Ana sayfaya gitmek için tıklayın.
Online flash oyun listesine gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi forumuna gitmek için Tıklayın.
Tek Sevgi e-kitap listesine gitmek için Tıklayın.

  Üye Girişi
Oturum açın 
E-Posta
Şifre
 
 
Üye Olun
Şifremi unuttum
Bu sayfayı online sık kullanılan listenize ekleyin

  Ara - Bul

geri  YAZININ DEVAMI yeniYeni Yazı Gönderin
font1font2font3font4 İlk Önceki rastgele Sonraki En Son   TümüTüm Yazılar  
00000 03-06-2005
SOKAK

                                                                         Dersu Uzala’ya

Falcı, rüya tâbirci kocakarıların ve palavracı avcıların henüz keşfedemediği bir çıkmaz sokak var şehirde. Kimse geçemez içinden. Kimse oturamaz avlulu, bahçeli evlerinde. Kaldırım taşlarının arasından ve mıcır döşeli yollarından otlar fışkırır. Cüce otların boyu ağaç yosunlarından biraz uzundur. Dev otların boyu yetişkin bir insanınki kadardır. Uzun ve incedirler. Buldukları ender aralıklardan, şap dökülü kaldırımların çatlaklarından fırlayıvermişlerdir. Seyrektirler. Betonların arasından fışkıran yabani incir ağaçlarına da rastlanır tek tük. Sokağın bir ucu gün doğusuna, diğer ucu günbatısına bakar. Güneşin ışıdığı taraf yüksekçe, günün geceye morlu kızıllı kargılar savurduğu tarafsa alçacıktır. Sanki tepeden aşağı perdahlı ve de sihirli bir tomar kağıt silkelenip döne döne açılmış da metruk evleri, otları, hayvanlarıyla tüm bu sokak çıkmıştır ortaya. Ne zaman? Kesin bir tarih söylemek güçtür. Çünkü tarihi de yorar şehrin insanları, fal gibi. Tarih rüyadır bu şehirde.

Yüksek tarafta yolun çökkünleşmesinden oluşmuş kendiliğinden bir sarnıç vardır. Yağmurlar fazlalaştı mı taşar. Suyu aşağı akar. Dar sokak yolunun tam ortasında, başlarda sarnıcın suyuyla beslenen dev bir çınar uzanır gökyüzüne. Çınarın yaşı belki sokağın yaşıdır; kökleri, zaman içinde büyür, damarlanır, çevresindeki kaldırımları kırıp evlerin temellerini zorlamaya başlar. Çınarın yosunlu tarafındaki kagir evin ön cephesi aşağıdan yukarıya çatlaktır. Kökler evi önce ikiye ayırmışlar, avluya doğru uzanıp, kurumak bilmeyen kuyunun içindeki serinliği dallara taşımışlardır. Çınarın poyrazındaki, tahta kurularına mükellef bir sofra gibi kurulmuş, ahşap evin cephesiyse olduğu gibi durmaktadır. Ancak kökler, o evin tabanından girip rutubetli oturma odasına misafir olmuşlardır. Örümcek ağlarını sıyırıp pencereden baktığınızda, içerde adeta iki korkunç yaratığın ikindi sohbeti yaptığını sanırsınız. Sonbaharda tüm sokak yapraklarla dolar. Yaprakların altında solucanlar, süneler, çıyanlar, kırkayaklar, tespihböcekleri, eylül böcüleri dolanır. Onların üstünde de yılancıllar, çaylaklar, ala serçeler, mavi bıldırcınlar, alakargalar gezinir. Belki üzüm versin için dikilen asmalar, zaman içinde yabanileşmiş, sokağın alçacık tarafındaki evlerin, ahşap elektrik direklerinin ve tellerinin üstünü kaplamışlardır. Mevsimi geldi miydi üzüme benzer ama koruktan küçük, cam bir yeşile kesen meyvecikler pırtlar dallarından. Sarmal filizlerinde kendilerini tüketinceye dek tırtıllar döner dolaşır. Evlerin bahçelerinde eskiden sarmaşık gülü olarak yetiştirilen ve taç yapraklarından reçel kaynatılan aşılı çiçekler, artık tüm bahçeleri sarmıştır. Sürgülü camların pervazlarına çıkıp evlerin su oluklarına tutunmuşlar, çürük televizyon antenlerine benzeyen şeylere kadar tırmanmışlardır. Her bahar, mercanlıklarda yaşayan palyaço balıklarının renginde çiçekler verirler. Artık gülden çok karanfile; karanfilden çok gelinciğe; gelincikten çok hatmiye; hatmiden çok erguvana; çok ama çok şeye benziyorlar. Birkaç tane de, demini almış ıhlamur ağacı var. İlkyazda tırtıllar kelebek olduğunda gelip onların dallarında sanrılar görüyor ve kozadaki hallerini anımsıyorlar. O dallarda çiftleşiyor ve kurumuş dut ağacının susuz, katı dallarına yumurtluyorlar. Belki dut, açar diye.

