Tahir Bey’in gözleri mavi, saçları siyah kıvırcık, dudağının üstünde bir Hitler bıyığı var. Yapıştırma gibi duruyor. Karadeniz şivesi ile konuşuyor bizimle. Önceleri komik geliyor, yavaş yavaş alışıyoruz. Tahir Bey öğretmen, bizim matematik öğretmenimiz. Konuşmayı çok seviyor. İlk zamanlar dersten sonra arkasından gülebilmek, derken bu kadar dikkat kesilmişken bir şeyler de anlayabilmek için dinlemeye başladık. İki denklem arasına sıkıştırılmış kız kaçırma hikayeleri, dünyanın dört bir yanına dağılmış Temel’lerin –Tahir Bey’in kuzenleri- birbirleriyle bir Norveç yada bir Asya ülkesinin limanında karşılaşmaları derken, bir de baktık ki biz aslında matematiği öğreniyoruz. Yalnız…. Karadeniz şivesi ile.
Tahir Bey diyor ki, bütün diğer sınıflardan iyi olucaksinuz. G sınıfıyız biz. Okulun seçkin A ve B sınıflarından iyi olmamız için mucizeye gerek var. Mucize Hitler bıyıklı bir çift hınzır bakış olarak giriyor sınıfa. Cünaydın, diyor. Bilmiyoruz ki mahsus mu böyle konuşuyor. Farklılığı ile ilgi çekmek, hiç aldırmayışı ile korku ile karışık bir güven duygusu uyandırmak için mi? Başarılı da aslında.
Yarattığı korku, hakkındaki çeşit çeşit dedikodudan da kaynaklanıyor. Niye kaç yaşında adam yalnız oturuyormuş? Hiç geleni gideni olmazmış, geceleri uyumuyormuş. Oturma odasının ışığı hep yanarmış. Perdelerini niye hiç açmazmış? Kendi kendine bir türkü tutturup dolaşırmış okul bahçesinde. Sınıfta, bakkalda çakkalda başka, öğretmenler odasında başka Türkçe konuşurmuş. Öğretmenler odasında çok temiz bir Türkçe konuşurmuş.
Tahir Bey’i bilinçli farklılığından duyduğumuz tedirginlikle kabul ediyor, zaman zaman kendine gülmemize ses çıkarmadığı için çok seviyoruz. Öyle zamanlarda sanki orada bile değilmiş gibi kayıtsız duruşu, azgınlaşan kahkahalarımızın ortasında sakin ve ciddi önüne bakarak yürüyüşü, bir lafın ne zaman altında ne zaman üstünde kalmayı seçeceğini bilmeyişimiz, onu hem hiç anlamayıp hem de sanki başka türlü olamazmış gibi algılayışımız ile saygımız artıyor. Beğeni ile korku karışımı bir saygı bu, gittikçe bir gereksinime dönüşüyor. Onu umursuyoruz. Ne yapsa ne söylese nasıl söylese…. Onu hep umursuyoruz.
Tahir Bey, gri çizgili mavi takımı, keskin limon kolonyası kokusu, bıyığının iz düşümü siyah kravatı ile sınıfa girince, artık mahçup, ezik, kaba saba G sınıfı olmaktan çıkıyoruz. Mutlu, haşin, haylaz ve akıllı bir G sınıfı oluyoruz. Tahir bey içimizdeki terkedilmişliğe, itilmişliğe, burukluğa denk düşüyor. Ama öyle oluşuyla mı olmayışıyla mı bilmiyoruz. Asla yenilmeyecek bir adam olduğunu hissedebiliyoruz. Kendi olmayı kendi seçiyor. Ondan .
Tahir Bey bizden biri aynı zamanda. Onu yalnızca bahçede, sınıfta, koridorlarda değil, sokakta, bakkalda, berberde, balkonda da görüyoruz. Ben –bütün arkadaşlarımı çatlatarak- onunkine bitişik apartmanda oturuyorum. Tahir Bey, alt çaprazımızda kalıyor.
Hiç geleni gideni olmuyormuş. “ Öyle tek başına sap gibi.” diyor Hatice Teyze.
“Bekar. Otuzdokuzuna gelmiş bir erkek kurusu. Kim alır onu, kızlar onu ne yapsın? “
“Niye “ diyor annem. “ Eline yüzüne bakılıyor. Biraz tuhaf ama.”
