"Her nefis ölümü tadıcıdır." Kur'an, (Al-î İmrân,185)
"Tanımlanamaz, ölçülemez ölüm!" Karl Marx
"Yok edilecek son düşman ölümdür." İncil, (1 Corinthians 15:26)
Burası, metropolün kalabalık kavşaklarından biri; saat akşam beş buçuk suları... Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Trafik çok sıkışık, her yer insan ve araba kaynıyor. Herkes hareket halinde. Fakat, benim önümdekiler hareketsiz. Trafik bu alanda durmuş vaziyette. Önümde az önce tanışdığım iki kişi yatıyor. Bir diğeri de arabanın içinde, başından kanlar akarak beni bekliyor. Az sonra onunla da tanışacağım ama henüz değil. İnsanlar yavaş yavaş toplanmaya başladı. Az önce meydana gelen kazanın nasıl olduğunu anlamaya çalışıyorlar; yerde yatanlar ölmüş mü diye merak ediyorlar. Kimse beni görmüyor; kimse beni göremez. Tabi, artık benim farkıma varan direksiyonun başındaki Mehmet Bey hariç.
Sizin için durumu biraz daha açayım isterseniz: Elinde bir dosyayla yerde yüzükoyun yatanlardan birisi Beyazıt. Birkaç metre ötedeki de Ayşe. Yanıbaşlarında ön camı paramparça olmuş bir belediye otobüsü ve artık tanınmaz hale gelen 4x4 bir jip var. Hurda yığınına dönmüş arabanın motoru dışarı çıkmış, ön taraf pres edilmişçesine koltuklara girmiş. Yerde duran bir de printer kartuşu var. Gerisi bu sahnenin etrafını saran insan kalabalığı, polisler, kornalarını çalan arabalar ve işlemeyen trafik...
Mehmet Bey, Ayşe ve Beyazıt'ın birbirleriyle uzaktan yakından alâkaları yok. Tek ortak yanları benim, yani aynı zaman diliminde hayatı terk etmeleri. Ben, onların az önce tanıştıkları kişiyim. Az çok çıkarmışsınızdır sanırım kim olduğumu. Sakın yanlış anlamayın; ben Azrail değilim. O, Müslümanların beni yerine getiren meleğe taktıkları isimdir. Hristiyanlar başka, Museviler başka adlandırırlar o meleği. Ateistlerse inanmaz. Fakat ben bir melek değilim; o meleklerin yerine getirdiği işin ta kendisiyim. Dolayısıyla da bunun dinle bir ilgisi yok. Benimle tanışmanız için dindar olmanıza gerek de yok. Asırlardır varım ve hayat olduğu sürece de gitmeye niyetim yok. Sezar'dan Fatih'e, Adem'den Muhammed'e, Firavun'dan Hitler'e kadar hepsi benimle tanıştı. Şan, şöhret, para, ihtişam, varlık, otarite, peygamberlik, hükümdarlık.., hiçbirisi ama hiçbirisi onları benden alıkoyamadı. Evet yakında tanışacağım dostum, ben, Ölüm'üm.
Az önce, sizlere dilim döndüğünce benimle yeni karşılaşan üçlünün durumunu anlatmaya çalıştım. Dilimin kötü oluşunu umarım affederseniz; ne de olsa sizin dilinizi kullanmaya pek alışık değilim. Belki merak ediyorsundur; nasıl oluyor da şimdi sizinle konuşuyor ve aynı anda birçok yerde olabiliyorum. Şu anda bile milyonlarca insanla tanışmam devam ediyor. Kimisi günü geçmiş bir süt içiyor, kimisi köprüden denize doğru bakıyor, bazısı içkinin dozunu biraz fazlaca kaçırmış, kimisi uykusuz uykusuz otobüs kullanıyor, kimisini kan davalısı bulmuş, bazıları da oturmuş, hikâye okuyor. Peki nasıl hepsiyle aynı anda? Cevap çok basit. Sizin televizyonunuzu düşünelim mesela. Biriniz kameranın karşısına geçiyorsunuz ve onu aynı anda milyonlarca kişi izliyor. Aynı anda her yerde. Siz bile bu kadarını yapabilirken, benim nasıl belli bir zamanda, sadece bir yerde olmamı beklersiniz ki? Ben hiçbir yerdeyim ama aynı zamanda her yerdeyim. Hiç kimse beni görmüyor ama aslında hepsi de görecek.
