Hayatın, karşılığı uzaklarda, çok uzaklarda olan soruların bütünü olduğunu düşünürüm. Bilinmesi zor sorular sorulur hep zamana ve zamanın içindeki sana da. Düşünürken en değerli şeyini kaybedersin. Bu yitirişin yavaşça olduğunu zannedersin ama diğerleri gibi bu da tarifsiz bir hız içindedir, sinsidir ; kandırır seni. Düşünürsün, bilemezsin. Birkaç yaşanmışlık örter üstünü ve yine gelir karşına aynı soru. "Dilimin ucunda ama..." dersin, bilemezsin. Ama olsun...Sonra üçüncü kez gelir. Veriveririsin cevabını garip bir kibirle. Bütün sorular bittiğinde, tıpkı bir yap-boz gibi, tüm dağınık parçaları hayatının, bir araya gelmiştir. "Hani diğer soru?" diyecek olursun ama biri sana tüm cevapları verdiğini ve soruların tükendiğini söyler. En değerli eserin olan hayatının o soğuk buharının, sıcacık vücudunla sarmaş dolaş olduğu bir anda, ayaklarından baş kısmına doğru bir süzülmenin yayıldığını hissedersin. Zaman bitmiştir, sen tükenmişsindir.
Dur hemen kapılma telaşa! Tükenmişliğin kötü bir son anlamına gelmediğini, aslında her tükenmişliğin bir mucizeye aşık olduğunu,sonların başlangıç olabileceğini kanıtlayan bir hikayenin evine davet bu. Evet, her tükenmişlik bir mucizeye aşıktır ve en uzak oldukları anda birbirlerinindirler. Birbirlerine ne denli muhtaç olduklarını hissettirmeden hep uzaktan severler. Bu neden böyledir bilir misin? Cevap vermemi istiyor gibisin. Peki; söyleyeyim: Sen mutlu ol diye. Her mucize tekrar dünyaya getirir ya insanı; işte sen hep yeniden doğ diye böyledir bu.
Bir enstrüman dükkanının iki ayrı ucundaki bir keman ve bir bağlamanın hikayesi bu. Hiç başlamayacak gibi görünse de hikayeleri, güneş altındaki kardan adamdan daha şanslı olduklarını söyleyebilirim. Hani şu hayalperest sevdalı kardan adam. "Tutmuş Güneş'i sevmiş başka sevecek yokmuş gibi." diyenlere inat yapar sanki eriyişiyle. Güçlüdür ama bir de şu imkansız hayalleri olmasa... Ne ister biliyor musun? Güneş'e doyasıya SARILMAK. Birine sarıldığında onu yüreğinde hissediyorsan,anlarsın onun bu isteğinin arzulanmaya ne kadar değer olduğunu. Ama malum, o bir kardan adamdır ve soğuk göğsünü, Güneş'in sımsıcacık göğsüne dayamasına imkan yoktur.
Gücü yettiğince zorlar sınırları ve o büyük,sarı,uzak sevgilinin sıcaklığına tüm cesaretiyle göğüs gerer. Erir, erir... Buhar olur gökyüzüne çıkar. Tam ulaşacakken ona, Tanrı izin vermez. Su olur yeryüzüne akar. Güneş mi? Onun bu sevgiden haberi bile yoktur. Zaten bu yüzdendir kardan adamımızın hüsranlı sonu. Bir derenin suyuna karışmış akıp giderken hep "KEŞKE BİLSEYDİ" diye düşünür. Doğru ya, bilseydi Güneş de savaşırdı onunla kazanmak için. Kaybetselerdi de ziyanı yoktu. Beraber kaybettikten sonra...
Biz gelelim bağlamamızla kemanımıza. Dedim ya, daha şanslılar kardan adamdan. Neşeli zamanların eğlencesi, hüzünlü,dertli insanların dostu bağlama, yaşlı bir adama ait eski bir dükkanda, senelerdir vitrini süsler dururmuş. Gelen bakar, giden bakar, kimsecikler eline alıp da iki tıngırdatmazlarmış bunu. " Artık ne dermanım var bu vitrinde duracak, ne de zamanım yaşayacak" derken, bir kadın elinde ceviz ağacından yapılmış kemanıyla çıkagelmiş. "Ben" demiş "Bu kemanı verip yerine ney almak istiyorum. Üzerine ne ödemem gerekiyorsa öderim."