Başını iki yana sallıyor Hatice Teyze.
“ Mendebur suratlı. Kendi kendine gülümseyip konuşarak dolaşıyor sokaklarda. Cinlere karışmış belli ki. Gözü insan görmüyor.”
“Utanmıyor musun ?” diyorum. “ Hakkında konuştuğun bir matematik öğretmeni. . Hakkında hiçbir şey bilmeden atıp tuttuğun o insan, -biraz abartmaya başlıyorum burada- dirseklerini bu mahallenin çocukları adam olsun diye çürütüyor. Gecesini gündüzüne katıp çalışıyor. Kolay mı sanıyorsun matematik bilmeyi, onu bırak öğretmeyi. Sen yedi kere yedi kaç eder daha onu bilemezsin.”
Hışımla kalkıyor Hatice Teyze, bu evü gomonüstler basmış diyerek – İşte bu ilişki tamamen benim çabalarım dışında, Hatice Teyze’nin hayal gücü, hayat bilgisi ve de sözcük dağarcığı ile açıklanabilir bir ilişkidir. Bunu söylemeye özellikle gerek duyarım. Çünkü ailemiz kendini sol görüşlü saymakla birlikte kesinlikle gomonistliği kabul etmez ve öyle kuzenler de evden başarı ile uzak tutulurlar. Bana gelince gomonist olmak benim için ne olduğunu çok iyi anlamadığım ama büyüyünce çok kitap alacak param olunca mutlaka olmak istediğim iyi bir şeydir. - ve de evinize bir daha ayak basmam diyerek gidiyor. Annem bana çatıyor.
“Ne cüret bu, eve gelen misafire, kocannen yaşında bir kadına ahlak dersi vermeye kalkıyorsun.”
Dolayısı ile söz verdiği topuklu papuçları almayacağını, öyle papuçları bu küstahlık ve terbiyesizlikle kendi paramı kazanmadan yalnızca rüyamda görebileceğimi söylüyor. Ama olsun! Zaten o topuklu papuçlar, bir gaflet anında verilmiş eyvah bir sözdü. Bir bahaneyi bekliyordu. O bahanelerden bizim evde kıyamet kadar. Biri olmazsa öbürü. Benim kafamı kurcalayan şu. Para kazanmaya başlayınca alacağım şeylerin listesi uzayıp duruyor. Üstelik bu uzayan ilk alınacaklar. Hani şu ilk maaşım denen para ile annem bir saat almış, babam bir dolmakalem. Bana gelince, alınacak yüz küsur kitap, doğru düzgün gözlük, bir de şimdi topuklu ayakkabılar. Herneyse…
Hatice Teyze, tabii ki yine geliyor. Kendisinden özür dileyip elini de öpecekmişim. Öpeceğiz mecburen Hatice Teyze’nin tombul, margarin kokulu, boğum boğum ellerinden kurtuluş yok.
“ Bir hafta kimsenin arkasından konuşma, hem de iki elini birden öpeceğim.” diyorum. Annem fesupanallah çekiyor önce alı al moru mor bir suratla.
“Delidir.” diyor beni yan odaya itelerken. Bir yandan kulağıma fısıldıyor, babası böyle dik kafalı yetiştiriyor bunu, ben soracağım ona, eve bir gelsin.
“Aldırma sen ona Hatice ana! “
Niye anamız oldu şimdi anlamıyorum fakat çok keyifliyim.
“Ben deli değilim Hatice ana , ama babam delidir. İnsanların arkalarından söylediklerinizi bir işitse…. Ooo, ben ne demişimki asıl ondan duyarsınız duyacağınızı.”
Tabii ki Hatice Teyze bildik hışımla toparlanıp gidiyor yine. Annem mutfağa giriyor, kızmıyor artık bana. Böyle de iyi bir huyu var, öfkesi çabuk geçiyor. Kaybedecek bir pabuç da yok artık. Ama konu bu değildi. Tahir Bey diyordum. Tahir Bey için en çok kullanılan sıfat, onun cins olduğu. Kimseyle ahbaplık etmemesi, başka öğretmenlerle tepeden, mahalle sakinleriyle bıyığının arkasından konuşması, o Hitler bıyığı, şivesi, yalnızlığı, her şeyi onu cins yapıyor.