Peki neden size bunları anlatıyorum? Aslına bakarsanız ben de bilmiyorum. Bunu ölmek üzere olan birinin son isteği olarak da adlandırabiliriz. Doğrusunu isterseniz, sizinle bir şeyler paylaşmayı ben de istemedim değil. Sana, yakında temelli kalmak için geleceğimi söylemek istedim. Ne zaman gelirim bilmiyorum, ama er ya da geç benimle tanışacaksın ve inan seni tanıdığıma çok memnun olacağım. Şimdilik bana müsade...
"Yaşam kendini bulmak değildir. Yaşam kendini yaratmaktır."
George Bernard Shaw
Mehmet Bey
Saat: 07.14. Bir dakika sonra uyanacak. Hizmetçileri çoktan etrafta harıl harıl dönmeye başladı. Onlar Mehmet Bey'in elbiselerini hazırlarken, sekreti de günün planını kontrol ediyor, ahçıları kusursuz kahvaltısını hazırlıyorlar. İki ay önce 45 yaşına bastı Mehmet Bey. Boylu boslu, esmer, kahverengi gözlü, oldukça da yakışıklı ve karizmatik bir işadamıdır kendisi. Şimdi mışıl mışıl uyurken akşam çok feci bir kazayla can vereceğini bilmiyor tabii ki.
Yataktan kalkınca bir salon genişliğindeki banyosunda duşunu alıp yüzünü yıkayacak, aynanın önünde duran onlarca krem ve cilt bakım losyonunu teker teker vücudunun çeşitli yerlerine; koltuk altlarına, kulaklarının arkasına, göz kapaklarına ve de boynuna sürecek. Bedeninin her noktasının ayrı bir kokusu var sanki.
Karısı hâlâ yatıyor. Ve öğlene kadar da uykusuna devam edecek. Gece partiden geç geldiği için uykusunu alamamış olmalı. Ama kocasının canlı bedenini bugün son kez göreceğini bilse, uyanırdı muhtemelen.
Saat 07.36'da hizmetçilerinden birisi Mehmet Bey'e gardroptan özenle seçtiği takım elbiselerinden bir tanesini sunacak, fakat Mehmet Bey, "Bugün turkuaz rengindekini giyeceğim," diyerek geri gönderecek onu. İstedeği renk gelecek ama bu sefer de ütüsünü beğenmeyip bir başka renkteki takım elbisesini isteyecek. Ne yapacağını şaşıran hizmetçisi artık eli ayağı titreyerek verecek ölüm elbisesini Mehmet Bey'e. Daha sonra da titizlikle kravat seçilecek.
Mehmet Bey'in giyiminde bu kadar özen gösterecek oluşu, bu akşam ölecek oluşundan kaynaklanmıyor. Bu olağan günlerinden bir tanesi olacak. Giyimine, kuşamına dikkat etmesi gerekiyor. Ne de olsa dünyanın en iyi araba markalarından bir tanesinin ortaklarından. Yanı sıra, gsm operatörlğünden iletişim sistemlerine, internet portalından birçok medya kurluşuna kadar sayısız yan sektörün de sahibi. İki televizyon kanalı, bir gazetesi, birkaç tane de paparazzi dergisi var. Medya onun elinde; istediğini halkın sevgilisi yapabilir, düşman gördüğünü bir numaralı suçlu olarak gösterebilir. İşine geleni star yapar; sevmediğini hırsız. Sokağa çıktığında onun gazetelerini okursunuz, eve geldiğinizde onun kanalını izlersiniz, radyoyu açtığınızda onun müziğini dinlersiniz. Cebinizdeki telefonda da onun hattı vardır. Bindiğiniz araba da onundur, konuştuğunuz telefon da... O bir dev. O Mehmet Bey. Ama bugün ölecek.
