !! az kalsın....Neyse, sizde durum nasıl?
-Bizimki de öyle. Her gün bir olay var. Gazetelerden okuduğumuz ölümler yanı başımızda.
-En çok neden korkarsın Vildan?
-Ne bileyim Işık bey? Sanırım tokat yemekten, birinin bana vurmasından korkarım. Şiddet, kime uygulanırsa uygulansın çok korkutucu...
Yanıt sırası Işık beyde. Ve sağında oturan Işık bey’in eli şimşek hızıyla kalkıp Vildan’ın suratında patlıyor birden.
-Aaaa! Işık! Burası terapi odası mı?
-Sen karışma!
Vildan çok şaşkın. Herkes onun tepkisini bekliyor. " Bana vurdu! Bana vurdu! Neden? Sağaltmak için mi? İyi ama ben onun hastası değilim ki, konuğuyum. Ayrıca terapide tokat atıldığı nerde görülmüş!! Niyeti kötü olamaz. Ama..." Donmuş gibi tepkisiz duruyor. Hıçkırıktan bile yoksun gözyaşları akıyor yalnızca. Perihan teyze ustalıkla konuyu değiştirip dikkatlerini başka bir konuya çekmese öylece kalacak masanın başında....
Yıllar sonra, pek çok şeye farklı pencerelerden bakmaya başladığında, o sahne ne zaman gözünün önüne gelse Işık bey’in tokadını aynı hızla iade ederken görüyor kendini. Kendisi psikoterapiden geçmemiş; saz çalmanın eşcinsellik belirtisi olduğu savıyla çok sevdiği, üstelik ustalıkla çaldığı sazını tozlanmaya bırakmış bu doktora karşı hiç bir yakınlık duymuyor artık. Uzmanlara güvenini, saygısını yitirmemiş, sadece ona sevgisi ve saygısı yok.
"Hoş, belki de olumlu bir sonuç sağladı o tokat. Artık kimse bana vuramaz. Vursa da ben tepkisiz kalmam, artık korkmuyorum da."
"Ama bu adam farklı. Bu hasta adam korkutuyor beni ve ben kendimi koruyacak kadar sağlıklı değilim. Hiç bir canlıya vurmadım şimdiye kadar zaman kazanmak, kurtulmak için yapabilir miyim? Bir tekme atabilir miyim ona?
Evet yanıtı tank kararlılığında bir çığlık. İyi de hangi bacağınla atacaksın tekmeyi? Düşerken liflerini koparttığın bacağınla mı? Ve ardından korku: ya o da vurursa, kırık kaburgamın üstüne düşersem?"
Gözünün ucuyla evinde yanan ışığı görebiliyor. Eviyle arasında on metre bile yok ve ne kadar uzun geliyor bu on metre. Küçücük bir karınca gibi duyumsuyor kendini. Bir ses duyuyor birden. Haykıran bir ses." TAAARIIKKK!!! TAARIIIKKK !!!!"
Hiç bu kadar yüksek tonda duymamıştı kendi sesini. Adam ürküyor, gözlerindeki geri adımdan anlıyor bunu. Yanı başlarındaki evde ışıklar yanmaya başlıyor. Vildan, gözünü bir an ayırabilse kıpırdayan perde aralığından bakan birilerini görebilecek belki. Yine de çıt yok. Kimse "Ne oluyor?" demiyor. Sadece izleyip bekliyorlar. Neyi? Bilemiyor. Yine kendi sesi. Bu kez daha da gür: " TAARIIKK! KOŞ! TAARIIKK!! "
Düşünce kanatlanıyor yine. "Ya kocası duyarsa yardım çağrısını?" Hem istiyor hem çekiniyor bundan. Ve adam ilk kez gerçekten korkuyor. Anlaşılan, duruşundaki kararlılıkla sesinin gücü birleşince istediği etkiyi sağlamış sonunda. Adam ışıktan hızla uzaklaşıp, karanlıkta kayboluyor.
Vildan tüm gücünü yitirmek üzere artık. Tek amacı sekiz on adım atıp, şiddetle titreyen parmaklarıyla anahtarı kilide sokup apartmandan içeri sığınabilmek. Ayakları düşünmüyor. İyi ki böyle bir yetenekleri yok. Tüm bedeni titremeler içinde. Yedi, sekiz, dokuz... Şimdi kapının önünde. "Ya adam geri dönerse? Ah! N’olur dönmesin tanrım. Ne olur eve girebileyim."
Kapıyı açıyor, arkadan kilitliyor aceleyle. Gece karanlığıyla sırlanıp aynalaşan camdan yansıyan kendi görüntüsüyle irkiliyor birden. "Oh! O değil! Tamam artık geçti. Geçti artık. Sakin olmalıyım." Asansörün kapısını açıyor. Aynadan sadece iki siyah göz bakıyor ona. Yüzü dudaklarına kadar bembeyaz. Başını aynaya dayayarak soğuk dokunuşuyla rahatlamayı umuyor.
Hemen toparlanmalı. Evdekilere belli etmemeli. Adı gibi biliyor çünkü "Bu saatte sokakta ne işin var? Ders olsun bu sana!" deneceğini. Yani, gece sokakta olması aklayacak mı karşısındaki hasta adamı? Ya da suçlular yer mi değiştirecek?
Sıkıca sarıp avutacak iki kol, gerçekten anlayacak bir akıldaş bulmak bu kadar mı zor? Oğlunun tırmanmak isterken düştüğü ağacı, onun ağlayan küçük bedenini nasıl kucakladığını, nasıl öpüp avuttuğunu, korkusu ve acısı geçince, ağaca yeniden tırmanması için onu nasıl yüreklendirdiğini anımsıyor. O da avutulmak, başını dost bir omuzda dinlendirmek, onarılmak istiyor. Sıcaklık duyumsamak istiyor yalnızca ve alnı aynada nasıl da soğumuş...
"Bu asansör de ne çabuk geldi bizim kata… artık kapıyı açmalıyım. “
Neyse ki, Tarık içerdeki odada T.V. seyrediyor. Ona gözükmeden banyoya giriyor hemen. İyi ki yardıma koşacak makyaj malzemeleri var. Allıkla çabucak renkleniyor yanakları. Beyaz yüzünde biraz yama gibi duruyor ama idare eder. Banyoya girer girmez akmaya başlayan gözyaşları parlaklık kazandırmış bakışlarına. Elleri hala sonbahar yaprakları...
" Selam! Ben geldiim." diye sesleniyor. Kaşlar çatık. Ses yok. Saate bakılıyor yalnızca. Eh! sınırlar çok aşılmamış, idare edilebilir bulunuyor durumu. Kavga yok.
Odadan çıktığı fark edilmiyor bile. Şimdi koşup sığınabilir uykuya. Ah, bir de her gözünü kapatışta o yabanıl saldırganı karşısında bulmasa... Odanın sessiz karanlığında tüm duyguları ve bedeni ağlıyor şimdi. Yastığa sarılıyor önce, yastık yumuşak, suskun ve sevecen geliyor ona. Cansızlara anlam yükleyerek kendini avutmaya nasıl da alışıyor insan. Sonra, sığınmanın başkenti olduğuna inandığı kendine, tüm yelkenleri yakılmış bir gemi olup süzülüyor.
Ve bedeni büyüyüp kelebek olacak kurtçuğu sabırla, özenle koruyan bir koza oluyor birden.