Ee ne olmuş diye düşünüyorum. Çok düşününce önce bu sıradışılığı bana da tuhaf geliyor. Ama öyle çok düşününce, yani gözlerimi beynimdeki o noktaya dikip de hiç nefes bile almadan yalnızca oraya yoğunlaşınca her şey tuhaf geliyor. Hatta o kadar tuhaf geliyor ki, Tahir Bey doğallaşıyor. İste bu yüzden ben Tahir Bey mi tuhaf yoksa yaşam zaten tuhaf bir şey mi, bir şeyi ne tuhaf yapar ne kadar tuhaf olunabilir bilmiyorum. Dert ediniyorum bu bilmeceyi. Çözmeye Tahir Bey’den başlamalıyım. Tuhaf mı değil mi? Tuhaf değil mi!
“Pijaması çizgili” diyorum anneme, balkon kapısının önündeki sedirde oturmuş örgü örüyor. Bu bir tür akşam sefası annem için. İşler bitmiş, mutfakta tarhana çorbası fokurdamakta, pilav dinleniyor, patlıcan oturtması adı üstünde. Kafasını dinliyor şimdi annem. Hüzünle düşünüyorum Tahir Bey bu akşam ne yiyecek acaba?
Annemden hiçbir tepki alamıyorum.
“Gel de bak inanmazsan! Aynı babamınkiler gibi. Yalnız çizgileri daha kalın.”
“Bize ne elin adamının pijamasından?”
“Çok doğal değil mi, o yüzden söyledim.”
Annem duymuyor yine. İşte bunu anlamıyorum. Bir insanın kimseye benzemeyen yanları tuhaf oluyor da herkes gibi oluşları niye tuhaf olmuyor? Bana da sanki hep tersi doğruymuş gibi gelir. Birbirine benzeyen insanlarda, olaylarda, durumlarda bir iticilik, sıkıcılığın ötesinde bir yanlışlık olmalı.
“Çizgileri ne renk biliyor musun?”
Başını örgüden kaldırıyor bu kez, yüzüme bakıyor. Hani kırmızı demeyi çok isterdim ama değil. Omuzlarımı silkiyorum.
“Kahverengi.”
Annem örgüsüne dönüyor yine, başını iki yana sallayarak.
“N’apıyor bu saatte balkonda?” Sanki beni mutlu etmek için soruyor.
“ Sardunyaları kesiyor makasla.”
Örgüyü bırakıp yanıma geliyor. Aşağıya bakıyoruz.
“Allah allah n’apıyor sardunyalara öyle. Biçmiş hepsini gıdım güdük bırakmış.”
“Kendi sardunyaları değil mi? Ne isterse yapar.” derken ben, Tahir Bey bir esinle kafasını kaldırıp bize bakıyor. El sallıyorum.
“İyi akşamlar hocam.”
Ses çıkarmıyor Tahir Bey. Annem kızgınlıkla içeri kaçıyor. Çıkışıyorum. “Bana soracağına niye ona sormadın? Niye kesiyorsunuz sardunyaları Tahir Bey yazık değil mi çiçeklere, ne güzel kıpkırmızı açıyorlardı balkonunuzu! Yemezdi degil mi!”
“Bana ne onun sardunyalarından? Delinin zoruna bak! Niye soracakmışım? Sabahtan beri başımın etini yiyorsun, yok pijaması yok osu yok busu. Başka işin yok senin, everelim Tahir Bey’le sen de kurtul biz de.”
Annem konuştukça hırslanıyor.
“ Ama Tahir Bey dayanabilir mi sana? Lafını sözünü tartmaz, büyüğünü küçüğünü bilmez bir ukala kız. El işte değil göz hep oynaşta.”
Usulca kapatıyorum balkon kapısını. Sandalyeye tünüyorum. Akşam bütün kızıllığı ile çökmekte mahallenin tozlu sokaklarına. Mutfaklardan sarmısak soğan kokuları yükseliyor. Top peşinde kaybolan çocuklar evlerine dönüyorlar gürültüyle. Yorgun adamlar, yorgun kadınlar görünüyorlar sokağın bir ucundan evlerine yürüyorlar.
Tahir Beyi düşünüyorum uzun uzun. O zaman o Hitler bıyığı, cam mavisi gözleri, kıvır kıvır saçları kayboluyor. Geriye hınzır bakışlar, soran bakışlar, usulca türkü çığıran keyifli bakışlar, hayretle hoşnutlukla kıvrılan dudaklar, süzme bir merak ve alay duygusu kalıyor. Tahir Bey’den geriye ifadesi kalıyor. Anlıyorum ki ben bir ifadeye vurgunum.