07.51'de kahvaltısına başlayacak, 08.13'te evinden çıkacak, üretimini şirketinin yaptığı 4x4'üne binecek ve işine gidecek. Araba kullanmayı çok sevdiği için özel şoför tutmuyor. Tabi biraz da cimrilikten. İşine gidecek dedik ama, iş derken yanlış anlaşılmasın; hükümdarlığının merkezi desek daha doğru olur. 85 kattan oluşan ve bir stadyum genişliğindeki komplekste yer alan gökdeleninin en üst katındadır dairesi. Bütün işlerini oradan yönetir. Saat 09.12'den itibaren imza maratonu başlayacak. Yeni reklam filmlerini onaylayacak, bazılarını reddedecek, rakip cep telefonu firmasının kampanyasını çok güzel bulup sinirlenecek, kendi adamlarının niye onu akıl edemediğini sorup, bağırıp çağıracak, gazeteleri, özellikle ekonomi sayfalarını detaylı olarak okuyacak, ertesi gün kendi gazetesinde neyin nasıl manşetten verileceğini düşünecek, rakip gazetelerde onun aleyhinde çıkan iddialara cevap olarak, o gazetelerin patronları hakkında o da bir yerlerden haberler bulup yayınlatacak, gazetesinin "saygın" köşeyazarlarına onlar aleyhinde yazılar yazılması için ültümaton verecek, buna uymayan köşe yazarını piyasadan silecek, kendi kanalının haber spikerine "yılın en iyi anchormanı" ödülünün verilmesi için girişimlerde bulunacak, onlarca daha işe "ol" emri verecek ama bugün öleceğinden zerre kadar haberi olmayacak.
Saat 16.32'de hayatının son Wisky'sini içecek, hatta dozu biraz fazla kaçıracak, 16.58'de evine dönmek için yola çıkacak. Arabada hız tutkusu yine ağır basacak, mesai saatinin bitiş zamanına gelen yoğun trafikte araçların sağından solundan hızla akıp geçecek ve yolda onu durduran bir polise sihirli sözcükleri söylerken cebine de beş tane 20'lik banknot sıkıştıracak: "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?"
Fakat hızla yol alırken bugün üçüncü defa ihlal edeceği kırmızı ışığın aslında onun son ışığı olacağını bilmeyecek. Şimdi tek yaptığı uyumak. Kalkmasına daha bir dakika var. Öleceğindense hiç mi hiç haberi yok.
Ayşe
Bir üniversite öğrencisi o. Bilgisayar mühendisliği, son sınıfa gidiyor. Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden birinde okuyor, yurtta kalıyor. İşi gücü çalışmak, çalışmak, çalışmak. Bir ay sonra bitiyor okulu; mezun olacak. Artık yurt dışına mastır yapmaya mı gider, memleketin önde gelen şirketlerinden birinde üst düzey yönetici mi olur bilinmez. Ama biz biliyoruz. Akşam 17.34'te can verecek. Kendisinin bundan haberi yok ki, derse gitmek için defterini kitabını hazırladı bile. Bugün öğlene kadar dersi var. Bunlar son dersleri olacak. Derste bütün soruları o cevaplayacak, hocalarına şeytana pabucunu ters giydiren sorular soracak, bir başka derste haftalardır üzerinde çalıştığı projesini teslim edecek, bir diğerindeyse dün gece sabaha karşı tamamladığı ödevini sunacak. Ders aralarında profesörlerin yanlarına gidip gıcık gıcık sorular sorup onlara yalakalanacak.
