“Saçın için çok güzel bir renk seçmişsin,” diye sorulduğunda canı sıkılıyor. Ne ilgisi var, kumrallığı kendinden onun. Aralarda gizlenmiş birkaç beyaz teli de aynayla baş başa kaldığında çoğalıp çoğalmadığını öğrenmek için kendisi arayıp bulur. Beyaz teninin hafifçe toplanmışlığı, gözlerinin altındaki torbacıklar, gerdanındaki narin kırışıklık; iri kahverengi gözlerinin iktidarı altında gizlenip yaşlılığını ele vermedikleri gibi, durulmuş bir orta yaş güzelliğine de katkıda bulunuyorlar.
Yağmur uslu uslu atıştırıyor. Balkona çıkıp toprakla yağmurun buluşmasından tüten buğuyu kokluyor. Kumruların iç çekişlerini dinlerken gelinlik bir kız sevinciyle ürperiyor. Gözlerini yumup doyasıya tadına varmak istiyor bunun; tıpkı ilk gecelerinde rahmetli kendisine ağır ağır sokulurken yaptığı gibi.
Yıllar var ki bir kahvaltı masası hazırlamamış elleriyle. Oh, ne iyi etmiş de hizmetçiyle aşçıya izin vermiş. Tam on beş gün kahvaltısını kendi hazırlayacak; yemeğini, temizliğini yapıp çiçeklerini sulayacak; kanaryaların, balıkların, Takıntı’nın bakımını yapacak...
Ah, Murat ah! Dinlenme tesislerini İzmir yakınlarında kuracağım diye tutturdu. Orayı bir temel atma töreninde görmüştüm, hepsi o. Aradan altı ay geçti, nasıl olmuştur kim bilir? Sürpriz diyor deli oğlan, açılışında götürecekmiş. Ne yapalım, işleri düzene girsin de bir süre daha sesini duymakla yetinirim. Kolay mı, yıllardır hayal ettiği şeyi gerçekleştiriyor. Ama güzel yer doğrusu. Rahmetli görseydi eminim gurur duyardı oğluyla. Sağlığında karşı çıkıp çeşitli bahanelerle erteletti bu tasarıyı ya, kısmet bu günlereymiş... Pekiii... Açılıştan sonra oraya yerleşir de uzaklaşırsa benden? Dayanamam işte buna. Evlensin, ona bir şey dediğim yok, bir yuva kurmak elbette hakkı; ama hiç değilse yakınımda, buralarda bir yerde olsa. Gene ona ellerimle yaptığım çilekli kurabiyelerden yedirsem, bayılır onlara. Sağlığı nasıl, iyi mi; mevsimine göre giyiniyor mu, üşütmüş mü, yediklerine dikkat ediyor mu, alkolün ölçüsünü kaçırıyor mu; bunları bilsem yeter...Yani, arada bir.
Murat, n’oluyor? Ağzını şapırdatıyorsun gene değil mi! Beni çatlatmak mı istiyorsun kuzum sen! Bak, bir daha yaparsan ağzına biber sürerim, ona göre. Takıntı, sen de atlayıp durma öyle tabakların üstünden! Niçin kıkır kıkır gülüyorsun bakayım? Ayşe hanım, bu oğlanı hep sen şımartıyorsun, haberin olsun. Eh, Murat, alacağın olsun, mahsuscuktan yaptığını biliyorum. Sen bağladın bu kâğıdı kediciğin kuyruğuna değil mi?...
Zöhre hanım?... Ne yapıyorsun? Kendi kendine konuştuğunun farkında mısın gene? Rahmetlinin dedikleri bir bir çıkıyor galiba. “Hanııım, hanım,” derdi, “dua et ki yanında hep birileri olsun. Konuşacak birini bulamadığın gün kendi kendine konuşmandan korkarım. Hayallerin, hayata dokunuşun, duyumsadıkların her zaman bol gelmiştir bu eve zaten. İyi ki şimdi paylaşanların var; ama yarın...
Evet, o yarını yaşıyorsun işte. Kız, Amerika’da kocasıyla. En azından bayram arifelerinde, anneler gününde görevimi yapayım tonunda bir ses; belli ki iyi hazırlanmış. Duraksama anlarının o heyecanı yok; sözcükler peş peşe: Anneciğim, anneler gününü kutluyorum. Nasılsın, iyi misin? Teşekkür ederim, ben de iyiyim. Oralarda havalar nasıl? Vallahi burası şimdiden soğudu. Cekettir, süveterdir, sarınmaya başladık bile. İşlerimiz mi, iyi çok şükür, her şey yolunda. Hadi bay baay, kendine iyi bak. Görev görevdir, o da yanındadır o sıra. Hani tasada da birlikteler ya. Dur bir dakika Oktay’a veriyorum, yanımda...