***
Bazan edebiyat derslerine giriyor Tahir Bey. Mehpare Hanım’ın okula gelmediği zamanlar ki her ay bir kere oluyor bu. Mehpare Hanım’ın, bu hiç evlenmemiş yaşı kırkı bakışları her türlü yalnızlığı tatmış kadının her ay okuldan bakkaldan çakkaldan yok olduğu bir gün oluyor. Biz kızlar o zaman Mehpare hanımın da aslında bizlerden biri olduğunu hissediyoruz. O her ne kadar edebiyat öğretmeni sinirli Mehpare Hanımsa da.
İnce telden yuvarlak gözlük takıyor edebiyat derslerine girerken Tahir Bey. Gözlüğün üstünden bakarak konuşuyor. Gözlüğün üstünden bakarak dolanıyor sınıfta. Bir şeyler okuyacakken ya da yazıverecekken tahtaya şöyle birazcık düzeltiveriyor gözlüğünü. Niye hocam gözlük takıyorsunuz diye sormuyoruz hiç. Hocam gözleriniz niye mavi, niye bıyığınız Hitler bıyığı gibi ve siz niye böyle konuşuyorsunuz diye de sormuyoruz. Sormuyoruz ama aramızda teoriler üretip duruyoruz. Doğrulanması hiçbirimizin işine gelmeyecek söylentilerden teoriler üretiyor, sonra o teorilerimizle yeni söylentilere kaynak yaratıyoruz.
“Matematik ayrı edebiyat ayrı” diyor Nurten. “Küçük küçük harfler yapış yapış duruyorlar. Üç tane beş tane değil ki, çuvalla tabii göremiyor adam. Gözleri bozuk.”
“Evet ama sayılar da aynı büyüklükte. Onları nasıl görüyor? Hem yazıda bir harfi görmemen bir şeyi değiştirmez, yine okursun sözcüğü sesini anlamını bularak. Bir sözcükte her harf hem öncekini hem sonrakini taşır. İnsan gördüğü için değil bildiği için okur. Ama sayılar öyle mi? Bir sayı değişince dünya da değişir onunla.”
“Atma” diyor Nurten sıkılmış bir hava ile.
“Neredeyse yani” diye düzeltiyorum. Ama öyle kolay kaçamaz benden, kaptırdım mı duramıyorum.
“Bir sayıda yedi yerine iki koy da bak neler oluyor denklemine. Değişiyor mu değişmiyor mu? Ama ben Nurten yazarken r’yi unutsam ne olur, çoğu kimse görmez bile.”
Nurten “iyi” diyor “benim r min olmadığını farkedemeyen salaklar senin denkleminden bok anlarlar.”
Sıranın altından bir tekme atıyorum. “Anlasalar da anlamasalar da konu o değil. Konu matematikte bir sayıyı bir formülden bir denklemden çıkartıp hiçbir şey olmamış gibi davranamazsın. Yediğin her haltın sonucunu değiştirir. Sayıyla üçbinaltıyüzyirmidokuz yaz bakalım bir sayıyı da unut ne oluyor ama bir harf unutsan ne olur? Herkez yine anlar ne olduğunu.”
“Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun?” diye soruyor Nurten ukalalıklarımdan ve inadımdan bezmiş bir halde.
“Gözlüğü iyi görmek için takmadığını tabii ki” derken Tahir Bey tepemize dikiliyor.
“Ne konişisunuz da, hızlı konişun herkez duysun.”
Sırıtıyorum. “Harf mi büyüktür sayı mı hocam?”
Bir an yüzüme bakıyor. Kaşlarını kaldırıp beyaz dişlerini göstererek sırıtıyor.
“ Sen ne dersun?”
“Sayı büyüktür hocam hiçbir harfin tek başına anlamı yoktur. Sıfır bile değildur.” Ah o karadeniz şivesi, nefes alır gibi dilime yapışıyor Tahir Bey’le konuşurken.
“Niye karşılaştirur sinuz o zaman?”
Nurten önüne bakarak pis pis sırıtıyor. Sıranın altından bir tekme daha atıyorum bacağına. Arkadan biri bağırıyor.