Küçüklüğünden beri böyleydi o. Gece gündüz ders çalışır, hep takdir alırdı ilkokulda. İkisi de öğretmen olan anne-babası onu her takdir alışında kutlar, her dönem farklı bir hediye alırlardı. Bisikleti, atarisi, tetrisi ve de bilgisayarı hep böyle alınmıştı. Aile içinde de devamlı onun başarıları konuşulur, karneleri elden ele gezerdi oturmalarda. Sonra sınav maratonu başladı. Önce Anadolu Liseleri Sınavı'na girdi. Bu sınavda ilk yüze girerek muhteşem bir derece yaptı ve memleketin önde gelen Fen Liselerinden birisine kaydoldu. Lise birinci sınıftan itaberen üniversite sınavına hazırlandı. Her sene dershaneye gitti, kendi alanında ne kadar test kitabı varsa hepsini ters düz etti. Dershane hocaları ondan çok şey bekliyorlardı. Onun da içinde bulunduğu beş öğrencilik bir gruba apayrı bir program uygulanıyor; rehber öğretmenleri onlarla ayrı ayrı ilgileniyorlardı. Üniversite ve bölüm tercihine de dershane-okul-aile üçgenindeki yoğun görüşmelerden sonra karar verilmişti. Gece gündüz ders çalışır, yemeğini bile hapur hupur çabucak yerdi; daha fazla ders çalışabilmek için. Hiç televizyon izlemez, gazete ve kitapları da dilbilgisi sorularından daha fazla net çıkarabilmek için okurdu. Sonunda istenilen olmuş ve puanı en yüksek üniversitelerden birine yerleştirilmişti.
Üniversitenin de ilk yıllarından itibaren arkadaşlarının deyimiyle "inek gibi" çalışıyordu. Dört senelik üniversite hayatında hiç ders bırakmamış, şimdiye kadar sadece iki dersten BB getirmişi; gerisi hep AA. Şimdi fakülte birincisi.
Tabi bu başarının bir de bedeli vardı. Küçüklüğünden beri devamlı ders çalıştığından ne diğer arkadaşları gibi spor yapabiliyor, ne herhangi bir sosyal faaliyete katılıyordu. Masa başlarında iki büklüm ders çalışmaktan çelimsiz bir vücudu olmuştu. İncecik kolları ve bir kıza hiç de yakışmayan çöp gibi bacakları vardı. Arkadaşları gezip tozarken, o Matematik çalışırdı. İnsanlarla da sohbet etmeye etmeye erkeklerle de iletişimi çok zayıf kalmıştı. Şimdiye kadar onlardan birisiyle sinemaya bile gitmemişti. Onun sineması, sporu, eğlencesi; her şeyi dersleriydi.
Bugünün de diğerlerinden pek farkı yok. Derslerden sonra hemen karnını doyuracak, ardından ders çalışmaya devam. Yarınki proje ödevini tamamlamak için kütüphaneye gidecek, bir-bir buçuk saat orada çalışacak, sonra yurda gelip bugün verilen dersleri tekrar edecek, ilgili birkaç tane soru çözecek. Sıra bilgisayarında yapacağı haftalık ödevine gelecek ama ödevini tam da çıkartacakken printer'ının mürekkebi bitecek ve çarşıya yeni bir kartuş almaya gidecek
Fakat kartuş alıp da yurduna geri dönerken bindiği otobüsün onun tabutu olacağını bilmiyor. Şimdi tek yaptığı ders materyallerini hazırlamak, son günü daha başlamadı. Saçları kan içinde yerde yatacağı âna kadar tam olarak 9 saat 31 dakika var. Az sonra.
Beyazıt
O bir yazar bozuntusu. Yazar olduğunu düşünen bir kendisi var, bir de kız arkadaşı. Liseden beri devamlı yazıyordu. Bayramları, sömestr tatillerini, yazlarını hep yazarak geçirirdi. Şimdiye kadar onlarca öykü yazmıştı ama hiçbiri yayınlanmamıştı. Okumayla arası iyi olduğu için üniversitede öğretim görevlisi olarak kalmayı seçmişti. İngiliz Dili Eğitimi bölümü bitirince büyük üniversitelerden birine araştırma görevlisi olarak kapağı atmış, aynı zamanda hem okumayı, hem para kazanmayı, hem de yazmayı başarabilmişti.
Yazma tutkusu lisede başlamıştı. Yabancı dil bölümünü genelde kızlar seçtiğinden sınıfta yalnızca üç erkek kalmışlardı. Diğer ikisi yan yana oturur, Beyazıt en arkada tek başına dururdu. Kızlarla da iletişimi pek iyi değildi. O da bir şeylerini paylaşmak için kitapları seçmiş, daha sonra da konuşma ihtiyacını yazıyla gidermeye başlamıştı. Yabancı dilde de okumalar yapıyor, böylelikle bölümünde de rahatlıkla başarılı olabiliyordu.