Gün geliyor, anne kız diye bir şey kalmıyor, iki akrabanın zorunlu ilişkisi gibi. Ne bileyim, birileri yıllar sonra gelip duygularınızı aynı ölçülerde paylaşabiliyor. Özel olan her şey tükeniyor çocuğunuzla aranızda. Besle, büyüt, iyi bir eğitim alsın diye taa oralara gönder... Bugünün gençlerini anlamak o kadar güç ki. Kocam nerede, ben orada. Tersini savunan mı var? Hiç değilse okulun bitince evlenseydiniz a kızım, niçin bu acele? Murat, sözde şaka yollu: oraya yerleşirsem seni de götürürüm anne, diyor. Koyarız fabrikaya seni temsil eden birini, olur biter. Arada bir çıkıp gelir, gezersin. Olur mu kuzum, babanla yaşadığımız o kadar anıyı bırakıp nasıl giderim buralardan?
Ah be Takıntı, ah be Takıntı, gördün mü şimdi yaptığını! Çamurlu ayaklarınla dolaşıp berbat ettin balkonu. Daha yeni yıkamıştım oysa. Yani biliyorsun Ayşe ablanın izinli olduğunu, mahsuscuktan yapıyorsun mendebur pisi pisi seni. Kaç kez söyledim sana değil mi yağmurlu havalarda sokağa çıkma diye? Sokak kedisi olup çıktın...
İşteee çay da tam kıvamında oldu. Kurabiyeleri de çıkarayım... Ne bakıyorsun öyle? Akşamki tavuk ciğerinden istiyorsun gene değil mi? Aslında bugün mahrum etmem gerekirdi seni ondan ya, bilirim köftehor, bayılırsın tavuk ciğerine. Ama bak, bir daha sokağa çıkarsan... Takıntı, anneler günü bir hafta sonra değil mi? Amaaan, ne yapayım, unutuyorum işte, yüzüme vurur gibi bakma öyle... Kızdan bir umudum yok ama, Murat’ım gelir mi dersin ha?
Ufaktan ufaktan derken, oh, iyice yerleşti bu yağmur da. Uzaklaştırmak istediği bungunluk yağmurun yüzsüzlüğünden yüz buluyor. Rahmetlinin, “Gene rahmet yağıyor,” dediğini anımsıyor.
Gerçi öyle dindar bir adam değildi, hayatın tadını çıkarmaya bakardı. Hele espriye bayılırdı. Öylesine olsun diye değil, kalitelisini seçerdi esprinin. Kibardı, centilmendi... İşçileri bile asık yüzlü bir patron olmadığı için hoşlanırlardı ondan... Görüyor musun Takıntı, gene takıldı aklıma bak. Seni çirkin kız seni, bayılırsın dedikoduya değil mi? Ama avucunu yalarsın, bugün dedikodu yok... Takıntı, hiç sıkılmazdım onun yanında biliyor musun? Gönlümü kazanmak için o kadar içten davranırdı ki. Bir kadının gönlünün nasıl kazanılabileceğini iyi bilirdi. İsteseydi nice güzel, nice zengin kızlarla evlenebilirdi ama, hâlâ anlayabilmiş değilim, beni seçti. Babam alt tarafı küçük bir memurdu tapuda. Gerçi rahmetlinin de öyle paraya pula ihtiyacı yoktu ya. Pahalı armağanlar, çiçekler, arabasıyla okul kapısından aldırmalar... Sana bir sır vereyim mi Takıntı; ama bak aramızda ha! Dedikodu yok. Söz mü? Gel bakalım şöyle yanıma. Aman da aman, aman da aman, lafçı kız seni, nasıl da diktin kulaklarını? İnanamayacaksın ama, rahmetli o kadar istedi de gönlüme girmeyi bir türlü başaramadı. Çalamadı kalbimi Takıntı, ne yapabilirim, sevemedim bir türlü. Ama bak, yanlış anlaşılmasın, bir kadının bir erkeğe duyduğu sevginin ötesinde bir duyguydu benimkisi. Ne bileyim; bir dosta, bir ağabeye duyulur ya hani. Ya da emek verdiğiniz çok sevimli bir çocuğa... Nasıl denir, belki bunların hepsinden bir şeyler. Ya da çok ötelerinde, daha tanımlanmamış, farklı... Nasıl anlatayım kız, üstüme gelip durmasana!... Doğum günümü, evlilik yıldönümümüzü ilk anımsayan o olurdu hep. Elinde kırmızı bir karanfille gelmediği akşamı anımsamıyorum. Ama... Ama öldüğü gün ilk kez atladı bunu. Ne tuhaf, o akşam gücendim ona öldüğü için. Karanfilim gelmemişti. Alışkanlık işte. Onun gibi bir adamı sevemediğim için hep utanmışımdır kendimden. Hayatımı onunla birleştirdikten sonra da Takıntı, aşkla hiç tanışmak istemedim biliyor musun? Eşiğime bile ayak bastırmadım, uzaktan görünür görünmez kovuyordum.
Kahvaltı sonrasının sigara keyfine başlıyor.
Takıntı, balkon kapısından sıvışıyor gene.
Rüzgar, yağmuru balkona serpiştiriyor.
Kapının önüne yanaşan otomobilin sesi rahmetliyi kadının hayallerinden koparıp rüzgarın önüne katıyor.
Merdivenleri inerken saatine bakıyor kadın.
Şoförü kapıyı açıyor.
Yağmur iyice yüzsüzleşiyor.