“Harf sıfır bile değilse neden daha küçük olsun, belki daha büyüktür.”
Sınıfın en çalışkan kızı Mine, “Hocam” diyor “Bize elma ile armut toplanmaz diye öğrettiler taa ilkokulda. Şimdi bu yaptığımız anlamsız olmuyor mu?”
“Şah mat” diye bağırıyor Ömer. “Dört portakalı iki elmaya böler üç muz çıkarırsak ne kalır hocam?”
Tahir Bey çok keyifli, daimi bir sırıtışla dolaşıyor sıraların arasında. Sonra gelip yine başımda duruyor. Hocam hocam beni dinleyin diye haykırıyor Ömer. “Bir de şunu dinleyin. Sayı ile sonsuz yazamazsınız ama yazı ile pekala olur.”
Buna da yanıt Mine`den geliyor.
“Amma yaptın be! O sayı ile yazamadığın sonsuzu yazıya da döktün mü sonu gelmez.”
Tahir Bey gözlerimin içine bakarak sırıtıyor.
“Niye elma ile armutu toplamaya uğraşıyoruz Leyla ?” Böyle birinci çoğul şahısla konuşmasına bayılıyorum. Bütün yelkenlerim suda.
“Belki de hangisi önemlidir diye sormam gerekirdi.”
“Hangisu önemlidur?”
“Sayı” diyorum. “Niye” diyor.
“Mutlaktır. Beşten ondan yirmiden herkes aynı şeyi anlar. Anlamı değişmez. Ama yazıda anlayışımızla anlam da değişir durur.” Ciddiyetle kaşlarını kaldırıyor Tahir Bey.
“Belki de saçmaladık ” diyorum.
“Aferum” diyor. “Böyle saçmalayın hep. Fikirlerinizu korkmadan söyleyin. Yanlış doğru olmaları değil önemli olan aramaktır. Yen fikirlerden fikirlerinizu değiştirmekten korkmayın.”
Teneffüs zili çalıyor. Tahir Bey kitapları kolunun altında, çıkmadan önce bir an bakıyor uğultulu sınıfa. Çok ciddi.
Matematik allahtır diyor, söz insan.
***
Aradan sıcak tozlu yazlar, çamurlu gri kışlar geçiyor. Lise bitiyor, üniversite bitiyor. Bir şehirden bir başkasına taşınıyor anılar, sorular, vurgunlar. Duyuyorum Tahir Bey evlenmiş, iki oğlu olmuş.
Hanımı tatlı ve tombul, çocukları esmer ve haylaz. Tahir Bey mutlu mu?
Kim bilebilir hiç mutlu olduk mu, mutlu olunabilir mi?
Diyorlar ki daha da tuhaflaşmış Tahir Bey. Saçlarında aklar, edebiyat gözlüğünde bir çatlak, ne kahverengi ne yeşil yeni bir takım elbise dolaşırmış koridorları yere bakarak. Çocuklar ne söylediğini bilirlermiş sanki, o hiç konuşmasa da onlarla, ondan itişip kakışmazlarmış koridorlarda sınıflarda, sigara içmezlermiş kirli tuvaletlerde.
Eski lise defterlerimin arasında buluyorum küçük not defterini. Tahir Bey’e sorular yazılmış. Bir kısmı meraktan, bir kısmı ders kaynatmak için, bir kısmı etkilemek için Tahir Beyi. Yanlarına notlar düşülmüş. Buna güldü. Bunu bana kendi sordu. Hınzırca baktı. Omuzlarını silkti, acaba keyfi mi yok? Bu soru berbat hiç sorma! Uygun değil. Bir saat tartıştık.
Listenin sonuna doğru el yazısı rüzgarda kalmış gibi. Dağınık, kaçamak, hüzünlü. Yeni sorular ekliyorum listeye. Tahir Beyin mavi gözleri, hınzır bakışları ile yaşamlarımızın içinden esinlerle geçişine, o geçişten geriye kalan tuzlu, rengarenk anılara.
Bir aşk nerede biter hocam bir diğeri nerede başlar?
Oturuyorum tozlu çok renkli çok kalabalık dersler, düşler, umutlar arasına. Yaşamım bir ucundan girilip öbür ucundan çıkılan bir tünel değil, beni kapsayıp kat kat saran bir koza. Merak ediyorum ne derdi.
Geçmiş nerede biter hocam, gelecek nerede başlar?