Haftalardır yeni bir öykü üzerinde çalıyor. Tüm umudunu bu öyküye bağladı. Yılların verdiği hayal kırıklığına bu öyküyle son vereceğine inanıyor, yine bu öyküyle odasından dışarı taşacağını düşünüyor. Tek başına kaldığı evinde az yer, az içer, biraz uyur, ama her zaman yazardı. Gözü kimseyi görmez, evde, üniversitede; nerede olursa olsun kafasında hep öyküler tasarlar, kağıt-kalem bulur bulmaz da tasarladıklarını yazıya geçirmeye çalışırdı. Doğal olarak hikâyelerine verdiği önemi üniversitede tanışdığı kız arkadaşına vermez, sırf bu yüzden sık sık kavga ederlerdi. Beyazıt, üniversitenin zaten onu yeterince meşgul ettiğini söyler, kız arkadaşı ise sinemaya gitmek, gezip tozup alışveriş etmek isterdi. Fakat, Beyazıt öyküsünü bitirince onu yine ilk ve tek olarak kız arkadaşı okurdu. Her seferinde de, "çok güzel olmuş, hayatım," der onu bir sonraki hikâyesini yazması için ikna etmeye çalışırdı.
Az sonra uyanacak ve masasının başına geçecek, günlerdir uğraştığı öyküsüne devam edecek. Bu sefer bir başyapıt çıkaracaktı. Aylarca kafasında tasarlamış, haftalarca notlar almıştı her zaman cebinde taşıdığı ufak not defterine. Kalemsiz, kağıtsız dolaşmazdı hiç. Önünde artık bitmek üzere olan öyküsü duruyor olacak. Ölümü anlatmak istemişti bu sefer. Herkesi bekleyen bu olguyu bir kişiye büründürmek, kimilerine dost, kimilerine düşman olan bu dostu unutanlara hatırlatmak istiyordu. Devamlı yaşayacaklarını sandıkları insanları anlatarak onlara hayatı yaşamayı, insan ilişkilerini unuttuklarını çıtlatmak istiyordu. Ama bunu klasik öykü kalıplarının dışına çıkarak, gelenekseli kırarak, yeni teknikler kullanarak yapmaya çalışıyordu. Hikâye dili olan geçmiş ya da geniş zamanı değiştirmek, sadece birinci ya da üçüncü tekil kişi anlatımı kullanmak yerine her ikisini de uygulamak, hikâye kahramanını birden fazla hale getirmek ya da hiç kahraman yapmamak, zamanın akışıyla oynamak... ve hepsinden önemlisi, ölümün ta kendisini hikâyesine konuk etmek istiyordu.
Akşama doğru öyküsünü bitirecek ve yayınlanması umuduyla çeşitli yayıncılara, dergi editörlerine postalamak için dışarı çıkacak ve 14 dakika 52 saniye bekleyeceği durağa gelen otobüse binecek, ön tarafta gördüğü koltuğa hemen oturacak, dakikalarca gittikten sonra tıka basa dolu olan otobüse binen yaşlılardan hiçbirisine yer vermeyecek, yanındaki bayanın elinde bir bilgisayar kartuşu olduğunu fark etmeyecek ve birden karşılarına çıkan 4x4'ün içinde oturan Mehmet Bey'i görmeyecek bile. Hayatı değil ama yazdığı hikâyeler gözünün önünden film gibi geçecek.
İşte uyanıp, masasının başına geçti bile...
"Ölmekten korkmuyorum, sadece orada olmak istemiyorum."