Senelerdir kimsenin tellerine dokunmayışından çektiği sıkıntı, en iyi dostu dertli neyin de gidişiyle ikiye katlanmış. İşte tam o anda yaşlı adam,neyi vitrinden alıp yerine kemanı koyarken,kemanın telleri bağlamanın tellerine değmiş ve unutulması öyle güç bir ses çıkmış ki bağlama, "Kim bu bunca yıldan sonra bana beni hatırlatan" diye dönmüş ve telleri bu temasın etkisiyle hala titreyen kemanı görmüş. "Hoş geldin" demiş. Kemanın yüzünde, sapına doğru yayılan hoş bir tebessüm belirmiş. Tam "Yaşasın! Artık her şeye yeniden başlıyorum."derken bağlama, yaşlı adam keman için daha uygun bir yer düşünmüş olacak ki, almış onu vitrinden, üst taraflara doğru bir rafa yerleştirmiş.
Bizimki yine yalnız kalmış, üzülüp sızlanmış. Halbuki akşam olup dükkan kapanınca, yaşlı adamın gidişiyle büyük bir mucizeye kavuşacağından haberi yokmuş. O gece hırsızların belki de en hayırlısı girmiş yaşlı adamın eski dükkanına. Kırık camdan içeri uzanmış ve hemen kapının arkasında duran tamburayı atmış çuvalına. Ardından da kemanı... Tam çıkacakken dönmüş ve bağlamayı da bu çuvala koyarak, büyük bir mucizeye sebebiyet verdiğinden habersiz, bu üç yoldaşı sırtına vurmuş, başlamış koşmaya...Nereye gittikleri umurlarında bile değilmiş bağlamayla kemanın. Hayırlı hırsızın her büyük adımının çuvalı sallayışıyla, o ilk tanışma anındaki ses çıkıyormuş telleri birbirine değerken. Ne mutluymuşlar bir bilsen! Yaşlı dükkan sahibi sabah olanları görünce ne yaptı, ne düşündü bilinmez ama bu hırsızın beş kuruşsuz bir hayalperest olduğu ortaya çıktı sonraları. Müzik grubu kurmak istermiş birkaç yetenekli arkadaşıyla. Biliyor musun ilk çaldıkları neymiş? Hemen söyleyeyim: RÜZGAR
Bana sevmeyi anlat
Bana esmeyi anlat, esip geçmeyi anlat.
.............
Pencerenin perdesini havalandıran, denizleri köpük köpük dalgalandıran rüzgar da böylece tanık olmuş her şeye. Hem de müthiş bir finalle. Efendim? Bu şarkının bağlama ve kemanla çalınamayacağını mı söylüyorsunuz? Bu da mucizenin bir parçası işte...Sakın ha"Şubat" isminin hikayemize uzak kaldığını söylemeyin!Kısa ömrünün eksik günlerini, hiç beklemediğiniz bir umudun telafi edebileceğine inandığım için en başta Şubat yazıyor. Her şey inanmak ve istemekle başlar ve eğer siz de buna inanırsanız, bir dahaki sene bu ayın da en az otuz çektiğini görebilirsiniz. :)
Şimdi söyleyin bana, insan nasıl olur da inanmaz mucizelere? Nasıl olur da tükenmişliği son bilir? Nasıl olur da sevmez? En önemlisi, nasıl olur da bir nefeste harcayıverir hayatı?
Haydi! Tüm sorular uzak cevaplarını, hayat tamamlanmayı, boş zamanlar kendilerini dolduracak hayalleri, hayaller gerçek olmayı bekliyor. Hatta inanmayabilirsiniz ama bizim sevdalı kardan adam bile hala Güneş'e kavuşmayı bekliyor bir dere yatağının içinde. Ne diyeyim, benden ona bol şanlar! :)