Her gün, bir tek o çocuk giriyor sokağa. Sapanının meşininde kuş yavruları emziriyor. Dolanıyor biraz, asmaların sarmal filizlerini emiyor. Asmadaki cam yeşili, ekşinin ekşisi meyveleri yiyor. Ihlamurların altında kendinden geçiyor. Tarihin kucağında uyuklarken gördüğü rüyaları, -ona göre serapları- kocakarılardan kalma bir akıl yatkınlığıyla tâbir ediyor. Rüya tâbiri yan uğraşı. Asıl uğraşıysa adına sokak denilen vahadaki kuşları, böcekleri, evleri, ağaçları, otları bir şeylere benzetmek. Çünkü onların zaten adlandırılmış şeyler olduğunu; esasen birer ad olduklarını; adların ardındakileri sakladığını biliyor. Eğer her şeyi yeniden ve doğru adlandırırsa, her şeyin ardına ulaşacağına; köhne sokağı yeniden yaratacağına inanıyor.

Üst dudağına inen sümüğünü çekip, sokağın ortasındaki dev bilgeyle selamlaşıyor. Bilge, kuşağından çıkarıp iki atlas sayfası veriyor çocuğa. Çocuk yeşil sayfaları heyecanla ezberliyor. Kızıl gerdanlı bir aylak, bilgenin bin kolundan birine tüneyip, çölü nasıl aştığını, avcılardan kaçışını anlatıyor tiz sesiyle. Koca gövdeli bilgenin karşısındaki çatlak evin oluğunu tıkırdatan korkusuz, korukları ditmeyi bırakıp, avcıların yakınlarda olduğunu söylüyor. Baygın kokular yayan sevgili öylesine’nin altında tüylerini kabartan neiyinekötü, avcıların burayı bulamayacağını söylüyor. Her zaman şehirlerin avlakları yuttuğunu fısıldıyor metruk evin içindeki iki kök bilge. Eğer avcılar gelirse, ardındakiler sokağı dümdüz ederler, demeye getiriyor betonu delen ve yemişlerinden acı sütler sızan analık. Ve çok ilimli yaratık kıvrılıp düzelerek, sessizce dalgalar, kavisler, daireler çiziyor toprağa. Herkes hezarfen’in hafızalarına çizdiği resme bakıyor. Ve aynı anda sonun başladığını, avcılarla birlikte tâbirci kocakarıların da yaklaştığını anlıyorlar. Palavracılarla, gerçeği düşe çevirenlerin yaklaştığını çok iyi biliyorlar.

Çocuk, dış cepleri sökük, dirsekleri incelmiş, koltuk altları yırtık, yakaları yağlı, pamukludan ceketinin iç cebinden kağıt kalemini çıkarıp yazmaya başlıyor. Kağıdın üzerinde gidip gelen sol elinin, orta eklemleri bereli parmakları, kirli tırnakları telaşla kıpırdayıp duruyor. Hepsi eğilip ne yazdığına, yazıdaki şekillerine bakıyorlar. Olduklarına yakın anılmaktan, yanlış anlaşılmamaktan öylesine mutlu oluyorlar ki hepsi birden çocuğun kağıdına doluyorlar. Çocuk gece olmadan, çarpıntılar içinde her şeyi olduğu gibi yazıp bitirmek istiyor. Çapaklı gözlerini kırpıştırarak, duraklarda kirli saçlarını karıştırarak, kanlı tükürükler saçarak, sümüğünü çekerek çabuk çabuk yazıyor. Palavracılarla, tâbirciler gelmeden defterine doldurmak istiyor tüm hakikâti.

Gecenin bu kadar çabuk geldiğini kimse görmemiştir. Kara bulutlar yeni ayı örtüyor. Yağmur başlıyor. Çocuk, defterini iç cebine koyuyor. Sıkıca kollarını kavuşturuyor. Başı omuzları arasına gömük, uzun, kirli tırnaklı ince ayaklarını topluyor; boyları birbirinden farklı bacaklarını kırıp, topukları kıçına değinceye dek kıvırıyor. Şimşekler çakıyor; sular sel olup sarnıçtan çağlıyor. Sanki parlak bir kağıda suluboya çizilmiş bir resim gibi sokağın boyaları akmaya başlıyor. Ve iki koca el gelip galiba yeşil, kara ve kahve tonlarda resmedilmiş sokağı tepesinden başlayarak dürüyor...

Yıllar sonra tomar yeniden silkelenip açıldığında, sokaktaki şeylerin rengi atmış, köhne vaha biraz karışmış görünüyor. Ama asıl önemlisi, sokaktaki çocuk ortalarda yok. Dev bilge’nin dallarının rengi kovuğun üstüne akıp, çocuğu içeri hapsetmiş. Daha doğrusu çocuk silinmiş. Çocukla birlikte defteri de.

İlk Önceki rastgele Sonraki En Son  şairCÜNEYT UZUNLAR
gonder 121 kişi okudu. yorum 0 yorum.  gonder 0 kişi gönderdi. yorum Yorum Ekleyin puanla Puan 
Tüm hakları saklıdır. Copyright 2007 © - C.A.O.
eXTReMe Tracker