Woody Allen
Üçü Bir Arada
Mehmet Bey arabasıyla hızla giderken kırmızı ışıklardan birisini daha hızla geçiyor ama o sırada sol taraftan önüne bir belediye otobüsü çıkıyor. Otobüsü görmesiyle, ona çarması bir oluyor. Arabanın önüne otobüs öyle bir darbe indiriyor ki, camlar patlıyor, arabanın burnu içeri doğru sıkışıyor, kabortalar karton gibi kıvrılıyor ve Mehmet Bey kanlar içersinde direksiyon ile koltuk ve kabortalar arasında sıkışıp kalıyor. Hava yastıklarının fabrika hatasından dolayı çalışmadığı sonraki günlerde anlaşılacak. Beş dakika kadar bilinçsiz bekliyor Mehmet Bey ama artık çok geç. Darbenin etkisi ve kan kaybıyla "O"nunla tanışıyor.
Ayşe ve Beyazıt, otobüsün en önünde gidiyorlar. Ayşe akşam yapacağı ödevi düşünürken Beyazıt da öyküsü yayınlanınca olacakları hayal ediyor. Her dergide ayrı bir öyküsünün çıktığını canlandırıyor gözünde; vücudu otobüste ama kafası bambaşka alemlerde. Ayşe ise kafasında soru çözmekle meşgul. Karşılarına aniden bir 4x4 çıkıyor, şöför hemen frene basıyor, kendisi direksiyona tutunuyor ama önde oturan Ayşe ve Beyazıt çarpmanın etkisiyle hızla ileri doğru fırlatılıyor. Diğer yolcular ya demirlere tutunuyorlar, ya da önlerindeki koltuklara; birkaçı hafif yaralanıyor. Beyazıt ve Ayşe ise zaten kırılmış ön camdan dışarı savruluyorlar ve Ayşe'nin kafası betona çakılırken Beyazıt önce hızla jipe çarpıyor, sonra o da yere düşüyor. İkisinin de orasına burasına camlar batıyor, çeşitli uzuvları kırılıyor ama her şeyden önemlisi kafaları başta olmak üzere birçok noktadan ağır darbeler alıyorlar. "O" çoktan onlara ismini fısıldadı bile...
"Nasıl yaşanacağını öğrendiğimi düşünürken, aslında nasıl öleceğimi öğreniyordum."
Leornardo da Vinci
Ruhlarına Fatiha
Mehmet Bey
Öncelikle iyi bir takım elbiseyle can verdiğime sevindim. Cesedim yakışıklı oldu. Biliyorum şimdi hepiniz benden yaşamda yaptıklarım için, para hırsım için, zengin yaşantımdan dolayı pişmanlık duymamı bekliyorsunuz. Birçoğunuz benim ölümünden mutluluk duyuyor. Ama hayır, pişman falan değilim. Yine dünyaya gelsem aynısını yapardım. Kıçıkırık bir yazar bozuntusu aklınca size beni aç gözlü, para canlısı, ahlaksız, dolandırıcı, çirkin bir kapitalist olarak anlatmaya çalışmış. Halbuki ben o serveti ne zorluklarla kazandım. Daha beş yaşımda babamın zoruyla küçük konfeksiyoncumuzda tezgahtarlık yapardım. Boyum yetişmezdi tezgâhlara. Okuldan çıkınca, bayramlarda, tatillerde hep çalıştırırdı beni. Beş kuruş da koklatmadı bana. Gece gündüz çalıştım, didindim, yoktan bir servet var ettim. Bu memlekette herkes devlet televizyonuna muhtaçken ilk defa ben açtım özel televizyonu, millet artık tarih olmuş ahizelerle konuşurken yine ben getirdim cep telefonlarını size. Sonra onlarca dergi ve gazeteyle yaşamınıza renk kattım; internet paketlerimle sizi dünyaya taşıdım. Dışarda çamura basmadan yürüyüp, arabanıza biniyorsanız bu da benim sayemdedir. Arabalarınızı bile ben üretiyorum, ben! Kendim kazandım, istediğim gibi harcarım; kimse karışamaz! Öyle kuru gürültüye pabuç bırakacak adam değilim ben! O yazar bozuntusunun daha öğrenecek çok şeyi var...
Ayşe
Tamam, kabul ediyorum; ben salağın tekiyim. Sen yıllarca ders çalış, insanlıktan çık, tam mezun olacakken geber. Olacak iş mi? Boşuna mı çalıştım ben? Ne olacak şimdi yaptığım onlarca proje, dönem ödevi, sunumlar...? Kim verecek sabahladığım gecelerin hesabını? Boşuna mı katlandım o salak hocalara? Boşuna mıydı ensem ağrıyıncaya kadar oturduğum masalar ve boşuna mıydı o kalın kitaplar?!... Ama olsun, ben de pişman değilim. Sabah akşam futbol muhabbeti yapan, ya maç izleyen ya da maç yorumu dinleyen, avare avare dolaşan insanlardan olmadım. Yan yana gelince kim kiminle çıkmış, kim kimi netmiş, dedikodu yapan yaşıtım kızlardan hep uzak durdum. Boş işlerle uğraşmadım. Memleket için okuyup, topluma yararlı örnek bir öğrenci, iyi bir vatandaş olmak istedim. Evet, itiraf ediyorum kendim için de istedim; zengin olmayı, özel bir şirkette iş bulmayı. Ama alnımın teriyle kazanmak istedim, onun bunun sırtından geçinerek, milletin kanına girerek değil! Beni bunun için mi suçluyorsunuz? Hem hocalarımın hiç mi suçu yok? Neden bize o kadar ödev veriyorlar ki, neden biraz da yaşama fırsatı vermiyorlar? Hayır, ben en doğrusunu yaptım, etek renkleriyle, makyaj malzemeleriyle uğraşmadım; insan olmak için çabaladım.
Beyazıt
Nereden bilebilirdim ki olayların bu noktaya gelebileceğini ve kendi öyküme konu olabileceğimi? Çeşitli inançların ölüm hakkındaki cümleleriyle başlattığım ve sevdiğim birçok şahsiyetten alıntılarla süslediğim hikâyeme ne de çok zaman harcamıştım oysa. Hele Ölüm'ü konuşturmak için çektiğimi bir ben bilirim. Ama şimdi karakterlerimin hepsi bana isyan ediyor, onları anlamadığımdan, yanlış aktardığımdan yakınıyorlar. Zaten şöyle bir bakınca görüyorum ki öykü de o kadar güzel olmamış, güzel yazamamışım. Ulan milletin ölümüyle uğraşmak senin neyine! Bütün çabam boşuna gitmiş. Hâlbuki ne kadar da çok umut bağlamıştım ona. Şimdiki aklım olsa sevgilimle daha çok zaman geçirir, günümü gün ederdim. Evet, biraz sıkıcı bir söylem olacak ama; hayat ne kadar da kısaymış. Hele insanın birbirini kırması kadar anlamsız bir şey yok. Her şey boş. Hele saçmasapan bir öykü için aylar harcamak tamamen delilik!
Herkes Benimle Tanışacak
Tekrar merhaba. Şimdilik seninle olan birlikteliğimiz sona eriyor. Ama unutma, yakında seni de bulacağım. Belki yarın bile görüşebiliriz, kim bilir? Şehirlerarası bir otobüsle son yolculuğunu yapmayacağını, kalbinin sana bir oyun oynamayacağını, banyoda boğulmayacağını, kör bir kurşuna hedef olmayacağını, kendini bir anda boğazın sularına bakarken bulmayacağını, yoğun bakımdaki hemşireye son kez bakmayacağını, ertesi gün arkandan "pisi pisine gitti" denmeyeceğini, en yakın arkadaşından bir mikrop kapmayacağını ya da bir gün saçmasapan bir hikâye okurken aslında son cümlelerini görmeyeceğini nereden bilebilirsin ki? Ya da ikimizin de aklına gelmeyecek bambaşka bir şekilde karşılarız; belki bir tuvalette (ki bu en kötüsüdür) ya da bir uçakta (ki bu da en güzeli). Bir deprem anında, ya da denizde. Belki de bir ameliyat odasında. Kısacası, er ya da geç benimsin dostum. Seni ve aileni, herkesi bulacağım. Benden kaçamayacaksınız. Herkes benimle tanışacak. Ama şimdi rahat ol, güzelce öykünü bitir. Çünkü bu senin son hikâyen olabilir!